AKP hükümeti işçi sınıfına topyekün saldırı için İstanbul seçimini bekliyor

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan önderliğindeki Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümeti, 31 Mart yerel seçimlerinin ardından, uyguladığı seçim ekonomisinin açıklarını kapatmaya çabalıyor. Bu kapsamda, birçok maldan ve hizmetten alınan vergilerde yüksek oranda artışlar yapılırken, fatura her zaman olduğu gibi işçi sınıfına ve yoksul halk kitlelerine çıkartılıyor. Ekonomik veriler durumun tahmin edilenden çok daha kötü olduğunu ortaya koydu. Yapılan zamlar, artan vergiler, enflasyon ve döviz fiyatlarındaki artış işçileri, emeklileri ve geniş halk kitlelerini daha da yoksullaştırırken, burjuva devletin, büyük ölçüde, emekçilerden alınan vergilere dayanan kaynakları AKP hükümeti eliyle kapitalistlere akmaya devam ediyor.

Yapılan zamların ve yükseltilen vergilerin etkisiyle, 2019’un ilk dört aylık döneminde bütçe gelirleri, geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 18,9 yükselerek 276 milyar liraya çıktı. Ancak 31 Mart’ta yapılan seçim sürecini de içeren bu dönemde, AKP iktidarının bütçe giderleri “seçim ve savaş ekonomisi” uygulamaları nedeni ile yüzde 29,5 artışla 330,4 milyar liraya ulaştı.

Devlet bütçesi 2019 yılının ilk dört ayında 54,5 milyar lira açık verirken, seçim kampanyası dönemini de kapsayan Ocak, Şubat, Mart ve Nisan aylarında bütçe harcaması yüzde 30 arttı. Harcamalardaki artış sadece Nisan ayında 18,3 milyar lira olurken, bütçe açığı 2018 Nisan ayının 6,5 katına ulaştı ve yılın ilk dört ayında yüzde 135,1 arttı.

Bütçeden milyarlarca lira geleceğe dönük imzalanmış 20-25 yıllık anlaşmalarla patronlara akıtılırken, Türkiye’de çalışan işçilerin hemen hemen yarısına aylık olarak ödenen asgari ücret reel olarak gerilemeye devam ediyor. Asgari ücret 2018’in başında ayda 1.603 lira iken bu yılın başındaki yüzde 26’lık zamla 2.020 liraya çıkartılmıştı. AKP hükümeti asgari ücrete yapılan bu zammın işçiler adına çok büyük bir artış olduğunu iddia ederken, daha yılın beşinci ayının başında asgari ücret 330 dolara inmiş durumda. 2018 yılı başında 424 dolar olan asgari ücret yüzde 26’lık zamma karşın 94 dolar kayba uğramış görünüyor ve bu, işçi sınıfının alım gücünü doğrudan etkiliyor.

Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) Ocak, Şubat ve Mart aylarını kapsayan işsizlik rakamlarına göre, resmi işsizlik oranı son 10 yılın en yüksek rakamına ulaşarak yüzde 14,7 olurken, bir önceki yılın aynı dönemine göre işsiz sayısı 1 milyon 376 bin kişi artarak 4 milyon 730 bin kişi oldu. Yani geçen yılın aynı dönemine göre işsiz sayısı yüzde 41 arttı. TÜİK’in bilimsel olmayan hesaplamalarına dayanan bu rakamların sokaktaki gerçek işsizliği yansıtmadığını; yapılan birçok araştırmanın gerçek işsizlik oranının yüzde 20’yi aştığını gösterdiğinin altını çizmek gerekiyor.

TÜİK’in açıkladığı diğer rakamlar, takvim etkisinden arındırılmış toplam sanayi üretiminin Mart ayında yıllık bazda yüzde 2,2 azaldığını gösteriyor. İnşaat, beyaz eşya, makine ve otomotiv alanlarındaki sert daralma sonucu metal sanayi sektöründe düşüş yüzde 16,5’e ulaşmış durumda. Motorlu kara taşıtı imalatı da, Mart ayında yıllık bazda yüzde 7,1 ile sert daralmanın olduğu bir diğer sektör oldu. Sermaye malı üretiminde yüzde 3,2, ara malı üretiminde yüzde 5,6’lık daralmalar kaydedildi.

Ekonominin neredeyse tüm kalemlerinde ciddi bir daralma söz konusu iken, savunma sanayi ürünlerinin dahil olduğu “diğer ulaşım araçlarının imalatı” aynı dönemde yüzde 32’lik artış gösterdi. Sadece bu rakamlar bile AKP hükümetinin ve Türk burjuvazisinin savaş ve diktatörlük yöneliminin çok açık göstergesi olarak karşımızda duruyor.

Kötüleşen ekonomik durumun ve bunun yoksul halk kitleleri üzerinde artan etkisinin sonucu olarak işçi sınıfının yoğun olduğu büyük kentlerin yönetimini 31 Mart yerel seçimlerinde kaybeden ya da önemli oy kayıpları yaşayan AKP iktidarının en büyük korkusu, artan ve gitgide dayanılmaz hale gelen yoksulluğun ve işsizliğin toplumsal bir patlamayı tetiklemesidir.

Bu tehlikenin son derece farkında olan Erdoğan hükümetinin bu duruma yanıtı, bir yandan otoriter yönetim biçimlerine yönelişini yoğunlaştırmak ve toplumsal öfkeyi gerici kanallara saptırmaya çalışmak için milliyetçi ve militarist bir söyleme başvurmak olurken, diğer yandan yeni kemer sıkma önlemlerini 31 Mart seçimlerinin sonrasına ertelemek ve halk öfkesini yatıştırmayı amaçlayan bir avuç popülist programı uygulamaya çalışmak olmuştu. Ancak İstanbul seçimlerinin kaybedilmesi ve Yüksek Seçim Kurulu’nun burjuva hukukunu dahi hiçe sayan “seçimin yenilenmesi” kararı sonucunda, seçim sürecinin 23 Haziran’a kadar uzaması, TÜSİAD öncülüğündeki Türk burjuvazisinin ve uluslararası finans kuruluşlarının defalarca talep ettiği kemer sıkma programın uygulanmasını şimdilik olanaksız hale getirdi ve bütçe açığı devasa boyutlara ulaştı.

Erdoğan hükümetinin 31 Mart seçimlerinin ardından ilan ettiği ve TÜSİAD’ın açık destek verdiği toplumsal karşıdevrim programının uygulamaya konmasının ertelenmesinin egemen sınıfta yarattığı rahatsızlık, Erdoğan ile TÜSİAD temsilcileri arasında artan gerilimde ifadesini buluyor.

Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın açıkladığı Yeni Ekonomi Program’da (YEP) 2019 yılı bütçe açığının 80,6 milyar lira olması, buna bağlı olarak gayrisafi yurtiçi hasılaya (GSYH) oranlandığında ise açığın yüzde 1,8 olması öngörülmüştü. Ancak AKP iktidarının uyguladığı “seçim ve savaş ekonomisi” sonucunda 2019’un tamamı için hedeflenen bütçe açığının yüzde 67,6’sı yılın ilk dört ayında gerçekleşti. Albayrak’ın, bakan olduğu 24 Haziran 2018 seçimlerinden sonra ekonomi ile ilgili olarak yaptığı açıklamaların, hedeflerin ve öngörülerin hiçbiri doğru çıkmadı.

Geçen hafta, Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın darmadağın olan bütçenin yeni kaynaklar bulunarak toparlanması için, Merkez Bankası’nın (MB) 40 milyar liralık ihtiyat akçesini merkezi yönetim bütçesine aktarmayı planladığı ve bunun gerçekleşmesi için gerekli yasal düzenleme üzerinde çalışıldığı haberleri Reuters haber ajansı kaynaklı olarak burjuva medyaya yansıdı.

Haberlerde sözü edilen “ihtiyat akçesi” deprem, doğal afetler, savaş vb. öngörülemeyen durumlarda kullanılmak üzere MB’de ayrılan para anlamına geliyor. 2018 sonunda MB bilançosunda ihtiyat akçesi olarak 27,6 milyar lira ayrılmış durumda. Ancak yılbaşından bugüne kadar ihtiyat akçesi kalemine giren tutar da eklenince, MB’de 40 milyar lira düzeyinde bir para toplanmış oluyor. İsmi açıklanmayan MB yetkilileri, “merkezi yönetim bütçesinde açığın şu anda öngörülenden daha fazla olduğu ve bütçenin desteklenmesi” için böyle bir adımın atılmasının planlandığını söylediler.

Türkiye Cumhuriyeti tarihinde henüz hiçbir hükümetin bu kaynağı bu şekilde kullanmadığını, atılması düşünülen bu adımın ekonomiye “karşılıksız para basma” etkisi yapacağı, kur artışına ve enflasyona neden olabileceği dile getiriliyor. Daha önceki yıllarda MB’den Nisan ayında Hazine’ye aktarılan kar (37 milyar lira) da, bu sene Ocak ayında aktarılmıştı. MB’nin Nisan ayındaki Genel Kurulu’nda alınacak kararın Ocak ayında alınması da, seçim öncesi bütçeyi rahatlatma ve kemer sıkmayı seçim sonrasına ötelemeyi amaçlıyordu.

Bu koşullarda AKP hükümeti, derinleşen ekonomik krizin tüm yükünü işçi sınıfının sırtına yüklemek için kıdem tazminatını da hedef alan çok daha sert bir kemer sıkma saldırısını, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanlığı seçimlerinin sonrasına bırakmak zorunda kaldı. Hükümetin Haziran sonuna kadar ihtiyat akçeleri de dahil elindeki tüm kaynakları bir şekilde kullanarak seçimlerden önce süregiden krizin patlayıcı bir hal almasını engelleme girişimleri, seçim sonrası işçi sınıfını nelerin beklediğini çok açık göstergesi.

Gerçekleşen büyük bütçe açığına karşın, Türk burjuvazisinin ve hükümetinin savaş ve diktatörlük yöneliminin gerekleri, askeri harcamalara ve silahlanmaya ayrılan bütçede bir kısıntı yapılmayacağını; tam tersine ekonominin gittikçe bu gündeme göre şekillendiğini göstermektedir.

İsveç merkezli Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü (SIPRI) tarafından açıklanan yıllık rapora göre, 2017 yılına kıyasla askeri harcamalara 2018 yılında yüzde 24 daha fazla bütçe ayıran Türkiye, 19 milyar dolarlık harcamasıyla ilk 15 ülke arasında en fazla artış gösteren ülke oldu. Eğitim, sağlık, sosyal refah düzeyi, gelir dağılımı, adalet ve basın özgürlüğü gibi konularda dünya ülkeleri listelerinde son sıralarda yer alan Türkiye, askeri harcamalarda üst sıralarda kalarak 15’inci sıradaki yerini korudu.

Türk egemen sınıfının militaristleşme ve otoriterleşme yönelimi, yalnızca son derece önem taşıyan bölgesel ve jeopolitik gerilimlerden kaynaklanmıyor. Egemen sınıf, aynı zamanda patlayıcı iç gündeme ve onlar için asıl tehdit olan işçi sınıfına karşı yürütecekleri saldırılara hazırlanıyor. AKP hükümeti, bütçe açığı rekor kırarken, 2021 yılına kadar yeni cezaevlerinin yapımına 9 milyar lira bütçe ayırdığını açıklamıştı.

Bu eğilim sadece Türkiye’ye özgü değil. Egemen sınıfların, dünya çapında, kapitalizmin derinleşen krizi ve yükselen sınıf mücadelesi karşında, silahlanmayı arttırarak yeni savaşlara hazırlanma ve en temel demokratik hakları ortadan kaldırma adımları gittikçe hız kazanıyor. Bu durum, işçi sınıfının toplumsal ve demokratik haklarına yönelik saldırı ile savaş hazırlıklarının bir bütünün parçalarını oluşturduğunu göstermektedir.

Başta emperyalistler olmak üzere bütün ülkelerin egemen sınıfları, bu kriz karşısında kaçınılmaz olarak patlayacak kitlesel devrimci işçi hareketlerine hazırlanıyorlar. Onlar, içeride işçi sınıfının, gençliğin ve geniş halk kitlelerinin birikmiş öfkesine karşı giderek daha otoriter yöntemlere, burjuvazinin açık diktatörlüğüne, polis devletine yönelirlerken, uluslararası alanda çılgınca silahlanıyorlar. İnsanlığın, toplumsal servetin ezici bölümüne el koyan ve devletleri elinde tutan çok küçük bir azınlığı, bir bütün olarak uygarlığı yıkıma uğratacak yeni bir dünya savaşına hazırlanıyor.

Egemen burjuvazinin ve onun sistemi olan kapitalizmin insanlığı getirdiği nokta, dünyayı yüzlerce defa yok edecek kadar silahlanma, açlık, sefalet, çevre kirliliği ve görülmemiş düzeye ulaşan toplumsal eşitsizliktir. Hem hükümet hem de burjuva muhalefet, bu duruma karşı kapitalist sistemi ne olursa olsun savunmak ve işçi sınıfını yeni felaketlere tabi kılmak konusunda bütünüyle hemfikirdir.

Bu duruma son verebilecek tek güç olan uluslararası işçi sınıfının, sürmekte olan toplumsal karşıdevrime ve tırmanan savaş tehlikesine karşı mücadeleye önderlik etmesi için yaşamsal öneme sahip olan sosyalist perspektif ve program, yalnızca Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi (DEUK) ve onun Sosyalist Eşitlik Partileri tarafından savunuluyor. İşçi sınıfının egemen sınıftan ve onun tüm gerici hiziplerinden siyasi bağımsızlığı sağlanmadan, savaşa karşı mücadele etmek ve toplumsal ve demokratik hakları savunmak mümkün değil.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir