“Adalet” Sivas Katliamını da Akladı

1993 yılında Sivas Madımak Oteli’nde 35 insan devletin gözetiminde gerici bir güruh tarafından diri diri yakılarak katledilmişti. 19 yıldır süren bu davada son nokta ise henüz kondu; Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki duruşmada, avukatların son beyanlarının dinlenmesinin ardından karar açıklandı. Mahkeme, sanıklar Cafer Erçakmak ve Yılmaz Bağ’ın ölmeleri; Şevket Erdoğan, Köksal Koçak, İhsan Çakmak, Hakan Karaca ve Necmi Karaömeroğlu yönünden ise zamanaşımı nedeniyle kamu davasının düşürülmesine karar verdi.

2 Temmuz 93’te Sivas’ta; Pir Sultan Abdal Kültür Derneği, Pir Sultan Abdal Şenlikleri adı altında 1 Temmuz’da başlayan bir etkinlik organize etmişti. Aralarında sanatçı, gazeteci, şair ve yazarların da bulunduğu pek çok aydın Sivas valisi Ahmet Karabilgin’in özel davetlisi olarak Sivas’a gitmişti. Aziz Nesin de şenliklerin baş konuğuydu.

Şenlikler çerçevesinde düzenlenen etkinlikler gerçekleştirilirken, hem davet edilen konukların sahip oldukları kimlik hem de politik tutumlarına karşı yerel basının ve dinci-şoven güçlerin de kışkırtmasıyla giderek gerginleşen bir durum ortaya çıktı; kent, katliam günü, Cuma namazından sonra daha da hareketleniyordu. Şehrin çeşitli noktalarından gerici-şoven sloganlar atarak ilerleyen küçük grupların sayısı, şenliğe katılanların kaldığı Madımak Oteli önünde birleştiklerinde neredeyse 15 bin kişiyi bulmuştu.

Gözlerini kan bürümüş bu kitle önce Madımak Oteli önündeki araçları ateşe verdi ve oteli taşladı ardından otelin alt katındaki perdeler tutuşturuldu ve yangın oteli hızla çember içine aldı. Aralarında Aziz Nesin’in de bulunduğu 51 kişi bu vahşetten kendi olanaklarıyla, ağır yaralarla kurtuldu. Yaşanan katliam sonucunda 33 konuk, 2 otel görevlisi ve 2 de katil olmak üzere 37 kişi hayatını kaybetti. Tüm bunlar olurken güvenlik güçlerinin hiçbir şekilde müdahale etmemesi ve olaylar durulmaya başlandıktan sonra devreye girmesi katliama bizzat devlet tarafından göz yumulduğunu gösteriyordu. Bu durumda, devletin ve onun “adalet” kurumlarının katliamı sahiplenmesine ve katilleri korumasına şaşırmamak gerekir.

1993 Ekim’inde başlayan 124 sanıklı Sivas davası defalarca bozuldukta sonra, 2000 yılında “nihai karar” verilmişti. 33 sanık idam cezasına mahkum edildi. Bu arada 7 sanık firar etti. Yurtdışına kaçmış olanların Türkiye’ye iadesi sağlanamadı. Türkiye’de olanlarsa o dönem içinde evlenmek, ehliyet almak gibi çeşitli işlemler yaptırmış olmalarına rağmen bir türlü “bulunamadı”. Hatta yıllarca “kırmızı bülten”le aranan Cafer Erçakmak son nefesini 2011’de Sivas’taki evinde verdi.

13 Mart’ta son duruşması görülen davanın, katliamın “insanlık suçu” teşkil etmesine ve bu durum mahkeme başkanı tarafından da teyit edilmesine rağmen, zamanaşımıyla sonuçlanmasını protesto etmek isteyen insanlar mahkeme binası önünden yürüyüşe geçmek için toplandılar. Ancak, Ankara’da polisin tazyikli su ve biber gazlı saldırısına uğradılar. Bunun ardından göstericiler ve polisler arasındaki çatışmalar uzun süre ara sokaklarda devam etti; pek çok kişi ise saldırıdan dolayı yaralandı.

Davayla aynı gün, İstanbul ve İzmir’de de kararı protesto etmeye yönelik eylemler düzenlendi. İzmir’de saat 18.00’da düzenlenen eyleme kitlenin Konak YKM önünde toplanmasıyla başlandı. Kitlenin toplanmasının ardından Büyükşehir Binası’na doğru yürüyüşe geçildi. Alkış ve sloganlarla gerçekleşen yürüyüşün ardından katılan kurumlar adına iki basın açıklaması yapıldı.

İstanbul’da ise saat 19.00’da olayı protesto etmek için bir yürüyüş düzenlendi. Yaklaşık 5 bin kişinin katıldığı, Taksim’den Galatasaray Lisesi’nin önüne kadar süren yürüyüşte “Sivas’ı unutma unutturma!”, “Katil devlet hesap verecek!”, “Sivas’ın hesabı sorulacak!” sloganları atıldı. Düzen yargısının verdiği zamanaşımı kararının alkış ve ıslıklarla protesto edildiği yürüyüş boyunca yapılan konuşmalarda, Sivas Katliamı’nın asla unutulmayacağı ve peşinin bırakılmayacağı vurgulandı.

Bizler, pek uzak sayılamayacak aralıklarla benzer olaylara tanık oluyoruz. Devlet güdümlü organize bir cinayete kurban gitmesine karşın davasında örgüt bulunamayan, sokak ortasında katledilen Hrant’ın davası ise bu durumun en yakın örneklerinden sayılabilir. Sadece iki aylık bir zaman sürecinde, göz göre göre insanları sahip oldukları kimlikten, fikirden ve bunlara benzer nedenlerden dolayı katleden devletin, aynı zamanda katilleri de nasıl koruduğuna tanık olduk. Hrant’ın gerçek katilleri hükümet tarafından korunurken, Uludere Roboski katliamının görüntülerinin ortaya çıkmasıyla beraber 34 gencin kasten vurulduğu da kesinleşmişti. Son olarak Sivas davasının düşmesini “milletimize hayırlı olsun” diye selamlayan başbakan, hükümetinin, hem bugünkü, hem de geçmişteki katliamları ve faili meçhul bırakılan cinayetleri üstlendiğini gösteriyor.

Son yaşanan olayları gündemimize en yakın tarih olması itibariyle ele alacak olursak, karşımızda bir kapı gibi duran egemen adalet sistemiyle karşı karşıya kalıyoruz. Adalet sistemiyle olan bu karşı karşıyalık ve tüm bu yaşananlar beraberinde sorulması gereken asıl sorular ise “kimin adaleti?”, “neyin adaleti?” sorularıdır. Bu soruların yanıtı ise, kısaca, “bu, egemenlerin adaleti”dir.

Bizler, sorumlulardan hesap sorulması mücadelemizi asla hukuki bir sınıra hapsedemeyiz. Gerçekte egemenlerin sınıf çıkarlarının genel ifadesini oluşturan burjuva hukukuna güvenmek, katilimize güvenmenin diğer adı olacaktır. Türkiye ve dünyadaki onlarca katliam ve binlerce faili meçhul cinayet incelendiğinde arkasındaki asıl gücün egemen sınıf ve onun devleti olduğu açıkça görülecektir. O halde işçi sınıfı ve ezilenlerin hesap sorması gereken yalnızca katliamları gerçekleştiren uşaklar değil, onları yaratan ve besleyen bataklık olmalıdır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir