Daiyang işçilerinin mücadelesi ve sınıf perspektifi

Tekirdağ’ın Çorlu ilçesindeki Avrupa Serbest Bölgesi’nde bulunan Daiyang-SK Networks Fabrikası’nda Koreli patronla Birleşik Metal-İş sendikası arasında yapılan toplu sözleşme görüşmelerinde ücretlerin arttırılması konusunda uzlaşma sağlanamamış ve 150 işçi, 14 Kasım 2012 tarihinde greve çıkmıştı. Bu fabrikadaki işçiler, 2010 yılında DİSK’e bağlı Birleşik Metal-İş sendikasında örgütlenmiş;  işçilerin sendikaya üye olduğu haberini alan Koreli patron da, sendikadan ayrılmaya “ikna edemediği” 16 işçiyi işten atmıştı.

Patron, serbest bölge özel güvenliği ve polis, grevin başlangıcından itibaren işçilere yoğun olarak baskı yapıyor: Giriş kartları olmasına rağmen, grevci işçilerin serbest bölgeye girişi yasaklandı; çevre fabrikalardan destek gelmemesi için oralarda çalışan işçilerin servis güzergâhları değiştirildi. İşçilerin kendilerine yönelik hukuksuz uygulamalara karşı savcılığa şikâyette bulunması, konuya ilişkin olarak valilikle görüşmesi de -beklendiği üzere- durumu değiştirmedi. Aksine, işçilere karşı geliştirildiği anlaşılan “dörtlü mekanizma”, yani patron, valilik, serbest bölge özel güvenliği ve polis baskısı her geçen gün artıyor.

Bu arada, anlaşmaya yanaşmayan ve grevi bitirmek için birçok hukuksuzluğa imza atan Daiyang şirketi, çalışma kanununda yer alan “grevdeki işçi işten atılamaz” hükmüne rağmen, iki işçiyi daha işten attı. Ayrıca, greve destek veren birçok işçiye de “kınama” ve “ücret kesme cezası” verildi.

Fabrika sahibinin, son olarak, Güney Kore’den operatör işçi getirerek üretimde kullanmak istemesi, işçilerin sert direnişiyle karşılaştı. İşçiler, 15 Ocak günü, 06.30’dan itibaren, Serbest Bölge’nin kapılarını iki saat süreyle kapattılar; polis saldırısı sonucunda 6 işçi yaralanarak hastaneye kaldırıldı (bu saldırı sırasında bir işçinin parmakları kırıldı ve alçıya alındı). Eylem sırasında Serbest Bölge’yi Tekirdağ’a bağlayan yolda kilometrelerce araç trafiği oluştu. Nakliye araçlarının ve diğer işçileri taşıyan servislerin Serbest Bölge’ye giremediği eylem sırasında, bölgede bulunan fabrikalarda çalışan çok sayıda işçi araçlardan inerek direnişçilere destek verdi.

İşçiler, patronun fabrikadan polis koruması eşliğinde 3 adet TIR çıkartmasını engellemek için araçların önüne yattılar; buna karşılık, polis, işçilere gaz bombaları ve coplarla saldırdı. Üzerine polis aracı sürülen bir işçi, bir süre yerde sürüklendi. Kimin ve hangi sınıfın emrinde olduğunu bir kez daha açıkça gösteren polis, olaylar sırasında havaya ateş etti. Koreli işçilerin yasadışı bir şekilde çalıştırıldığını söyleyen işçiler, aynı gün sendika yöneticileri ile birlikte savcılığa suç duyurusunda bulundular.

Daiyang işçilerinin mücadelesi, 2013 yılıyla birlikte daha da artacağı gözlenen işçi düşmanı baskı ve saldırıların yeni bir halkasıdır. İşçilerin direnişini kırmak için kullanılan bu yöntemler, Türkiye ile sınırlı değil. Bunlar, tüm dünyada kriz nedeniyle iyice köşeye sıkışmış olan patronların sınıfa yönelik genel saldırı stratejisinin bir parçasıdır. Kriz koşullarında işçileri düşük ücretlerle ve kötü koşullarda çalışmaya mahkûm etmek isteyen patronlar, işçi sınıfının her türlü direnişini, sınıfın diğer kesimlerine sıçramadan durdurmak istemektedir.

Küresel ölçekte devam eden ekonomik bunalım nedeniyle, işçi ücretlerinde ve çalışma şartlarında ciddi kesintilere giden patronlar, bu amaçlarına ulaşabilmek için, kendilerine hizmet eden burjuva hukukunu bile hiçe sayıyorlar. Bunda şaşılacak bir yan yok; zira temel işlevi özel mülkiyet ve ücretli emek sömürüsünü meşrulaştırmak olan burjuva yasaları, hızla değişen / kötüleşen koşullarda, “eskimekte” ve sermaye sınıfının çıkarlarına yeterince etkili şekilde hizmet edemektedir. Ortaya çıkan “boşluk” ise, Serbest Bölge örneğinde de görülebileceği gibi, başta valilik olmak üzere, kolluk kuvvetlerinin “inisiyatifi” eliyle doldurulmaktadır.

Bu koşullar altında, işçilerin, kendilerine sendika bürokrasisi tarafından “yasalar içinde kalarak mücadele etmeliyiz” şeklinde dayatılan sınıf işbirlikçi perspektife bağlı kalarak zafer elde edemeyeceklerini görmeleri gerekiyor. Patronun direnişi bitirmek için her türlü yöntemi (kaba güç ve “ikna”) kullandığı koşullarda, Daiyang işçisi, kendisine yönelik saldırıyı püskürtmek için, fabrikanın işgal edilmesi, üretimin bütünüyle durdurulması, direnişin – başta DİSK’in ve Birleşik Metal İş’in örgütlü olduğu işyerleri olmak üzere- hem işkolundaki hem de bölgedeki diğer fabrikalara yayılması vb. mücadele yöntemlerini devreye sokmalıdır.

İzole edilmiş bir mücadelenin başarısızlığa mahkûm olacağı, daha önceki bütün işçi direnişlerinde, onlarca kez açığa çıkmış bir gerçekliktir. Ama bu, aynı zamanda, sendika bürokrasilerinin işçi eylemlerini yenilgiye uğratmak için başvurduğu en klasik yöntemdir.  Dolayısıyla, Daiyang işçilerinin, taleplerini elde etmek için atacağı her adım, mücadeleyi denetim altında tutup sonunda patronun istediği şekilde sonuçlandırmak isteyen sendikal bürokratlarının direnişiyle karşılaşacaktır.

Birleşik Metal sendikasının, Daiyang işçilerinin bir sınıfın üyeleri olarak davranmasını engellemek için bulduğu son “parlak fikir”, bir açlık grevi örgütlemek oldu. Grevci Daiyang işçileri, bu sendikanın bürokratları ve uzmanları önderliğinde, 22 Ocak tarihinde açlık grevine çıktılar! Başını ilk olarak Türk İş’e bağlı sendikaların çektiği, 1980’li yılların sakal bırakma, saç kazıtma gibi bireysel protesto biçimlerini andıran bu “eylem”, sendika bürokrasilerinin işçileri güçsüz bireyler konumuna sokma yönündeki bir çabasıdır. İlk olarak “Bahar Eylemleri”nde uygulanan ve sonraki yıllarda birçok direnişte yeniden ortaya çıkan bu “yöntem”, şiddetle reddedilmelidir. İşçi sınıfı mücadelesine yabancı, bireysel bir eylem türü olarak açlık grevi, nesnel olarak sınıfın üretimden gelen devimci gücünün ve kitlesel mücadelesinin öneminin yok sayılması anlamına gelmekle birlikte, işçi sınıfı içinde yanlış bir perspektifin yayılmasını da doğurmaktadır.

Öte yandan, direnişin kırılması için Kore’den getirilen operatör işçiler, patronun elinde grevci işçilere karşı bir şantaj unsuru olarak kullanılmak istense de, gerçekte, aynı Türkiyeli işçiler gibi azgın kapitalist sömürüye maruz kalmaktadırlar. Dolayısıyla, grevci Daiyang işçileri onları bir “düşman” gibi görmemeli; sınıf kardeşleri olarak karşılamalı, onlara neden grevde olduklarını anlatmalı ve onları bu direnişe dahil etmeye çalışmalılar. “Türk işçileri varken neden yabancı işçi çalıştırıyorsunuz?” diyerek işçileri milliyetçi temelde bölen ve düşman eden sendika bürokratları, elbette, bu yöndeki çabaları da engellemeye çalışacaktır.

Bu, ilk bakışta zor gibi gözükse de, asla imkânsız değildir. Daiyang işçilerinin öncülüğünde bütün bir Serbest Bölge’yi ve Tekirdağ’ı kapsayacak genel bir sınıfsal direniş hattının örgütlenmesi durumunda, “grev kırıcısı” olarak kullanılmak istenen Koreli işçilerin Türkiyeli kardeşlerinin safına geçmesi işten bile değildir. Bununla birlikte, tarihte onlarca başarılı örneğine tanık olduğumuz bu tür bir tavrın sergilenmesi için, “düşman”ın, grev kırıcı olarak kullanılmak istenen işçiler değil, patron olduğunun kavranması gerekiyor. Bu da, ancak her türden milliyetçi ve şoven bakış açısından; işyeri, işkolu ya da ulusal sınırlarla sınırlı sendikal perspektiften arınmış enternasyonalist ve devrimci bir sınıf perspektifinin ve örgütlenmesinin geliştirilmesini gerektirir.

İşçilerin sendikacılar tarafından kendilerine sunulan pasif mücadele anlayışlarını sorgulaması ve aşması gerekiyor. Zira sendikacılar tarafından “burjuva yasal sınırlar” içine hapsedilmek istenen her mücadele, kaçınılmaz olarak sınıfın mücadele azmini zayıflatmakta ve direnişin zamana yayılarak adım adım sönümlenmesine hizmet etmektedir.

İşçilerin,  sendika üzerinde baskı kurmakla yetinmeyerek, kendi sınıf çıkarlarını tam bir özgürlük ve eşit katılım çerçevesinde savunabilecekleri taban örgütlerine ihtiyacı var. Doğrudan doğruya işçiler tarafından yönetilen, atılacak her adımın işçiler tarafından karar altına alındığı, uygulandığı ve denetlendiği böylesi öz örgütler var olmadığı müddetçe, patronların kapsamlı saldırılarına karşı her direnme çabası, işçilerin mücadele azmi ne kadar fazla olursa olsun, sendika bürokrasisi ve patronlar arasında gerçekleşen açık ya da gizli anlaşmalar eliyle yenilgiye uğratılmaktan kurtulamayacaktır. Bunun en son örneği Topkapı Şişecam direnişiydi [1]; metal işçileri içinse 2011 “grev” [2] süreci bunun en yakın örneğidir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir