Bin Ladin suikastı ve “terörle mücadele” yalanları

Seymour Hersh’in 10 Mayıs Pazar günü London Review of Books’ta yayımlanan, ABD’nin Usame Bin Ladin’i öldürmesiyle ilgili makalesi, Bush ve Obama yönetimlerinin özenle hazırladığı ABD’nin “terörle mücadele”si öyküsüne indirilmiş yıkıcı bir darbedir.

Hersh’in teşhirinin asıl saldırısı (Obama yönetiminin, Bin Ladin’in 1 Mayıs 2011’de ABD Deniz Komandoları tarafından öldürüldüğü baskın hakkında sistematik olarak yalan söylemiş olması), Hersh’e düşman ve Beyaz Saray destekçisi olanlar da dahil olmak üzere diğer medya kuruluşları tarafından hızla doğrulandı.

İkisi ABD istihbaratından, ismi açıklanmayan üç kaynaktan alıntı yapan NBC News, Pakistan istihbaratından “gelen biri”nin, Usame Bin Ladin’in gizlendiği yeri ABD baskınından bir yıl önce CIA’ya söylediğini ve Pakistan hükümetinin, Bin Ladin’in Pakistan ordusunun bir karargahının bulunduğu Abbottabad’da gizlendiğini bildiğini söylediğini bildirdi.

Çeşitli Pakistan haber kaynakları, Bin Ladin’i CIA’ya ihbar eden eski istihbarat yetkilisinin kimliğini, Amerika Birleşik Devletleri’ne taşınmış olan ve şimdi CIA ile çalışan Pakistan ordu istihbarat servisinden eski Tuğgeneral Usman Khalid olarak saptadılar. Haber kaynakları, ayrıca, üst düzey Pakistanlı yetkililerin Bin Ladin’in varlığından haberdar olduğunu doğruladılar ve bir istihbarat yetkilisini (Ijaz Shah), dönemin devlet başkanı Pervez Müşerref’in talimatıyla Bin Ladin’e Abbottabad’da ev ayarlayan kişi olarak tespit ettiler.

Aynı zamanda, Hersh’in en önemli iddialarının birçoğunun (Pakistanlıların Bin Ladin’i ellerinde tuttuğu, Suudilerin masrafları karşıladığı, “gelen biri”nin Bin Ladin’in konumunu CIA’ya sağladığı, Deniz Komandoları baskınında Pakistanlıların işbirliği yaptığı, ABD’nin Bin Ladin’in insansız hava aracı füzesiyle öldürülmüş olduğunu iddia etme planı) bir ABD üniversitesinde profesör ve ulusal güvenlik konuları üzerine blog yazarı olan R. J. Hillhouse tarafından, Ağustos 2011 boyunca çeşitli kayıtlarda ifade edilmiş olduğu ortaya çıkarıldı. Hillhouse, şimdi, Hersh’in anlatısının “tamamen doğru olduğunu” fakat kendisinin ordu-istihbarat aygıtı içinde farklı kaynakları olduğunu söylüyor.

ABD medyasında, Hersh’in açıklamasını sözde çeşitli tutarsızlıklara odaklanarak çürütmeye yönelik sürekli girişimler söz konusu. Ayrıca, ABD yetkilileri ve Beyaz Saray, Hersh’in sağlam suçlamalarına değinmeyi reddederken, onun ifşaatlarını alenen suçluyor. Başka bir deyişle, ordu-istihbarat aygıtı ve onun medyadaki savunucuları, ABD hükümetinin suçlarının ortaya çıkarılması karşısında her zaman yaptıkları gibi, bir engelleme ve kişilik katli karışımı ile ilerliyorlar.

Seymour Hersh, Vietnam Savaşı sırasındaki My Lai katliamına kadar giden resmi suçları teşhir etme siciline sahip cesur bir gazetecidir. O, özellikle de onun doğru bir şekilde haber yapmak için resmi medyanın fikir birliğine meydan okuma isteği, görece az sayıda kaynağa sahiptir. O, ulusal güvenlik aygıtı üzerine her önemli haberin hükümetle birlikte önceden temizlendiği ve çoğu “ifşaatın” ordu-istihbarat aygıtı tarafından planlanmış ve yönlendirilmiş sızıntılar olduğu bir medya düzeni ile keskin bir karşıtlık içindedir.

Amerikan medyası, Bin Ladin’in öldürülmesinin ardından resmi hikayeyi sorgulamaksızın kabul etti. Herhangi bir resmi talimat bildirimine gerek duyulmadı. Gazete editörleri ve iletişim ağı yetkilileri soruşturmadıkları şeyin ne olduğunu hemen anladılar ve buna göre ilerlediler.

Medyanın Hersh’in ifşaatlarına başlıca karşılığı onları gömmek oldu. Pazartesi günkü sınırlı haberlerin ardından, Salı günü, çok farklı bir yorum vardı. CNN, anlatıya yönelik her türlü göndermeyi, İslam Devleti’nin [IŞİD] ABD “anayurdu”na yönelik sözde tehditleri konusunda üretilmiş bir terör paniğine tabi kıldı.

Bizzat bu tepki, Hersh’in teşhirlerinin patlayıcı ve kapsamlı sonuçlarının bir yansımasıdır. Ne de olsa, Ladin suikastı, Obama yönetimi tarafından en büyük dış politika başarısı olarak yere göğe sığdırılamamış; ABD ordusuna, istihbarat aygıtına ve onun yasadışı faaliyetlerine desteği canlandırmak için kullanılmıştı. CIA propaganda filmi Zero Dark Thirty ile Hollwood’un da dahil olduğu tüm medya aygıtı bu amaç için seferber edildi. Tüm hikaye devasa bir kurguydu.

Dahası, söz konusu olan, sadece Bin Ladin cinayeti değildir. Gerçekte, ABD hükümetinin, Bin Ladin’in Suudi devletinin kimi kesimleri ve ABD istihbarat örgütleri ile uzun süreli ilişkileri hakkında tanıklık edebileceği bir yargılamanın önüne geçmek için El Kaide liderini öldürmeye karar verdiğine dair en ufak bir kuşku bulunmuyor.

ABD dış ve iç politikası, Dünya Ticaret Merkezi’ne ve Pentagon’a yönelik 2001 terörist saldırılarından bu yana “terörle mücadele” yalanı üzerine kurulmuştur. Bu senaryoya göre, korkunç teröristler, beklenmedik bir şekilde ABD’ye saldırmış, yaklaşık 3.000 insanı öldürmüş ve ABD hükümetini onlara karşılık olarak savaşa gitmeye zorlamıştı.

Bu yalan, 11 Eylül saldırılarının, CIA’in, Sovyet askeri işgaline karşı Afganistan’daki savaş için Usame Bin Ladin de dahil İslamcı köktendinci teröristleri toplayıp eğitmesinde yatan gerçek kaynaklarını gizlemeyi gerektiriyordu. Bu, ABD istihbarat örgütleri ile El Kaide arasında devam eden ve El Kaide güçlerinin ABD destekli “rejim değişikliği” operasyonlarında kilit bir unsur olduğu Libya’da ve Suriye’de yeniden ortaya çıkan ilişkileri gizlemeyi gerektiriyordu.

11 Eylül saldırıları, yalnızca ABD’nin dışarıdaki savaşları değil ama aynı zamanda Amerika Birleşik Devletleri içindeki polis devleti erklerinin devasa güçlendirilmesi (İç Güvenlik Bakanlığı’nın kurulması; Pentagon’un Kuzey Komutanlığı; haberleşme ve internet üzerinde gözetlemenin sınırsız genişlemesi; Boston Maratonu bombalamasını takip eden baskıda olduğu gibi ordu-polis diktatörlüğü provaları) için de bahane sağladı.

Tüm bu eylemler, Amerikan ve dünya kapitalizminin derinleşen toplumsal, ekonomik ve siyasi krizi eliyle kışkırtılmaktadır. Nüfusun son derece küçük bir kesiminin neredeyse tüm serveti tekeli altına aldığı bir toplumda, demokratik egemenlik biçimlerini sürdürmek imkansızdır. Ama mali oligarşinin Amerikan halkının demokratik haklarına yönelik diktatörlüğüne doğru kararlı ilerleyiş, sıradan Amerikalıları terörizm tehdidinden koruma yönünde bir çaba gibi gösteriliyor.

[Bu durumdan] belirli sonuçlar çıkarılabilir. Şaşırtıcı ölçekte yalan söyleme Amerikan dış ve iç politikasının asli bir özelliğidir. Bunun, oldukça derin sınıfsal nedenleri bulunuyor. ABD hükümetinin temel rolü, bir bütün olarak Amerikan halkını temsil ediyormuş gibi görünürken, birkaç on bin süper zenginin, doymak bilmez bir mali aristokrasinin çıkarlarını savunmaktır. Yalan, bu yüzden, onun işleyişine içkindir.

Şirketlerin kontrolündeki medya, bu kitlesel aldatma sürecinde merkezi bir rol oynamaktadır. Hükümet, bu yalanlar televizyon çevreleri ve New York Times ve Washington Post gibi önde gelen “ana akım” gazeteler tarafından eleştirmeksizin papağan gibi tekrarlandığı için, devasa ölçekte yalan söyleyebilmekte ve bu, büyük oranda yanına kar kalabilmektedir.

Amerikan hükümeti ve onun suç ortağı medya, Bin Ladin suikastı hakkında bu denli yüzsüzlükle yalan söylediyse, herhangi bir şey hakkında kesinlikle inanılabilir bir şey söyleyemez.

13 Mayıs 2015

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir