“Birleşik Irak” projesi çöktü: Egemenler kapsamlı etnik – mezhepsel boğazlaşmalara hazırlanıyor

Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) bayrağı altında mücadele eden İslamcıların önderlik ettiği Sünni isyancılar ülkenin ikinci büyük şehri Musul da dahil olmak üzere kuzey ve batı Irak’ın önemli bir bölümünü kontrol altına alırken, ABD Dışişleri Bakanı John Kerry, ikiyüzlü bir şekilde, 24 Haziran’da BBC’ye Irak’taki soruna askeri bir çözümün olmayacağından bahsetti. Kerry, IŞİD militanlarının ele geçirdiği bölgelerde halkın desteğini alacak yeni bir hükümet kurulması gerektiğini vurguladı.

John Kerry, “siyasi çözüm” nakaratını, Erbil ziyaretinde Mesud Barzani de dahil Kürdistan Bölgesel Yönetimi (KBY) yetkilileriyle yaptığı görüşmelerde de tekrarladı. Kerry, KBY Başkanı Barzani’den yeni Irak hükümetinin oluşturulmasına yardım etmesini istedi. Bununla birlikte, Irak’taki şiddetli mezhep çatışmalarının ve Suriye’deki iç savaşın ortasında ve özellikle de Barzani Irak’tan bağımsızlığı dillendirirken “siyasi çözüm” hakkında konuşmak, sadece havanda su dövmeye benziyor. 24 Haziran’da CNN’e konuşan Barzani ABD’nin siyasi çözüm önerisini reddedercesine, “Irak parçalanıyor. Kürdistan halkının geleceğine karar verme zamanı geldi” demişti.

Gerçekte tüm bu siyasi çözüm senaryolarının arkasında, ABD ile onun bölgesel müttefiklerinin hem Suriye hem de Irak’ta büyük ölçekli bir askeri müdahaleye hazırlandığı gerçeğini gizleme çabaları yatıyor. ABD bu savaşı planlamak için çok sayıda askeri yetkiliyi şimdiden Irak’a göndermiş durumda. El-Kaide bağlantılı IŞİD teröristlerine karşı mücadele bahanesi ile yapılacak olan müdahalede, vekil güç olarak Kürtler’in kullanılması muhtemel.

ABD’nin emperyalist müdahalelerinin doğrudan bir sonucu olarak Suriye ve Irak’ta IŞİD’in sahneye çıkışı, Kürt liderlere, bağımsız devlet arayışında bir avantaj sağlamış görünüyor. “Erbil’deki üst düzey bir yetkilinin” BBC’ye anlattığına göre, Kürtler, “insani felaketi önleme” bahanesiyle, peşmergeleri “Irak ordusunun ayrılmasının yarattığı boşluğu doldurmak üzere” Kürtler’in, Araplar’ın ve Türkmenler’in birlikte yaşadığı Kerkük’e gönderdi.

Zengin petrol yataklarına sahip Kerkük’ün ele geçirilmesi, sadece KBY’nin tam bağımsızlık eğilimini güçlendirmedi; aynı zamanda, Türkmen liderlerin şehirdeki Kürt hegemonyası üzerine endişelerini de arttırdı. Görünüşe göre Ankara, bu kaygıları şimdilik sakinleştirmiş durumda.

Çok kültürlü bir nüfusa sahip, petrol zengini bir kent olan Kerkük’ün KBY tarafından kontrolü, Türkmenler arasında ve dolayısıyla Ankara’da endişelere neden oldu. Bununla birlikte, IŞİD’in saldırısı, aralarında Türkiye’nin Musul Konsolosluğu’nda çalışan 50 kişinin de bulunduğu 80 Türk vatandaşının rehin alınması ve tabii ki Türk egemen sınıfların bölgesel ekonomik ve siyasi çıkarları, Ankara’yı Kerkük’teki Kürt egemenliğini kabul etmeye ve “birleşik Irak” politikasını gözden geçirmeye zorladı.

Geçen hafta, KBY’nin başkenti Erbil merkezli Kürt internet gazetesi Rudaw’a konuşan AKP sözcüsü Hüseyin Çelik, “Irak Kürdistanı’ndaki Kürt kardeşlerimiz dostumuzdur. Geçmişten günümüze her bakımdan onlara yardımcı olduk, olmaya da devam edeceğiz. Irak’ın pratikteki bölünmesi veya resmi bir ayrılığa dönüşmesi halinde burada yaşayan halkın diğer milletler gibi kendi kaderlerini tayin hakkı vardır. Ancak, öncelikli umudumuz Irak’taki Kürt, Arap, Türkmen ve diğer halkların bir bütün halinde yaşamlarını sürdürmesi, ülke bütünlüğünün korunmasıdır.” dedi. Çelik, Irak Başbakanı Nuri El Maliki’yi mezhepçi bir yol izlemekle ve “federal bir Irak’ın başarısız olmasına” yolaçmakla suçladı. Çelik, Irak’ın fiilen üç parçaya bölünmüş olmasının, AKP hükümeti için açık hale gelmeye başladığını belirtti. Bu açıklamalar, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın ve Türk egemen seçkinlerinin büyük kesiminin Irak’taki durumu nasıl değerlendirdiğini de göstermektedir.

Irak’taki gelişmeler sadece dış politikayı değil; iç politikayı da yönlendiriyor. Irak’ta IŞİD karşısında yaşanan fiyasko derinleşirken, Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay “Kürt sorununa barışçıl çözüm” olarak adlandırılan süreci garantiye almak için yeni bir “reform” taslağının oluşturulduğunu açıkladı. AKP hükümeti, yaz tatiline girmeden paketi bir an önce Meclis’ten geçirmeyi planlıyor.

Paket, “çözüm süreci” olarak bilinen ve PKK’nin üst düzey yetkilileri ile yapılan görüşmelere katılan kamu görevlilerine yasal koruma sağlamayı hedefliyor. Paket ayrıca “Türkiye’ye karşı terörist saldırılara katılmamış” olan PKK üyelerini “topluma kazandırma” ve hapishanelerdeki birçok Kürt tutuklunun serbest bırakılmasını kolaylaştırmaya izin veriyor.

Söz konusu paket açıklanmadan önce, muhtemelen gündemi hazırlamak için, Diyarbakır merkezli olarak düzenlenen ve AKP ile onun güdümündeki medya tarafından desteklenen PKK’ye katılan “çocuklarımızı geri getirin” kampanyaları düzenlenmişti. Bu arada, hükümetin ve burjuva medyanın Suriye’de El-Kaide ile birlikte savaşmaya gidenlerin ailelerinin seslerini duymaması, onların ikiyüzlülüğünün açık göstergesidir.

Türkiye’deki bu gelişmelerde, Irak ve Suriye’de yaşananların doğrudan etkisi vardır. KBY Irak’ta ve Suriye’de ABD önderliğindeki müdahalede vekil güç rolü oynamaya hazırlanırken; Ankara’nın, Ortadoğu’nun emperyalist yağmasından dışlanmamak için Türk dış ve iç politikasını değişen dengelere göre dönüştürmesi gerekiyor. Özetle, Türkiye’deki “reform” paketi, özünde, bir “demokrasi” hamlesi değil; Irak ve Suriye’de hazırlıkları yapılan savaş için cephe gerisini sağlama alma operasyonudur.

Geçen hafta, KBY Doğal Kaynaklar Komitesi Başkanı Sherko Jawdat, The Huffington Post gazetesine, petrolün “bölgede ve tüm dünyada önemli bir politik kart olmaya başladığını” ve “eninde sonunda politik bağımsızlığa yol açacak olan Kürdistan’ın ekonomik bağımsızlığı için son derece önemli olduğunu” söyledi.

Bu sözler, eğer koyu bir cahilliğin ürünü değilse, sinik bir ikiyüzlülüğün ifadesidir. Kürt burjuvazisi ve politikacıları, başlangıcından itibaren, Batılı ve bölgesel güçlere ekonomik ve siyasi olarak bağlı olmuştur. Özellikle ABD’nin Baas rejimini devirdiği 2003’ten sonra, KBY bölgesinde çokuluslu şirketler ile Türk firmaları, petrol tesislerine ve altyapı inşa projelerine milyarlarca dolar yatırdı. Geçen yıl Türkiye ve Irak Kürdistanı arasındaki ticaret 8 milyar dolardı.

Tüm bunlara rağmen, KBY’deki petrole ve diğer sektörlere yapılan yatırımlar ve artan ticaret, Jawdat’ın söylediği gibi “ekonomik ve siyasi bağımsızlığa” yol açmıyor. Aksine, KBY ile artan ekonomik ilişkiler, yıllardır Irak Kürdistanı’nı askeri üs olarak kullanan PKK’yi dizginlemede AKP hükümetinin elini güçlendirmiş ve KBY Başkanı Mesud Barzani’yi AKP hükümetinin Türkiye’deki Kürt politikasını desteklemeye zorlamıştır. KBY, aynı zamanda, Ankara’nın, PKK’nin Suriye’deki kolu olan PYD’ye yönelik baskısının da başlıca destekleyicisidir.

KBY’nin, Irak ve Suriye’de mezhepsel ve etnik bölünmüşlüğü derinleştirecek ve bölgeyi bir kez daha kan gölüne çevirecek olan ABD liderliğindeki bir müdahaleye “vekil güç” olarak aktif katılımı, kaçınılmaz olarak, IŞİD karşıtı koalisyonda KBY ile PYD -ve PKK- arasında işbirliğine yol açacaktır. PYD’nin KBY üzerinden ABD’nin yeni müdahale planlarına dahil edilmesi, Ankara’yı, Suriye Kürtleri ile olan ilişkilerini de gözden geçirmeye zorlayacak.

Ankara, KBY ile ilişkileri güçlendirerek, yalnızca PKK-PYD’yi kendi etki alanına dahil etmeye çalışmıyor, aynı zamanda, Irak’taki bozgunu bölgedeki etkisini artırmada bir avantaja çevirmeye çalışan rakibi İran’a karşı da mücadele ediyor.

Toplumsal Eşitlik’in, en baştan itibaren, AKP hükümetinin sözde “barış süreci”nin demokratik hakların ve özgürlüklerin geliştirilmesi ile ilişkisi olmadığını vurguladığı; bu projenin Ortadoğu’daki gelişmelerden ve ABD emperyalizminin saldırgan politikalarından soyutlanamayacağını; yalnızca uluslararası dinamikler çerçevesinde anlaşılabileceğini savunduğu biliniyor.

Bugün Irak’ta yaşananlar, AKP iktidarının “insan hakları, demokrasi ve özgürlük” maskesi altında Türkiye’de sürdürdüğü ve -Türk milliyetçileri hariç- tüm küçük burjuva solunun destek verdiği sözde “Kürt açılımı”nın, Ortadoğu’nun ABD emperyalizmi eliyle mezhepsel ve etnik boğazlaşmaya sürüklendiği daha kapsamlı bir sürecin parçası olduğunu bütün çıplaklığıyla gözler önüne sermektedir.

Burjuvaların “ortak” ve kaçınılmaz olarak geçici sınıfsal çıkarları, bugün Türk ve Kürt egemenlerinin karşılıklı bağımlılık içinde biraraya gelmesini sağlamış durumda. KBY yöneticileri Ankara’yı hem Bağdat’a hem de Tahran’a karşı başlıca koruyucu unsur olarak görürken, bütün politikalarını “ılımlı” Sünni İslam üzerine inşa eden Ankara, bölgesel bir güç olarak İran’a karşı konumunu güçlendirme ve bölgesel enerji kaynakların yağmasında daha fazla pay alma uğruna, KBY’nin taleplerine karşılıksız kalamıyor. Bu çerçevede, Türk dış politikası da kaçınılmaz olarak değişiyor.

Bu değişim, özünde, Türkiyeli egemenlerin, dışarıda yaklaşan şiddetli bölgesel çatışmalara, içeride ise sert sınıf mücadelelerine hazırlığıdır. Bu süreçte, ufku resmi TC sınırlarını aşamayan ve dünyaya etnik, kültürel, dinsel, cinsel vb. kimlikler penceresinden bakan -çoğu eski “sosyalist”- küçük burjuva liberalleri, özellikle yıkıcı bir rol oynuyorlar. Onlar, savundukları kimlik politikalarıyla, yaklaşan toplumsal yıkımı durdurabilecek tek güç olan işçi sınıfını gerici temelde bölmekle kalmıyor; hızla savaşa sürüklenen bir bölgede canlandırmaya çalıştıkları “barış”, “özgürlük” ve “demokrasi” hayalleriyle, bu gidişatı durdurabilecek tek güç olan işçileri ideolojik ve siyasi olarak da silahsızlandırmaya çabalıyorlar.

Milyonlarca emekçiyi ve genci etnik ve mezhepsel temelde, her durumda emperyalist güçlerin ve onların işbirlikçisi yerli egemenlerin çıkarları uğruna birbirini boğazlamaya sürükleyen bu gidişata “dur” demenin biricik yolu, Türk, Kürt, Arap, Musevi vb. tüm emekçileri, sosyalist bir perspektifle donanmış tek bir uluslararası sınıf kimliği altında bir araya getirmektir.

Ortadoğu’da yaşanan boğazlaşma, şu ya da bu kişinin ya da kurumun tercihi değildir. Bölge halklarını mevcut boğazlaşmalara sürükleyen ve çok daha büyük bir yıkıma yol açacak olan şey, kapitalizm adlı bu sömürü düzeninin 20. yüzyılda insanlığı iki dünya savaşına sürüklemiş olan içsel dinamikleridir. İnsanlığın üretici güçleri, mevcut ulus devlet sınırları içine hapsedilemeyecek kadar gelişmiş durumda. Küreselleşme olarak adlandırılan süreçte ifadesini bulan bu gelişme, üretimin küresel ölçekte planlanmış şekilde gerçekleşmesini gerektiriyor. Bunun önündeki tek engel, özel mülkiyet ve ulus devlet üzerine kurulu kapitalist üretim ilişkileridir.

Bu, varlığını özel mülkiyet ve kar düzenine borçlu olan sınıfların hiçbirinin, insanlığa mevcut krizden ilerici bir şekilde çıkış yolu gösteremeyeceği; tersine, onun üretici güçlerini (fabrikaları, tarlaları, kentleri, milyonlarca insanı, bilimi ve kültürü), Birinci Dünya Savaşı’nın 100. yıldönümünde, bir kez daha yıkıma uğratacağı anlamına geliyor.

İnsanlığın, özel mülkiyetten ve kar sisteminden hiçbir çıkarı olmadığı gibi ondan en fazla zarar gören ezici çoğunluğununun, işçi sınıfının, eşiğinde olduğumuz felaketi önleyebilmesi için, bütün diğer sınıflardan bağımsız enternasyonalist ve sosyalist bir perspektife ve örgütlenmeye sahip olması gerekiyor.

Bir zamanlar işçi sınıfı içinden çıkmış olan bütün diğer siyasi akımların (sosyal demokrasi, Stalinizm, Pabloculuk vb.) burjuvazinin şu ya da bu kesiminin sözcülüğüne soyunduğu, kimlik politikalarına battığı ve onlar üzerinden emperyalist müdahalelere destek verdiği 100 yıllık deneyim, bunu başarmak için mücadele eden tek gücün, Lenin ile Troçki’nin Komünist Enternasyonali’nin izinden giden uluslararası Troçkist hareket, Dördüncü Enternasyonal olduğunu defalarca kanıtlamış durumda.

Bütün samimi işçi sınıfı sosyalistlerini, işçi sınıfının uluslararası devrimci bir güç olarak örgütlenmesi görevini yerine getirmek ve sermayenin emperyalist savaş – toplumsal karşıdevrim programına karşı koymak için seferber olmaya; başta Türkiye olmak üzere tüm Ortadoğu’da IV. Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin şubelerinin inşasına katılmaya çağırıyoruz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir