Devlet baskısının ardından HDP meclis faaliyetlerini durduruyor

Paylaş

Pazar günü, Halkların Demokratik Partisi (HDP), meclis faaliyetlerini durduracağını ilan etti. HDP sözcüsü Ayhan Bilgen, Pazartesi günkü basın toplantısında, “Yasama organındaki çalışmalarımızı durdurmaya karar verdik” diyerek, TBMM genel kuruluna ya da komisyonlarına katılmayacaklarını söyledi.

Karar, partinin, eş başkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ dahil 9 milletvekilinin 4 Kasım’da tutuklanmasına bir tepki olarak geldi. Milletvekilleri, Türk devletine karşı gerilla savaşı yürüten Kürt milliyetçisi örgüt PKK ile iddia edilen bağlar gerekçesiyle hapse atıldılar.

Tutuklamaların yasal zemini, çoğunluğu muhalefet partilerinden 130’dan fazla vekilin dokunulmazlığının sosyal demokrat CHP’nin ve aşırı sağcı MHP’nin desteklediği bir meclis oylamasıyla kaldırıldığı geçtiğimiz Mayıs ayında hazırlanmıştı.

HDP’nin siyasi olarak kafasının koparılması, Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi eş başkanları Gültan Kışanak ile Fırat Anlı’nın aynı gerekçelerle 30 Ekim’de tutuklanmasından sadece birkaç gün sonra geldi. Kasım 2015’teki genel seçimlerden bu yana, hem HDP’den hem de kardeş partisi Demokratik Bölgeler Partisi’nden (DBP) binlerce Kürt politikacı ve aktivist benzer suçlamalarla tutuklanmış durumda.

Ayrıca, 5 Kasım’da, bir İstanbul mahkemesi, Türkiye’nin en eski ve en bilindik gazetelerinden biri olan Cumhuriyet’in dokuz gazetecisini ve yöneticisini tutukladı. Bir hafta önce 20 kadar televizyon ve radyo kanalının yasaklanmasına ilişkin son dalganın ardından gelen bu çarpıcı operasyon, şüphelilerin “Fethullahçı Terör Örgütü (FETÖ) ve PKK lehine suç işlediği” suçlamalarına dayanıyordu.

Tüm bunlar, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve AKP yeni bir anayasa hazırlayarak otoriter bir başkanlık sistemine doğru ilerlerken meydana geliyor. Erdoğan ve hükümeti, halihazırda, sürekli olarak HDP’li milletvekillerinin “PKK’nin yasal uzantıları” olarak tutuklanması, idam cezasının yeniden yürürlüğe konması ve Suriye’nin ve Irak’ın kuzeyinin istila edilmesi çağrısı yapan faşist MHP’nin tam desteğini elde etmiş durumda.

10.000 devlet memurunu daha ihraç eden ve 15 medya kuruluşunu yasaklayan son olağanüstü hal kararnamesi, 29 Ekim’de, Erdoğan’a, akademisyenlerin tercihlerini dikkate almaksızın rektörleri doğrudan atama yetkisi verdi. Rektörleri doğrudan atama yetkisi, AKP’nin geçtiğimiz aylarda geçirmeye çalıştığı, ancak sonunda geri çekilen bir torba yasanın parçasıydı.

Hükümetin otoriter önlemlerini, özellikle de başarısız 15 Temmuz darbesinden sonra büyük ölçüde kabul eden ana muhalefet CHP, Cumhuriyet’teki gazetecilerin ve HDP’li vekillerin son tutuklanma dalgasıyla sonunda endişeye kapıldı.

HDP’nin siyasi dokunulmazlığının kaldırılmasına ilişkin meclis oylamasına verdiği desteği örtbas etmeye çalışan Kılıçdaroğlu, HDP’li vekillerin tutuklanmasını kınadı ve şunları söyledi: “Biz düşünen insanların, siyasetçilerin, bilim insanlarının, gazetecilerin görüşleri ne olursa olsun hapse atılmasına karşıyız… Demokrasiyi savunuyorsanız seçimle gelenlerin seçimle gitmesini savunacaksınız. Aksi halde demokrasiyi katledersiniz.”

4 Kasım’da İzmir’deki destekçilerine hitap eden Kılıçdaroğlu, Suriye ile Irak’taki sınır ötesi operasyonları için de AKP hükümetini eleştirdi. Gerçekte ise, CHP lideri, partisinin, Irak’ın kuzeyinde PKK’yi hedef aldığı sürece Türk ordusunun sınır ötesi operasyonlarına desteğini açıklamıştı.

Bu arada, Türk ordusu, Irak hükümetinin Türkiye’nin Musul saldırısına katılımına karşı çıkma kararına meydan okuyacak şekilde, Irak sınırındaki Kürt ilçesi Silopi’ye tanklar, zırhlı araçlar ve binlerce asker konuşlandırmaya devam ediyor. Ankara, ısrarla, Türk askerlerinin Musul’da IŞİD’e karşı saldırıya aktif olarak katılmasına izin verilmesini talep ediyor.

Cumartesi günü, Erdoğan, tehditkar bir biçimde, hükümetinin, Şii milislerin Telafer’de “terör estirmesi” halinde “cevabının farklı” olacağını söyledi. Musul’un batısında bulunan Telafer kentinde, çoğunlukla Iraklı Türkmenler yaşıyor.

Hükümetin içeride giriştiği devlet terörü, Ankara’nın, kolayca, Ortadoğu’da bölgesel bir savaşı ve NATO ile Rusya arasında daha geniş bir savaşı tetikleyebilecek olan savaş yanlısı hamlelerine sıkı sıkıya bağlıdır.

Son on yılın tüm olayları, CHP’nin ya da HDP’nin ve onların uydusu sendikaların, emperyalist güçlerin ve Türk egemen sınıfının AKP hükümeti tarafından uygulanan otoriter ve militarist gündemine karşı çıkamayacağını ve karşı çıkmak istemediğini kanıtlamıştır. Bu iki burjuva “sol” parti, yıllardır, aciz bir “barış ve demokrasi” çağrısı altında AKP ile uzlaşma peşinde koştu.

CHP, sadece birkaç ay önce, 15 Temmuz darbe girişimiyle mücadele adına, sözde Yenikapı ruhuna, yani AKP hükümetinin arkasında bir ulusal birliğe biat etti. HDP ise, kendi adına, darbe girişiminin ardından AKP, CHP ve MHP tarafından varılan “milli mutabakat”tan dışlanmasından yakındı.

Bugün, bu iki burjuva muhalefet partisi, onların güdümündeki sendika bürokratları ve sahte sol gruplar, hükümet tarafından hedef alınırlarken bile, “hukukun üstünlüğü”ne bağlılık yemini ediyor, işçileri yasa ve düzene saygı göstermeye çağırıyor ve ABD ve Avrupa emperyalizminin desteğine bel bağlıyorlar.

Bu yumuşak başlılık rastlantısal değildir; AKP hükümeti ile bu muhalefet partileri arasındaki farklılık ilkesel değil, emperyalist sistemin yaşamsal çıkarlarına nasıl en iyi şekilde hizmet edileceği üzerine taktiksel farklılıklara ilişkindir. Bu yüzden, hem CHP hem de HDP, Ortadoğu’daki ABD önderliğindeki yağmacı savaşı, AKP’nin yaptığı gibi, “insan hakları ve demokrasi” ve “ulusal çıkarlar” adına destekliyor. Ancak onların bu “ulusal çıkarlar”ın ne olduğuna ilişkin görüşleri farklılık gösteriyor.

HDP, Kürt milliyetçisi güçleri başlıca ortağı olarak kabul etmedikçe Ankara’yı Irak’ın ve Suriye’nin süregiden emperyalist yeniden paylaşımının dışında tutmayı hedeflerken, CHP -AKP ve MHP ile birlikte- Suriye’deki Türk istilasını destekliyor.

Yasal olarak HDP’de temsil edilen Kürt milliyetçi hareketinin rolü, daha az gerici değildir. Lideri Abdullah Öcalan yıllardır Osmanlı Meclisi’nin 1920’de kabul ettiği “Misak-ı Milli” (Yunanistan’ın, Bulgaristan’ın, Gürcistan’ın ve Irak’ın bazı bölümlerini Türk toprağı olarak kabul eden bir bildirge) temelinde bir Türk-Kürt ekseni çağrısında bulunan, ABD emperyalizminin Suriye ile Irak’taki başlıca vekil gücü olarak işlev gören bir hareket, Türk hükümetinin diktatörlük ve savaş yönelimine ciddi bir şekilde karşı çıkamaz.

HDP’nin alacağı karar ne olursa olsun, bu, ne işçi sınıfının ve gençliğin ne de -toplumsal ve siyasi özgürlük mücadelelerinde- ezilen Kürt kitlelerinin çıkarına olacaktır. Aksine, Kürt işçi sınıfının ve yoksul köylülerinin küresel holdingler tarafından sömürüsünden daha büyük pay alma peşinde koşan HDP’nin kimlik politikası perspektifine dayanan eylemleri, kaçınılmaz olarak, toplumsal karşı-devrimi ve savaş tehlikesini kızıştırmaktadır.

8 Kasım 2016

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir