Avrupa kırılma noktasında

Paylaş

Avrupalı ve uluslararası yetkilileri bir araya getiren geçtiğimiz hafta sonundaki Münih Güvenlik Konferansı, yıkılmakta olan Avrupa kapitalizmi üzerine derin ve keskin bölünmeleri gözler önüne serdi. Fransa Başbakanı Manuel Valls’ın Almanya Başbakanı Angela Merkel’in Avrupa sığınmacı krizindeki politikasına yönelik aleni saldırısı (Valls, sığınmacılara yönelik daha vahşi saldırılar talep etti), patlak veren bütün bir anlaşmazlıklar yığını içinde en keskinlerden biriydi.

Zirveden önceki gün Merkel’in politikasını “uzun vadede yaşaması olanaksız” olarak reddeden Valls, Paris’in, Suriye, Irak ve Afganistan’daki emperyalist savaşlardan kaçan yüz binlerce sığınmacının bir kota sistemi üzerinden Avrupa geneline dağıtılması yönündeki Merkel’in önerisinden “yana olmadığı”nı söyledi. O, “Bizim, ‘Artık daha fazla sığınmacı almıyoruz’ biçiminde açık bir mesaja ihtiyacımız var.” dedi.

Valls, açıkça, sığınmacıların Avrupa’ya kaçmaya devam etmesi halinde Avrupa Birliği’nin (AB) siyasi ve ekonomik olarak paramparça olacağı öngörüsünde bulundu. O, onları durdurmak için Avrupa’da sınırların yükseleceğini belirtti ve “yalnızca hayal edebileceğimiz ekonomik sonuçlarla birlikte” Avrupa içindeki uluslararası ticaret ve Avrupa ülkeleri arasında serbest dolaşım üzerine Schengen mutabakatı çökecek, dedi.

Merkel’e muhalefetini belirtmekle yetinmeyen Valls, onun politikasına düşman olan Avrupa’daki sağcı milliyetçi politikacılar arasında destek aradı. Valls, ilk olarak, Merkel’in sığınmacı politikasının açıksözlü bir muhalifi olan Hristiyan Sosyal Birlik’ten (CSU) Bavyera başbakanı Horst Seehofer ile bir araya geldi. Valls, ardından, Cumartesi günü, önceki gün Berlin’in sığınmacı politikasını “aptalca” diye adlandırmış olan Rusya Başbakanı Dmitri Medvedev ile öğle yemeği yedi.

Zirvenin sona ermesinin ardından, Britanya Başbakanı David Cameron, Cumhurbaşkanı François Hollande ile ülkesinin AB içinde kalma koşullarını görüşmek üzere Paris’e geçerken, Valls, Britanya’nın AB’den çıkmasının Avrupa’nın “geri dönüşsüz bölünmesi” anlamına geleceği uyarısında bulundu.

AB’yi kuran Maastricht Antlaşması’nın yürürlüğe girmesiyle 1992 yılında ilan edilen bütün Avrupa projesi, 25 yıldan kısa bir süre içinde çökmeye başlamıştır. O sıralarda, Stalinist bürokrasinin Doğu Avrupa genelindeki kapitalist restorasyonun parçası olarak SSCB’yi tasfiye etmesinden kısa süre sonra, kapitalizm savunucuları, komünist tehlikenin sona ermesinin Avrupa’da birlik yaratacağını iddia etmişlerdi. Ancak AB’nin, barış, refah ve birlik yuvası olmak şöyle dursun, yeni bir şovenizm, kemer sıkma ve savaş patlamasının doğurucusu olduğu kanıtlanıyor.

AB’yi parçalayan derin ve hızla büyüyen çatlaklar, Lev Troçki’nin, Avrupa’yı kapitalist bir temelde birleştirmenin imkansız olduğu uyarısını doğrulamaktadır. Troçki, Sürekli Devrim’de şöyle yazıyordu: “Burjuva toplumundaki krizin temel nedenlerinden biri, üretici güçlerin, artık, ulus devlet sistemiyle bağdaştırılamadığı gerçeğidir. Bunu, bir yandan emperyalist savaşlar, diğer yandan burjuva bir Avrupa Birleşik Devletleri ütopyası izler.”

On yıllardır Afganistan, Irak ve Suriye’deki emperyalist savaşlarla harap edilen ülkelerinden kaçan milyonlarca çaresiz sığınmacının yazgısı, Avrupalı güçler arasında yoğunlaşan jeo-stratejik ve ekonomik çatışmaların odak noktası haline gelmiştir. Bu, siyasal ve tarihsel olarak Avrupa kapitalizminin kanlı çelişkilerinden kaynaklanan, sınırlar, ekonomi politikası ve dünyanın çeşitli bölümlerinde -özellikle de Doğu Avrupa’da- çatışan çıkarlar üzerine çatışmaları tetikliyor.

İsmi açıklanmayan Alman yetkilileri, anlamlı bir şekilde, Le Monde gazetesine, AB kurallarını ihlal eden Fransa’nın bütçe açığının büyüklüğüne itiraz etme yoluyla Alman politikasına yönelik eleştirilere misillemede bulunabileceklerini hatırlattılar. Avrupa bankalarının 1 trilyon avro batık krediyle karşı karşıya olması ve AB genelinde işten çıkarmaların yayılması ile birlikte, mali piyasalardaki elden çıkarmaların Avrupa’da bir ekonomik çöküşü tetiklemesi halinde, Berlin, Yunanistan’dan İtalya’ya ve Fransa’ya kadar, şiddetli kemer sıkma önlemleri için bastırılabilir.

İsmi açıklanmayan Alman yetkilileri, Valls’in, Pazartesi günü Prag’daki toplantıları sırasında Makedonya’dan Bulgaristan’a ve Visegrad Grubu ülkelerine (Çek Cumhuriyeti, Polonya, Macaristan ve Slovakya) kadar, Berlin’e yönelik muhalefeti teşvik eden sığınmacılar konusundaki açıklamasının “oldukça düşmanca” olduğunu eklediler. Bu toplantıda, Almanya’yla ekonomik olarak yakın bir şekilde kaynaşmış Berlin’in geleneksel müttefikleri altı Doğu Avrupa ülkesi, Merkel’in sığınmacılara yönelik kota önerisine karşı çıktılar. Onlar, bunun yerine, Avrupa’nın geri kalanına sığınmacı geçişini engellemek için Makedonya’nın Yunanistan’la sınırını kapatmasına yardım etme konusunda anlaştılar.

Tam da NATO’nun Ukrayna üzerine Rusya’yla pervasız bir meydan okuma içinde Doğu Avrupa’nın büyük kısmını askerileştirdiği sırada, Berlin ile Paris arasında sığınmacı politikası ve Doğu Avrupa’daki nüfuz üzerine güç mücadelesi, siyasi çöküşün bir başka uğursuz işaretidir. Berlin’in 2014’te dış politikasını yeniden askerileştirmeye başlamasından bu yana, Avrupalı güçler silahlı kuvvetlerine fazladan yüz milyarlarca avro harcama planlarını ilan ettiler.

Şimdi, Fransa’nın Rusya’yla Almanya karşıtı bir ittifakı sağlamlaştırdığı I. Dünya Savaşı öncesinde ve Almanya’ya karşı doğudaki müttefikinin Polonya olduğu II. Dünya Savaşı öncesinde olduğu gibi, Fransa, Berlin’e karşı koymak için Doğu’ya siyasi çağrılar yaparak Almanya’nın büyüyen ekonomik ve askeri ağırlığını dengelemeye çalışıyor.

Emekçilerin karşı karşıya olduğu en büyük tehlikelerden biri olan uluslararası çatışmanın yoğunlaşmasına, göçmenlere yönelik saldırılarda tüm çıplaklığıyla görüldüğü üzere, işçi sınıfını bölmek için militarizmin ve şovenizmin bilinçli canlandırılması eşlik ediyor. Büyük Avrupalı güçler arasındaki çatışmalar Avrupayı bir dağılma ve savaş yörüngesine geri çekerken, Avrupa’nın birleşme yolu, işçi sınıfının tüm Avrupa ülkelerinde kapitalizmi yıkma ve sosyalizmi kurma uğruna mücadelesinden geçiyor.

Bu yüklü siyasi bağlam içinde, Fransa’da Valls’in Sosyalist Partisi’nden, neo-faşist Ulusal Cephe’ye (FN) ve Almanya’da CSU’dan, Thilo Sarrazin gibi politikacılara kadar çeşitli partiler tarafından Doğu Avrupa genelinde teşvik edilen göçmen karşıtı düşünceler, Avrupa’yı bir felaket rotasına yerleştiriyor.

FN lideri Marine Le Pen ve Sol Cephe lideri Jean-Luc Mélenchon gibi Fransa’daki Alman karşıtı güçlerin veya tüm Alman egemen seçkinleri tarafından beslenen Yunan karşıtı düşüncenin etkisi altında, Avrupa genelinde teşvik edilen göçmen karşıtı histeri ve militarizm, geçtiğimiz yüzyılda kıtayı ardı ardına savaşa saplayan Avrupa ülkeleri arasında bir kez daha düşmanlık biçiminde patlak verebilir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir