Anayasa taslakları üzerine

Geçtiğimiz hafta Cuma günü (5 Nisan) dört siyasi parti kısmi anayasa taslaklarını Anayasa Uzlaşma Komisyonu’na sundu. TBMM Başkanı Cemil Çiçek, anayasa çalışmalarıyla ilgili yaptığı açıklamada, “Toplumun beklentileri de dikkate alınarak iki komisyon halinde çalışma kararı alındı.” dedi.

Hükümet ve parti yetkililerinin basındaki açıklamalarına baktığımızda dört partinin başlangıç, genel esaslar, mali ve ekonomik hükümler ve son hükümlerden oluşan taslakları, beklenenden çok da farklı değil. Parti taslaklarına geçmeden önce belirtmek gerekir ki dört siyasi parti de, birkaç pürüz dışında, özellikle “mali ve ekonomik hükümler” üzerinde anlaşmış bulunuyor.

İktidar partisi AKP’nin komisyona sunduğu kısmi anayasa taslağınının başlangıç kısmında açıkça Türk milleti vurgusu olmakla beraber, mevcut anayasada da olduğu gibi, Türkiye’nin “Resmi dili Türkçedir.” ifadesi yer alıyor. Kürt hareketinin yasal siyasi temsilcisi BDP’nin sunduğu taslakta da devletin “Resmi dili Türkçedir” ifadesi kabul edilmiş olup, maddenin devamında, “Türkiye halkının kullandığı diğer ana diller bölge meclislerinin kararıyla ikinci resmi dil olarak kullanılabilir.” ifadesi yer alıyor.

Öcalalan’ın 21 Mart’taki açıklamalarıyla beraber PKK’nin silah bırakması ile “barış süreci” olarak ifade edilen gelişmeler AKP eliyle yürütülmektedir. Müzakerelerin, “demokrasinin güçlenmesi” ve “Kürt meselesinin barışçıl çözümü” olarak süslenmesine karşın; AKP’nin, mevcut kısmi anayasa taslağında açık bir şekilde Türk milleti vurgusu yapması ve başta Kürtler olmak üzere diğer etnik kimlikleri burjuva anayasal eşitlik konusunda dahi tanımaması, “barış” ve “demokrasi” yalanının açık bir göstergesidir.

Bununla birlikte “Resmi dili Türkçedir” ifadesi bu yalanın sadece keskinliğini ve gerici yüzünü örtmek, en önemlisi de başını ABD’nin çektiği batılı emperyalist devletlerin memnuniyetle karşıladığı barış sürecini baltalamamak adına ucu açık bir ifadedir. BDP taslağında da anadil hususunda uzlaşmacı bir tavır hakimdir. Kaldı ki burjuva partilerin hiçbiri, bütün kamu hizmetlerinin iki (Türkçe ve Kürtçe) ya da daha fazla resmi dilde ve ücretsiz olarak verilmesi gerektiğini kesin bir şekilde ortaya koymuyor; bunu açıkça savunmuyor.

AKP’nin kısmi anayasa taslağından devam edecek olursak; 1982 Anayasası’ndan farklı olarak cumhuriyetin nitelikleri kısmındaki “Atatürk Milliyetçiliği” tanımı terk edilmiştir. Ulusal-kalkınmacı ekonomi modellerinin dünya tarihi sahnesinde çöpe atıldığı bir dönemde, küresel kapitalizmle bütünleşme sürecine büyük bir ivme kazandıran AKP’nin, 10 yılı aşkın iktidarına, ulusal korumacı reflekslerle sermaye sınıfının kürselleşmeci kanadı için birer engel teşkil eden ulusalcı odakların, yapılan anayasa değişiklikleri ve Ergenekon, Balyoz vb. operasyonlarla ezilmesi eşlik etmektedir. Dolayısıyla, AKP’nin taslakta “Atatürk Milliyetçiliği”ni terketmesi, burjuvazinin gelişen İslamcı-liberal kanadının bugünkü egemenliğini anayasal anlamda taçlandırma isteğinin ifadesidir.

Anayasa değişikliği kapsamında basında da sıkça dile getirilen tartışma konularından biri olan başkanlık sistemi, AKP’nin kısmi anayasa taslağında birkaç maddede yapılan atıflarla, “Yürütme yetkisi, Başkan tarafından kullanılır.” ifadesi ile sunulmakta. BDP de idari yapılanma olarak “adem-i merkeziyetçilik” kavramına yer veriyor. AKP’nin başkanlık sistemi ile BDP’nin “adem-i merkeziyetçilik” önerisi, her ne kadar “liberal demokrasinin güçlenmesi” ve “Kürt sorununun demokratik çözümü” gibi sunulsa da, gerçekte, Türk ve Kürt burjuvaları arasındaki ilişkilerde yeni döneme uygun bir işbirliğini ifade etmektedir ve AKP’nin İslamcı motiflerle süslü otoriter rejim özlemiyle çelişmemektedir.

Büyük sermayenin devlet organları üzerinde tam denetim sağlamasını öngören başkanlık sisteminin yerel yönetimlerin güçlendirilmesiyle tamamlanması, küresel sermaye hareketlerinin (yatırımların) merkezi hantallıktan kurtularak hızlandırılmasını amaçlamaktadır ki bu bakımdan AKP’nin başkanlık sistemi BDP’nin adem-i merkeziyetçi yapılanma önerisini dışlamıyor.

Bu yolla, başta Kürt illeri olmak üzere, Türkiye’nin çeşitli bölgeleri, bölgesel asgari ücret, devlet teşvikleri, vergi muafiyetleri vb. uygulamalar eşliğinde küresel sermayenin azgın sömürüsüne açılacaktır.

“Mali ve ekonomik hükümler” kısmının diğer siyasi partilere kıyasla daha kapsamlı biçimde yer aldığı BDP’nin taslağında, Kürt işçilerinin ve yoksul köylülerinin toplumsal çıkarlarına atıfta bulunan hiçbir madde yer almamaktadır. Bilakis, BDP, Türkiyeli işçi ve emekçilerin küresel bankalar ve şirketler ile onun yerli ortakları tarafından dizginsizce sömürüsü konusunda diğer burjuva partilerden farklı bir noktada durmuyor.

Ana muhalefet partisi CHP’nin kısmi anayasa taslağında, “Türk ulusu” ifadesi ve 1982 Anayasası’ndaki gibi resmi dil ayrımı yapılmadan “Devletin dili Türkçedir” hükmü yer alıyor. Bununla birlikte anayasanın başlangıç kısmında, 1924 Anayasası’nda yer alan “Türkiye Cumhuriyeti Ahalisi” kavramı da kullanılıyor.

CHP’nin taslağı, bir yandan “Türk ulusu” ifadesi ile Türk milliyetçisi söylemi benimserken, diğer yandan “Türkiye Cumhuriyeti Ahalisi” kavramı ile Kürt sorununa ilişkin liberal burjuva “çözüm süreci”ne göz kırpmaktadır. Esasında CHP içindeki liberal ve ulusalcı kanatlar arasında yaşanan siyasi kriz anayasa taslağında da ifadesini bulmaktadır.

Kürt meselesi üzerine MHP’yi aratmayan Türk milliyetçisi söylemlere karşı, “Etnik kimlik üzerinden siyaset yapılmasına karşıyım” sözleriyle hatırladığımız Kılıçdaroğlu, “denge” siyaseti yapma gayesi taşısa da, partisi içindeki liberal kanat ile Türk milliyetçisi ulusalcılar arasındaki bu kriz, taslaktaki maddelerden de anlaşılacağı üzere daha da derinleşmekte.

Türk şovenisti MHP’nin kısmi anayasa taslağında ise 1982 Anayasası’nın ilk 3 maddesi olduğu gibi korunuyor ve 4. maddede de değişikliğe karşı çıkılıyor.

Sonuç olarak

İçinde bulunduğumuz küresel ekonomik kriz koşullarında, hele de Ortadoğu gibi, emperyalist müdahalelerin yaşandığı ve savaş bulutlarının toplandığı bir bölgede işçi sınıfı ve ezilenlere demokrasinin geliştiğinden söz etmek, ya korkunç bir cehaletin ürünüdür ya da pervasızca söylenmiş bir yalandır. Bilindiği gibi bu, asıl olarak burjuva iktidarların söylemidir.

Küresel şirketler ve bankalar ile onların yerli ortakları, bütün ikiyüzlü demokrasi söylemlerine karşın, bu durumun farkındalar. On yıldır iktidarda olan AKP’nin siyasi önderliğinde önemli yol kat etmiş olan burjuvazi, yeni anayasayı, Türkiye’de ve bölgede kendi çıkarlarına çok daha uygun bir düzenleme olarak görüyor.

Kürt meselesinin burjuva anayasal güvence altında “demokratik çözümü” söylemi ile ifade edilen süreç, esasında Batılı emperyalistlerin siyasi taşeronluğunu yapan AKP iktidarının, uluslararası tekellerin ve onların Türkiyeli ortaklarının çıkarları doğrultusunda Ortadoğu’daki daha kapsamlı hesapların bir parçası olarak planlanmaktadır.

AKP, on yıllık iktidarı süresince, mevcut parlamenter sistemi demokratikleştirmek için hiçbir adım atmamış, sözde herkesin şikâyet ettiği seçim barajını korumuş, yargıyı siyasi iktidarın tam denetimi altına almış, üniversiteler, basın vb. bütün kurumlar üzerinde tekelci sermayenin ve kendisinin mutlak egemenliğini kurmuştur. On yılı aşkın iktidarı boyunca, aralarında on bine yakın Kürt siyastçisinin de bulunduğu binlerce muhalifi hapse atmış olan ve dış politikada açıkça savaş kışkırtıcılığı yapan AKP’nin bu topraklara “demokrasi” getireceğinden söz edilebilir mi?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir