Çin ve Brezilya: Derinleşen kapitalist çöküşün iki dışavurumu

Paylaş

2008 küresel mali krizinin ve 2009’da onu izleyen küresel ekonomideki hızlı gerilemenin ardından, çeşitli burjuva ekonomistleri ve uzmanları, BRICS ekonomileri adı verilen ülkelerin (Brezilya, Rusya, Çin, Hindistan ve Güney Afrika), dünya kapitalizminin büyümesi için yeni bir temel sağlayabileceği düşüncesini ileri sürdüler.

Bu efsanenin son kalıntıları, bu hafta, Çin hükümetinin devasa fazla kapasitenin ortasında ana sanayilerdeki milyonlarca işi ortadan kaldırmayı planladığı ve Brezilya’nın, muhtemelen tarihindeki en derin daralma ile bir durgunluğa girmiş olduğu haberleriyle çökmüş durumda.

Ekonomik geri kalmışlık sorunlarıyla kuşatılmış ve emperyalist mali sermaye merkezlerinin hakim olduğu daha düşük ve orta gelirli bir ülkeler dizisi olarak BRICS grubunun, küresel kapitalizme yeni bir ilerleme sağlayabileceği iddiası, her zaman ekonomik bir hayal ürünüydü.

Bu, Çin hükümetinin başlattığı, yarım trilyon dolarlık hükümet harcamalarını ve ekonomi tarihindeki en hızlı kredi genişlemesini kapsayan devasa teşvik paketi eliyle kısa bir süreliğine ayakta tutulabilmişti.

Çin’in inşaat sektörü patlaması ve sanayi kapasitesinin genişlemesi, emtia fiyatlarını yukarı çekti ve emtia ihracatçısı ülkelere bir destek sağladı. Ama en dolaysız olarak 2014’ten beri petrol fiyatındaki sert düşüşte yansıtılan ve sanayi hammaddeleri silsilesi boyunca uzanan, “gelişmekte olan piyasalar”dan sermaye çıkışıyla birleşmiş sözde emtiaların “süperçevrimi”nin çöküşü, bir ekonomik yıkım dalgasının dizginlerini bırakmış durumda.

Çin ile Brezilya’daki kötüleşen ekonomik duruma ek olarak, Rusya, petrol fiyatlarındaki düşüşün bir sonucu olarak durgunlukta. Metal fiyatlarındaki düşüş ve madencilik sektöründeki binlerce işin ortadan kaldırılması eliyle sarsılan Güney Afrika’nın da yakında durgunluğa girmesi bekleniyor. Hindistan, hala, yüzde 7’den fazla büyüme oranıyla bir “parlak nokta” olarak pazarlanmaya çalışılıyor ama ekonomisi, batık kredilerin, azalan ihracat pazarlarının ve ücretler ile özel yatırımdaki durgunluğun altında eziliyor.

2015’te yüzde 3,8 olan Brezilya’daki daralma, ülkenin istatistik kurumuna göre, “iç talebin tüm bileşenleri düşüş gösterdiği” için, ekonominin yılın dördüncü çeyreğinde bir önceki yıla kıyasla yüzde 5,9 küçüldüğünü gösteren verilerin dün yayınlanmasıyla birlikte, hızlanıyor. Ülke, bu yıl için en az yüzde 3’lük bir başka daralmanın bekleniyor olmasıyla birlikte, resmi kayıtlarının tutulmaya başlanmasından beri en kötü durgunluğa girme yolunda.

Çin’deki ve Brezilya’daki duyuruların tam önemi, bu ülkeleri yalıtılmış bir şekilde ele alma yoluyla kavranamaz. Onlar, bir bütün olarak küresel kapitalist ekonominin derinleşen krizinin ifadeleridir ve 2008 kırılmasıyla başlayan çöküşün yeni bir aşamaya girmiş olduğunun altını çizmektedirler.

Küresel ekonominin, 1930’lardan beri en kötü mali krizin sonucunda toptan iflası, ancak Çin’in ekonomik genişlemesi ile beraber dünyadaki merkez bankalarının bankaları ve finans kurumlarını desteklemek amacıyla mali sisteme trilyonlarca dolar nakit akıtmasıyla engellenmişti.

Bu süreç, ürpertici bir durma noktasına gelmiştir. BRICS’in “büyüme modeli” paramparça olurken, bunun sonucunda ikinci bir mali krizin koşulları ortaya çıkıyor. Bank of England’ın eski müdürü Mervyn King, kısa süre önce, 2008 çöküşünün “bir sistemin başarısızlığı” olduğu ve dünya ekonomisindeki “dengesizliğe” ilişkin bir çözüm olmaksızın yeni bir yıkımın “ne kadar erken olursa o kadar iyi” olduğu uyarısında bulundu.

Mali sistem, sözde “normal” koşullara bir dönüş yerine, “parasal genişleme” (yani, piyasalara nakit akıtma) programının artık negatif faiz oranlarının ve negatif tahvil getirilerinin başlatılmasına uzanmasıyla birlikte, her zamankinden daha işlevsiz hale geliyor.

Japonya Merkez Bankası’nın Ocak ayı sonunda aldığı kendisine yatırılan paradan ücret almaya başlama kararını takiben negatif faiz oranlarının denendiği ülkelerde, küresel gayrisafi yurtiçi hasılanın yaklaşık dörtte biri üretilmektedir.

Japonya’nın kararı, mali sisteme bir destek sağlamak yerine, piyasaları çalkantıya sürüklemiş durumda. Devlet tahvillerine yatırım yapan büyük bankalar, emeklilik fonları ve sigorta şirketleri için iş modellerinin, Financial Times’taki bir makalede negatif faiz oranlarının “Hayal Dünyası” olarak nitelediği şeyi ne kadar sürdürebilir kılabileceği üzerine artan endişeler söz konusu. Makale, “Yatırımcıların, daha riskli bahislerde kayıplar yaşama riskini önlemek için süper güvenli tahviller alması gerekiyor. Onlar, şimdi, süper güvenli kağıtlarda garanti edilmiş bir kayıp yaşamak için sıraya giriyorlar.” diye belirtiyordu.

Artan ekonomik ve mali kriz, şiddetli siyasi altüst oluşlara neden oluyor. Bu hafta, deflasyonun, süregiden ekonomik durgunluğun ve Britanya’nın Avrupa Birliği’nden çıkma olasılığının daha ileri ifadelerinin ardından, Credit Suisse’deki ekonomistler, “Bıçak Sırtında” başlıklı bir araştırma notunda, Avrupa’daki durgunluğun avro bölgesinin çöküşüne yol açabileceği uyarısında bulundular. Onlar, “Avro bölgesinin durgunluğa yeniden sapması durumunda, buna dayanabileceği net değil.” dediler.

Latin Amerika’da, Brezilya ekonomisinin sürekli düşüşü, Çin’e yapılan ihracata bağımlı olan, burjuva politikasındaki “sola dönüş” enkazının parçasıdır. ABD’de, ekonomik ve siyasi sistemin derinleşen krizi, Cumhuriyetçi Parti’nin önde gelen başkan adayı olarak faşizan bir aday olan Donald Trump’ın ortaya çıkmasına yol açmış durumda.

Kapitalist düzenin mutlak iflası, hiçbir yerde Çin’de olduğundan daha açık ifade edilmemektedir. Çin’in Stalinist rejimi, kapitalizmin restorasyonunun, ülkenin “barışçıl yükselişi” için yol açacağını ve on yılların ekonomik geri kalmışlık mirasının üstesinden geleceğini vaat etmişti. Onun programı bir felakete dönüşmüştür.

Çin’in ekonomik büyümesi, bir yandan, Çin’i, onun yükselişini ABD askeri ve siyasi egemenliğine bir tehdit olarak gören Amerikan askeri ezici gücünün doğrudan ilgi odağına yerleştirmiştir. Diğer yandan, Çin kapitalizminin “özel nitelikler”e sahip olmadığı ama bir bütün olarak sistemi sarsan ve şimdi yüz milyonlarca insanın işini ve geçim kaynağını doğrudan tehdit eden aynı çelişkilerle kuşatılmış olduğu ortaya çıkmıştır.

Burjuvazi ve onun tüm temsilcileri, geçtiğimiz hafta sonundaki G-20 toplantısının gösterdiği gibi, artan krize yönelik hiçbir ekonomik çözüme sahip değildir. Bir bütün olarak dünya kapitalist sistemi, artan sorunlar karşısında işbirliği yapmaktan ziyade, giderek artan oranda şiddetli çatışmalarla karakterize edilmektedir. Ancak onların uzlaştığı tek bir şey var: işçi sınıfı, onların yönettiği sistemin kaosunun bedelini ödemeli.

Ekonomik çöküşe, mevcut siyasi düzen içinde hiçbir çözüm bulunmamaktadır. Küresel kapitalizm, egemen ekonomi ve siyaset çevreleri içinde bile gitgide kabul edilen bir gerçek olarak, bir felakete doğru yol alıyor. Ama Marx’ın açıkladığı gibi, insanlığın gelişimi boyunca hiçbir sorun, asla, aynı anda onun çözümü için ortaya çıkan maddi koşullar olmaksızın baş göstermez.

Uluslararası işçi sınıfının, kapitalist üretimin küreselleşmesinin sonucu olarak geçtiğimiz son otuz yılda devasa büyümesinin önemi budur. Bu, sadece 2000-2010 arasında, Çin’deki, Brezilya’daki ve Hindistan’daki yeni işçi sayısındaki 265 milyonluk artışı kapsamaktadır. Ancak işçi sınıfının muazzam nesnel gücü, yalnızca, onun, Sosyalist Devrimin Dünya Partisi olarak Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin inşası yoluyla ileriye taşınan uluslararası sosyalist bir program temelinde birliği uğruna siyasi mücadeleyle hayata geçirilebilir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir