SSCB’nin Parçalanmasından Yirmi Yıl Sonra Kapitalist Kriz ve 2012’de İşçi Sınıfının Radikalleşmesi

Aşağıda, Dünya Sosyalist Web Sayfası’nın (WSWS) Uluslararası Yayın Kurulu’nun Başkanı ve ABD Sosyalist Eşitlik Partisi’nin (SEP) Ulusal Başkanı David North’un SEP’in Ocak ayı boyunca düzenlediği bir dizi bölgesel toplantıya sunduğu raporu yayımlıyoruz.

Dünyanın dört bir yanında olağanüstü olaylara tanık olduğumuz bir yılı henüz tamamladık. 2011, tarihte sınıf mücadelesinin uluslararası ölçekte yeniden canlandığı bir yıl olarak anımsanacaktır. Tam bir yıl önce, kitlesel gösteriler Tunus’taki diktatörlüğü devirdi. Bin Ali yönetiminin çökmesini, Mısır’da birkaç hafta içinde Hüsnü Mübarek’in görevden alınmasına yol açan toplumsal patlama izledi. Dünya Sosyalist Web Sayfası (WSWS), Kahire’nin Tahrir Meydanı’nda gözler önüne serilen mücadelenin tarihsel önemini doğru şekilde değerlendirmiş; 1 Şubat’ta yayınlanan bir perspektif makalesinde, şunu belirtmişti: “Tarih büyük bir şiddetle geri dönüyor. Şu anda Kahire’de ve Mısır’ın dört bir yanında gözler önüne serilen asıl şey devrimdir.”

WSWS ne Mısır işçi sınıfının karşı karşıya olduğu tehlikeleri küçümsemiş ne de -Mübarek’in yazgısı ne olursa olsun- burjuvazi üzerinde kolay bir zafer beklentisi içinde olmuştu. O zaman şunları yazdık:

“Devrim yalnızca ilk aşamasındadır. Patlamayla dizginlerinden boşalmış olan sınıf güçleri, kendilerini net talepler üzerinden tanımlamaya henüz başlıyorlar. Programlar neredeyse hiç biçimlenmemiş durumda. Onlarca yıllık baskıdan çıkan işçi sınıfı henüz kendi programını açık ve kesin biçimde ifade etmiş değil. Gelişen mücadelenin bu başlangıç döneminde başka türlü olması mümkün değildir… Bir devrimci silkinmenin başlangıç aşamasında her zaman olduğu gibi, baskın olan sloganlar genel olarak demokratik bir karakter taşıyor. Uçurumun kıyısına gelmiş olmaktan ürken yönetici seçkinler, çaresizce, eski düzeni olabildiğince sürdürmenin yolunu arıyorlar. ‘Reform’ vaadleri ağızlarından kolayca çıkıyor. Toplumun üst tabakaları, değişimi yalnızca kendi servetlerini ve toplumsal konumlarını tehdit etmediği ölçüde istiyorlar. Onlar, hevesle, bütün demokratik güçlerin -elbette kapitalist sınıfın temsilcilerinin siyasi denetimi altında- birleşmesi için çağrı yapıyorlar.”

Yaklaşık çeyrek yüzyıl önce, Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi (DEUK) bir sonraki devrimci mücadeleler döneminin hızla uluslararası boyut kazanacağını öngörmüştü. WSWS, bu anlayışı Mısır’da ortaya çıkan gelişmelere uygulayarak şunları belirtti:

“Toplumsal eşitsizlik dünyanın her yanında şaşırtıcı oranlara ulaşmış durumda. Gerçekten, kimi raporlara göre, ABD’deki gelir dağılımı eşitsizliği Mısır’da ve Tunus’ta olduğundan daha fazladır. Dahası, Avrupa’nın her yerinde ve ABD’de hükümetler sosyal harcamalarda yoğun kesintilere yöneliyor ve bunları yaşama geçiriyorlar. İşçi sınıfının bugüne kadar görülmedik ölçüde geniş bir kesimi yoksulluğa sürükleniyor.

“İleri kapitalist ülkelerde varolan siyasi rejimler -kuşkusuz daha gelişmiş propaganda araçlarıyla donanmış olmalarına rağmen- Mısır hükümeti kadar kemikleşmiş durumdalar ve geniş kitlelerin hoşnutsuzluğuna aldırmıyorlar.

“Kahire’nin ve İskenderiye’nin caddelerinde ve Mısır’ın her yerinde yaşananlar dünya çapında tarihsel öneme sahiptir. Mısır’daki olaylar, en ileri olanlar da dahil, her ülkede gerçekleşecek toplumsal değişimin biçimini gözler önüne sermektedir. Bu tarihsel ülkede tanık olduğumuz şey, dünya sosyalist devriminin yeni döneminin ilk kıpırtılarıdır.”

Bu yaklaşım, toplumsal çatışmalar yerkürenin her yerinde ortaya çıktığında doğrulandı. Mübarek’in görevden alındığı birkaç hafta içinde, Wisconsin’de, Walker yönetiminin işçilerin temel haklarına yönelik saldırısına karşı kitlesel protestolar başladı. Avrupa’da, sosyal harcamalarda Avrupa Merkez Bankası tarafından talep edilen yoğun kesintilere karşı İspanya’da ve Yunanistan’da kitlesel gösteriler yaşandı. Yüzbinlerce İsrailli içler acısı toplumsal koşullara karşı gösteriler düzenledi. Çin’de ve Rusya’da önemli protestolar gerçekleşti. Wall Street’i İşgal Et hareketi, ABD’deki toplumsal eşitsizliğe karşı bir kuşaktan uzun süre içinde gerçekleşen ilk önemli halk hareketidir.

WSWS’nin 2011 yılında ortaya çıkan bu hareketler karşısında eleştirmeyen bir tavır almamıştır. Öncelikle kabul etmek gerekir ki bu hareketlerin hiç biri, Marksist program şöyle dursun, sosyalist bir temele yaslanmamaktadır. WSWS’nin “sahte sol” olarak adlandırdığı küçük burjuva partiler işçi sınıfının burjuva egemenliğe meydan okuyan her hareketini engellemek için bıkıp usanmadan çalışıyorlar. Mısır’da, küçük burjuva Devrimci Sosyalistler (onlar ne sosyalist ne de devrimci) hem ordu hem de Müslüman Kardeşler hakkında yanılsamalar yayma çabası içindeler. Benzeri haince yöntem, işçilerin ve gençlerin kitlesel gösterilerinin Yunanistan’da SYRİZA ve ANTARSYA, İspanya’da ise Anticapitalista gibi sahte solcu örgütler tarafından burjuva politikasının sınırları içinde tutulduğu Yunanistan’da ve İspanya’da gözlenmektedir.

ABD’deki protestolar henüz işçi sınıfının başlıca kesimlerini kapsamış değil. Onlar asıl olarak öğrenci ağırlıklı hareketler olmayı sürdürüyorlar. Bu protestolara egemen olan siyasi güçler -ki bunlar kendi politikalarını “Politika Yok” bayrağı altında gizliyorlar- orta sınıfın, servetin nüfusun en tepedeki yüzde 10’u içinde dağıtımından hoşnut olmayan kesimlerini temsil etmektedir. Onlar kendi mali durumlarında ve toplumsal konumlarında bir iyileştirme peşindeler.

Bununla birlikte, hareket önemli bir halk desteği elde etmiş durumda. Çeşitli gösterilere katılanların çoğu, hüküm süren toplumsal eşitsizliğe karşı muhalefetlerinde bütünüyle samimidir. Bu hareketin önderliğinin küçük burjuva ve reformist politikasından hareketle, protestoları bir kenara atmak ciddi bir yanlış olur. Onlar yükselen yaygın öfkenin bir belirtisidir. Ülkenin her yerinde işçiler ve gençler, bu protestoları, servetin nüfusun küçük bir kesiminde toplanmasına, mali kuruluşların canice asalaklığına, şirket erkinin kötüye kullanımına ve Amerikalıların ezici çoğunluğunun yaşam standartlarının sürekli kötüleşmesine yönelik gecikmiş bir yanıt olarak görmektedir. WSWS’nin yeni yılın ilk perspektif makalesinde açıkladığı gibi;

“Ekonomik krizin, altüst olan yaşam standartlarının, artan toplumsal eşitsizliğin, devletin yasa tanımazlığının, çevre felaketlerinin ve giderek artan yeni bir dünya savaşı tehdidinin ortasında, kapitalizmin başarısız olduğuna ilişkin yaygın bir görüş birliği ortaya çıkıyor. Dünya çapında on milyonlarca insanı kapsayan toplumsal mücadelelerin artması, kapitalizmin nesnel krizinin bu gezegendeki temel devrimci güç olan uluslararası işçi sınıfının öznel bilincinde içselleşmekte olduğunu göstermektedir.”

2011 yılının gelişmeleri, ABD’deki ve dünyanın her yerindeki egemen sınıf için fazlasıyla rahatsız edicidir. Geçtiğimiz yılın protestolarının 2012’de daha fazla yoğunlaşacağına ilişkin yaygın bir kanı söz konusu. Financial Times’da, Moisés Naim, bu ayın başında şunları yazmıştı: “Eşitsizlik 2012 yılının merkezi konusu olacak… 2012’de, eşitsizlikle barış içinde bir arada yaşamak sona erecek; mücadele talepleri ve vaatleri soğuk savaşın sona ermesinden bu yana olduğundan daha şiddetli ve yaygın hale gelecek.”Financial Times’daki bir başka yorumcu Anne-Marie Slaughter da şu uyarıda bulundu: “2012’nin başlıca sorunu aynı olacak: Bir ülkeden diğerine hızla yayılan protestolar, onların çoğunda devrimlere dönüşecek.”

2011’de patlayan toplumsal hareketlerin önemini kabul eden Time dergisi “Göstericiler”i “yılın adamı” seçti. Time, geçen yılın olaylarında, Sovyetler Birliği’nin 1991’de dağılmasını izleyen uzun toplumsal ve siyasi duyarsızlık döneminin sonunu görmektedir.Time, Francis Fukuyama tarafından “tarihin sonu” olarak kutlanmış olan bu gelişmeyi izleyen yıllar boyunca “kredi vermek kolaydı, hoşnutluk ve duyarsızlık yaygındı, sokak gösterilerine -20. Yüzyılın ortasındaki savaşta süvari kullanmaya eşdeğerde modası geçmiş ve tuhaf- anlamsız duygusal küçük gösteriler olarak bakılıyordu” diye yazıyor.

Ama uzun toplumsal ve siyasi durgunluk dönemi aniden sona ermiş durumda. Time’ın yazdığı gibi:

“Kısacası, 2011 yılı, 1989’dan bu yana geçen yıllardan farklı olarak daha sıra dışı, daha küresel, daha demokratikti; çünkü 1989’da rejimlerin dağılması merkezlerdeki tek bir parçalanmanın, Moskova’da bütün sistemin gücünü kesen bir büyük dönüşümün ürünüydü. Benzer bir şekilde, 2011 yılı 1968’den bu yana geçen yıllardan farklı olarak, oyunda daha fazla sayıda protestocu daha çok yer aldığı için daha önemliydi. Onların protestoları 1968’de olduğu gibi karşı-kültürel bir gösterinin parçası olmadığı ve hızla rejimleri deviren ve tarihin gidişatını hemen değiştiren gerçek başkaldırılara dönüştü. O, başka sözcüklerle ifade edersek, bizim ömrümüzde tanık olduğumuz hiçbir şeye benzemiyordu. O belki de Paris’teki sokak gösterilerinin monarşiyi demokrasiye dönüştüren, ardından -kısmen yeni teknolojiler (telgraf, demiryolları, rotatif makinelerde basılan yayın organları) sayesinde birkaç hafta içinde- Münih’te, Berlin’de, Viyana’da, Venedik’te ve Avrupa’nın onlarca başka yerinde birbirini izleyen önüne geçilemeyen protestolara ve ayaklanmalara ilham veren- üç günlük bir devrime dönüştüğü 1848’den bu yana geçen hiçbir yıla benzemiyordu.”

Time’ın 2011’deki bu gelişmeleri 1848’de ve 1968’de yaşananlarla karşılaştırması basittir ve ciddi bir tarihsel, siyasi ve toplumsal çözümleme karşısında direnemez. Önceki hareketlerin siyasi ve toplumsal dinamikleri çok farklıydı. O yılların olaylarını gözden geçirmenin yeri burası değil ama işçi sınıfının önceki mücadelelerdeki rolü büyük ölçüde farklıydı. 1848’de, işçi sınıfının mücadelesi özellikle ayaklanmacı ve doğrudan devrimci bir nitelik kazanmıştı. O yılın mücadeleleri proletaryanın ve sosyalizmin başlıca güç olarak doğuşuna tanık olmuştu. 1968 ise yalnızca “karşı-kültürel bir gösteri” değildi. Fransa’da işçi sınıfı iktidarı sorununu ortaya koyan büyük bir genel grev yaşanmıştı. O mücadelede, işçi sınıfının önemli bir kesimi sosyalist görüşlerden esinlenmişti. Kapitalizmin yaşamını sürdürmesi Stalinist Fransız Komünist Partisi tarafından izlenen bilinçli karşı-devrimci politikalara bağlıydı.

Bununla birlikte, Time’daki makale -egemen sınıfın 2011’deki olaylara ilişkin tepkisini anlamamızı sağladığı ölçüde- önemlidir.Time’ın odak noktası, bütünüyle, geçtiğimiz yılın protestolarına kendi özgün siyasi rengini katan hoşnutsuz orta sınıf unsurlardır.Time, en çok, “protesto öncüleri” olarak adlandırdığı “orta sınıf ve eğitimli” kesimle ilgilenmektedir. Bu odaklanmanın altında, aşırı zenginlerin binde birinden ve nüfusun on binde birinden oluşan egemen seçkinlerin kendilerini akılsızca yalıtmış olmalarına ilişkin ciddi bir kaygı yatmaktadır. Servetin büyük ölçüde yoğunlaşması, orta sınıfın, onları aşırı zenginlerden ayıran uçurumun -servet, fırsat, etki ve saygınlık açısından- giderek daha fazla farkına varan ve bundan hoşnut olmayan önemli kesimlerini yabancılaştırmıştır. Sonuç olarak, onlar “ülkelerinin siyasi sistemlerinin ve ekonomilerinin işlevsiz ve yozlaşmış biçimde büyüdüğüne; sahte demokrasilerin zenginlerin ve güçlülerin yararına değişiklikler yapıp anlamlı toplumsal değişimi önlediği inancını paylaşma” noktasına geldiler.

Bu hoşnutsuzluk 2008’deki ekonomik çöküşün yan ürünüdür. “Balon yılları boyunca” diye yazıyor Time, “onları hoşnut tutmak için damlayan yeterince para vardı ama şimdi, bitmeyen mali kriz ve ekonomik durgunluk onların kendilerini asalak gibi hissetmelerine yol açıyor.”

Time’a göre, 2011’in olayları bir uyarı işareti olarak görülmektedir. Yönetici seçkinlerin kendi toplumsal yalıtılmışlıklarından kaynaklanabilecek olan tehlikenin farkında olması gerekiyor. Makalesinde “sosyalizm” sözcüğü bir kez olsun geçmemesine rağmen (bununla birlikte, arada “işçi sınıfı”na bir gönderme var), Time, “Nexus medya veri tabanı şimdi ‘eşitsizlik’ sözcüğüne haftada neredeyse 500 değinmeyi kaydediyor; bu rakam Wall Street’i İşgal Et hareketinden önce yalnızca 91’di” diye belirtiyor.

Orta sınıfın servetin en üstteki yüzde 10 içindeki dağılımından hoşnut olmayan az çok ayrıcalıklı kesimleri dışında, yaşam koşulları çok büyük ve amansız bir kötüleşmeden geçen geniş bir çalışanlar kitlesi bulunuyor. Kapitalist sisteme karşı, bütün devrimci sonuçlarıyla açık mücadeleye girmeksizin, onların yaşam koşullarında bir iyileşme mümkün değildir. 2012 yılında, işçi sınıfının çok daha geniş kesimlerinin bu tür mücadelelere müdahale ettiğini göreceğiz. İşçi sınıfı içinde, onun farklı toplumsal ve siyasi çıkarları olduğuna ilişkin bir sınıf bilincini geliştirmek ve bu mücadelelere sosyalist bir yönelim sunmak, partimizin karşı karşıya olduğu en kritik görevler arasındadır. SEP, işçiler ve gençlik içinde, onların ABD’deki mücadelelerinin uluslararası sınıf mücadelesinin ayrılmaz bir parçası olduğu ve Amerikan egemen sınıfına karşı mücadelenin bir uluslararası sosyalist strateji üzerine kurulması gerektiği anlayışını geliştirmeye çabalamalıdır.

SSCB’nin sonundan bu yana geçen yirmi yıl

İşçi sınıfının uluslararası devrimci bir güç olarak gelişmesinde son derece önemli rol oynayan dünya-tarihsel bağlam anlaşılmaksızın, siyasi yönelim ve bilinç sorunlarının üstesinden gelinemez.

2011’de ortaya çıkan mücadeleler, SSCB’nin, Sovyetler Birliği bayrağının Kremlin’den indirildiği 25 Aralık 1991’de dağılmasına kadar götürülebilecek 20 yıllık bir siyasi durgunluk dönemine son vermiştir. Onlarca yıllık Stalinist ihanetin sonucu olan o olay, işçi sınıfı üzerinde çok büyük bir kafa karıştırıcı etkide bulunmuştu. SSCB’nin sonu, onun Marksizmin itiraz edilemez şekilde çürütülmesini ve sosyalizmin sonunu temsil ettiğini iddia eden dizginsiz bir burjuva zafer gösterisinin patlamasına yol açtı. Bu iddiaların özünde Marksizmin ve sosyalizmin Stalinizm ile özdeşleştirilmesi yatıyordu.

  1. Enternasyonal, Lev Troçki önderliğinde 1938’de kurulduğundan bu yana, Stalinist bürokrasiyi Sovyetler Birliği’nin mezar kazıcısı olarak mahkum etmiştir. Onun kuruluş programı, bürokrasinin, işçi sınıfı tarafından bir siyasi devrimle alaşağı edilmemesi durumunda, daima açıkça kapitalist restorasyonun aracı işlevi göreceği uyarısında bulundu. Nazi Almanya’sı üzerindeki Sovyet zaferinin hemen ardından, IV. Enternasyonal içinde, Kremlin ve onun kukla partileri ile ittifak dolayımıyla emperyalizme karşı bir tür sol reformist radikal ulusalcı denge oluşturma arayışı içinde olan küçük burjuva kesimlerin ardına düşen revizyonist eğilimler ortaya çıktı. Pablocu revizyonistler, Troçki’nin devrimci programına ihanetlerini, sosyalizme, yüzyıllara yayılan bir süreçte de olsa, Sovyetler Birliği içinde ve uluslararası düzeyde Stalinistlerin önderliği altında ulaşılacağını iddia ederek gerekçelendirmeye çalıştılar.

Bugün, Stalinist rejimin görünürdeki gücünün Pablocular ve genel olarak küçük burjuva siyasi oluşumlar içinde yaratmış olduğu o korkuyla karışık saygıyı anlamak zordur. Hiçbir şey onlara Kremlin rejiminden daha kalıcı ve sarsılmaz gelmiyordu. Stalinist gücün bu yüceltilmesine, SSCB’de devlet kapitalizminin olduğunu savunan çeşitli eğilimler -yani, Sovyet bürokrasisinin Troçki’nin savunmuş olduğu gibi asalak bir kast değil ama yeni bir egemen sınıf oluşturduğunu iddia eden orta sınıf örgütleri- katıldı. Hiçbir şey onlara Troçki’nin Stalinist rejimin işçi sınıfı tarafından devrilmemesi durumunda Sovyetler Birliği’nin çöküşüne yol açacağı öngörüsünden daha saçma görünmüyordu.

1980’lere gelindiğinde, Troçki’nin çözümlemelerine yönelik kuşkucu yaklaşım, o zamanlar Uluslararası Komite’nin Britanya şubesi olan İşçilerin Devrimci Partisi’nin (İDP) önderliği içinde egemen hale gelmişti. İDP’nin genel sekreteri Michael Banda’nın, 1983’teki bir tartışmada beni hayretler içinde bırakarak, Troçki’nin uyarısının yanlış olduğunu söylediğini anımsıyorum. [Ona göre] SSCB’nin varlığını sonsuza kadar sürdürmesi tarihsel olarak “kararlaştırılmış bir mesele” idi. Banda’ya, “bu, Troçki’nin IV. Enternasyonal’i kurma kararını üzerine inşa etmiş olduğu Stalinizm çözümlemesinin yanlış olduğu anlamına gelmiyor mu?” diye sordum. Banda, soruma kaçamak bir yanıt verdi. Ama Banda, üç yıldan kısa süre içinde Troçki’yi reddedecek, IV. Enternasyonal’i açıkça suçlayacak ve Stalin’e hayranlığını açıklayacaktı.

Gorbaçev Mart 1985’te genel sekreterlik makamına geldiğinde, revizyonistler onu yeni sosyalist kurtarıcı ilan etmeye çok hevesliydiler. Onun glasnost ve perestroyka politikalarını büyük sevinçle selamladılar. Bu eğilimlerin hiç biri, Gorbaçev’in sosyo-ekonomik ve siyasi programını en sınırlı biçimde de olsa eleştirel bir incelemeye tabi tutma girişiminde bulunmadı. Önde gelen Pablocu teorisyen Ernest Mandel, Gorbaçev’i yaşayan en büyük politikacı olarak selamladı ve “Sovyet önderinin Sovyetler Birliği’ne kapitalizmi yeniden sokmaya çalıştığı yollu saçma teori”yi açıkça suçladı. [Ernest Mandel, Beyond Perestroika, Verso Books, 1989, p. 129]

Mandel tarafından açıkça suçlanan “saçma teori”, IV. Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi tarafından geliştirilmişti. Uluslararası Komite, Mart 1987’de, Gorbaçev’in politikalarının ayrıntılı bir çözümlemesini yayınlamıştı. DEUK, “SSCB’de neler oluyor?” başlıklı bu çözümlemede, Kremlin tarafından uygulamaya konulan yeni politikaların 1917 Ekim Devrimi temelinde kurulmuş mülkiyet biçimlerinin imhasını amaçladığı uyarısında bulunmuştu. Açıklama şunları belirtiyordu:

“Sovyet ekonomisinin Batı kapitalizminin krizinden giderek artan ölçüde etkilendiği koşullarda, Gorbaçev’in reformları planlı ekonominin temellerini oyuyor. Gorbaçev, 20 bakanlığa ve 70 devlet işletmesine kapitalist ülkelerle ve şirketlerle kendi ticari ilişkilerini kurma ve dövizin yüzde 40’ını kendilerine ayırma izni vererek, Lenin ve Troçki’nin Stalin’in Nepmen ve dünya piyasası ile bağlantı kurma girişimini engellemesinden bu yana ilk kez dış ticaretteki devlet tekelinin altını oyuyor. O, aynı zamanda, ulusallaştırılmış mülkiyet ilişkilerine ciddi zarar verecek olan bir kapitalist birikim sürecini başlatıyor.” [Statement of the ICFI, March 23, 1987, Fourth International, June 1987, p. 38]

Bu çözümleme, bürokrasinin SSCB’yi dağıtmasını hızlandıran Sovyet ekonomik çöküşünün nedenlerine ilişkin bilimsel araştırmalar eliyle doğrulanmıştır. Steven Rosefielde ve Stefan Hedlund’un Cambridge University Press tarafından 2008’de yayımlanan In Russia Since 1980 [1980’den Beri Rusya’da] adlı kitabı, geriye bakıldığında, Gorbaçev’in uygulamaya koyduğu önlemlerin, Sovyet ekonomisini sabote etmeyi hedeflediği görünüyor. “Gorbaçev ve çevresi” diye yazıyor onlar, “işlerin hızla kontrolden çıkmasına yol açan rüşvetçi bir gizli gündeme sahipmiş gibi görünüyor.” [syf.38] Rosefielde ve Hedlund, Gorbaçev’in politikalarına ilişkin çarpıcı değerlendirmelerinde şunları belirtiyorlar:

“Tarih, Bolşevik darbenin torunlarının Sovyetler Birliği’ni komünist refah davasını ilerletmek ya da ortak Avrupa evine dönmek uğruna üstün bir gayretle yıkmadığını gözler önüne sermektedir. Bunun yerine, o, Sovyet yöneticilerini ve bakanlarını, yeni Moskovalıların egemenliği altında halkın servetini ve gelirleri zimmetlerine geçirmeye yönelik gizli bir başkanlık bildirgesiyle aylak eşkıyalara (yönetimin izniyle mülkiyeti ele geçiren korsanlara) dönüştürmüştür. [syf. 40]

“Gorbaçev, devlet gelirlerinin, malların ve mülkiyetin kişisel kullanımı konusunda 1917’den beri her Bolşevik’e telkin edilmiş olan gerekli özeni göstermek yerine, Pandora’nın Kutusu’nu açan aşağıdan bir karşı devrime bilerek göz yumdu. O, işletmelerin ve başkalarının yalnızca kârları çeşitli yollarla azami düzeye çıkarmalarına değil -ki bu yararlıydı; aynı zamanda devlet varlıklarının kötüye kullanımına ve kazançların yurt dışına çıkartılmasına da izin verdi. Bu süreçte kızıl yöneticiler sektörler arası girdi akışını altüst ederek ve Sovyetler Birliği’nin hiçbir zaman atlatamadığı ve [sonrasında] Rusya’nın zar zor kurtulduğu bir durgunluğa yol açarak, devlet sözleşmelerini ve yükümlülüklerini çiğnediler. [syf. 47]

“Yeltsin’in ve onun şok tedavisinin nasıl topyekün yağmaya yol açtığı üzerine sonradan ortaya çıkan hararetli tartışmalar dikkate alındığında, yağmanın Gorbaçev’in gözetimi altında başladığını belirtmek gerekir. Piyasa Komünizmi söylemini ulusun kaynaklarının yağmasına dönüştüren şey Gorbaçev’in zararlı aldırmazlığıydı.

“Bu yağmanın boyutu müthişti. O, Sovyetler Birliği’ni, Rusya Devlet Başkanı Boris Yeltsin’i 6 Aralık 1991’de G-7’ye 6 milyar dolarlık yardım çağrısı yapmaya zorlayan iflasa sürüklemekle kalmadı; toplam üretimin, 1990’dan başlayarak, yerinde bir şekilde katastroyka [“perestroyka”ya atfen, felakete yol açan yeniden yapılanma anlamında – çev.] olarak bilinen serbest düşüşüne yol açtı.

“Geriye bakıldığında, Sovyet ekonomisi, 1953’ten sonra icat edilmiş olan liberalleşmiş merkezi planlı ekonomi yıkıma mahkum olduğu için çökmemişti. Sistem verimsizdi, yozlaşmıştı ve birçok açıdan suçlanmayı hak ediyordu ama CIA’nın ve çoğu Sovyet uzmanının iddia etmiş olduğu gibi, sürdürülebilirdi. O, Gorbaçev yönetimin izniyle çalışan korsanlara devlet gelirlerini kötüye kullanma, malzemeleri çalma, bununla eş zamanlı olarak haksız kazançlarını mülkiyetlerine geçirme ve yurtdışına çıkarma -ki bunların hepsi üretimi altüst etti- izni vermedeki hoşgörüsü ve suç ortaklığı eliyle yıkıldı. [syf. 49]

Rosefielde ile Hedlund’un çözümlemesi, Gorbaçev’in yaptıklarına ilişkin değerlendirmede doğru olmakla birlikte basittir. Gorbaçev’in politikaları, yalnızca daha temel siyasi ve sosyo-ekonomik etmenler çerçevesinde anlaşılabilir. İlk olarak (ve en önemlisi), Gorbaçev’in iktidarı almasından önce onlarca yıl varlığını sürdürmüş olan Sovyet ekonomisinin nesnel krizi, Sovyet rejimi tarafından Stalin ile Buharin’in 1924’te “tek ülkede sosyalizm” programını uygulamaya koymasından beri uygulanan otarşik ulusalcı politikaların çelişkilerinden kaynaklanıyordu. Sovyet ekonomisinin hızlı büyümesi ve giderek artan karmaşıklığı, onun dünya ekonomisinin sahip olduğu kaynaklara erişmesini gerektiriyordu. Bu erişme yalnızca şu iki yoldan biriyle; ya sosyalist devrimin ileri kapitalist ülkelere yayılması ya da SSCB’nin dünya kapitalizminin ekonomik yapılarına karşı-devrimci biçimde uyarlanması dolayımıyla gerçekleşebilirdi

Sovyet ekonomisinin çelişkilerine ilişkin devrimci çözüm, kendi ayrıcalıklarını korumaya mahkum ve işçi sınıfından korkan asalak bir kast olan Sovyet bürokrasisi için kesinlikle düşünülemezdi. Onun üzerinde düşünebileceği tek rota ikincisi, yani emperyalizme teslimiyet olabilirdi. Dahası, bu ikinci yol, bürokrasinin önde gelen kesimlerine kendi ayrıcalıklarını kalıcı olarak güvence altına alma ve servetini büyük ölçüde arttırma fırsatı sunuyordu. Ayrıcalıklı kast, egemen sınıf haline gelecekti. Gorbaçev’in, Yeltsin’in ve şürekâsının yozluğu, yalnızca, bürokrasinin bu bütünüyle gerici ve son derece yıkıcı sonuca ulaşmak için kullandığı gerekli araçtı.

3 Ekim 1991’de, SSCB’nin dağılmasından yalnızca üç ay önce, Kiev’de, Stalinist rejimin yaygın biçimde propagandasını yaptığı, kapitalizmin restorasyonunun insanlara büyük yararlar sağlayacağı yollu sava karşı çıktığım bir konferans vermiş ve şunları belirtmiştim:

“Bu ülkede kapitalist restorasyon yalnızca var olan üretici güçlerin ve onlar üzerine kurulu toplumsal-kültürel kurumların kapsamlı yıkımı temelinde gerçekleşebilir. Başka sözcüklerle ifade edersem, SSCB’nin dünya kapitalist ekonomisine kapitalist temelde eklemlenmesi, geri kalmış bir ulusal ekonominin yavaşça gelişmesi değil; en azından işçi sınıfı için üçüncü dünyadan çok ileri ülkelerde var olan koşullara yakın olan yaşam koşullarının hızla yıkımı anlamına gelir. Kapitalist restorasyonun savunucuları tarafından tezgâhlanan planlar incelendiğinde, bunların dünya kapitalist ekonomisinin gerçek işleyişi konusunda Stalin’den daha az bilgisiz olmadıkları sonucuna varılır. Onlar, Stalin’in pragmatik ve ulusalcı politikalarının yol açtığı toplumsal trajediyi gölgede bırakacak bir toplumsal trajedinin zeminini hazırlıyorlar.” [Soviet Union at the Crossroads (Sovyetler Birliği Yol Ayrımında), The Fourth International, Sonbahar-Kış 1992, Cilt 19, No. 1, syf. 109,  vurgular özgün metinde]

Neredeyse tam olarak 20 yıl önce, 4 Ocak 1992’de, Workers League [İşçiler Birliği],  SSCB’nin dağılmasının tarihsel siyasi ve ekonomik etkilerini değerlendirmek üzere bir parti toplantısı düzenlemişti. Bu [konferansın] raporunu yıllar sonra yeniden okurken, onun geçerliliğini koruduğuna inanıyorum. Rapor, SSCB’nin dağılması “işçi devletinin hukuksal olarak tasfiyesini ve yerini Ekim Devrimi’nden doğmuş olan ulusal ekonominin ve planlamanın kalıntılarının açık ve kesin biçimde ortadan kaldırılmasına yönelik bir rejimin almasını ifade etmektedir. BDT’yi (Bağımsız devletler Topluluğu) ya da onun bağımsız cumhuriyetlerini işçi devleti olarak tanımlamak, bu kavramı, önceki dönem boyunca ifade ettiği somut içerikten bütünüyle koparmak olur” diyordu. [David North, The End of the USSR (SSCB’nin Sonu), Labor Publications, 1992, syf. 6]

Rapor şöyle devam ediyordu:

“Devrimci bir parti gerçeklikle ve mevcut durumla olduğu gibi yüzleşmelidir. Sovyet işçi sınıfı ciddi bir yenilgi yaşamıştır. Bürokrasi, işçi sınıfı onu süpürüp atamadan önce işçi devletini ortadan kaldırmıştır. Hiç de hoş olmayan bu gerçek, IV. Enternasyonal’in bakış açısını çürütmemektedir. Hareketimiz, 1938’de kurulduğundan beri, sürekli olarak, işçi sınıfının bu bürokrasiyi ortadan kaldıramaması durumunda Sovyetler Birliği’nin karaya oturacağını söyledi. Troçki, siyasi devrim çağrısını, şu ya da bu bürokratik suistimal eylemine abartılı bir yanıt olarak yapmamıştı. O, siyasi devrimin gerektiğini; çünkü Sovyetler Birliği’nin bir işçi devleti olarak emperyalizme karşı savunusunun yalnızca bu şekilde mümkün olduğunu söylemişti.” [syf. 6]

[O raporda] Sovyet işçi sınıfının, bürokrasinin Sovyetler Birliği’ni ortadan kaldırmasına karşı neden ayağa kalkamadığını anlatmaya çalışmış; Nazi işgalinin dehşetinden sağ çıkmış olan Sovyetler Birliği’nin yıkımının “Sovyet toplumunun yüz karası kesiminin çıkarlarına davranan zavallı bir küçük gangsterler grubu tarafından” gerçekleşmesinin nasıl mümkün olduğu sorusuna şu yanıtı vermiştim:

“Bu soruları, Sovyetler Birliği içinde Stalinist rejim tarafından gerçekleştirilmiş olan kapsamlı devrimci kadro kıyımının etkilerini vurgulayarak yanıtlamamız gerekiyor. Gerçekte, devrimci geleneğin bilinçli şekilde hazırlanmış ve o devrime önderlik etmiş olan bütün temsilcileri ortadan kaldırılmıştır. Devrimin siyasi önderleriyle birlikte, aydınların Sovyet devletinin ilk yıllarında canlanmış olan en yaratıcı temsilcileri de yok edilmiş ya da zorla susturulmuştur.

“Dahası, bizzat işçi sınıfının devlet mülkiyetinden büyük ölçüde yabancılaşmasını vurgulamamız gerekir. Troçki’nin belirtmiş olduğu gibi, mülkiyet devlete ama devlet bürokrasiye “ait”ti. Devlet mülkiyeti ile burjuva mülkiyeti arasındaki temel ayrım, teorik açıdan ne kadar önemli olursa olsun,  pratik bakış açısından giderek daha az ayırt edici bir hal alır. Kapitalist sömürünün kelimenin bilimsel anlamıyla var olmadığı doğrudur ama bu fabrikalardaki, madenlerdeki ve diğer işyerlerindeki günlük yaşam koşullarının herhangi bir ileri kapitalist ülkede bulunabilecek kadar -ve çoğu durumda çok daha kötü- olduğu gerçeğini değiştirmedi.

“Nihayet, uluslararası sosyalist hareketin uzun süreli çürümesini göz önünde bulundurmalıyız…

“Özellikle geçtiğimiz on yıl boyunca, burjuva saldırıya karşı etkili işçi sınıfı direnişinin dünyanın her yerinde gerilemesi, Sovyet işçileri üzerinde moral bozucu bir etki yaratmıştır. Kapitalizm, her ne kadar, her durumda işçi sınıfına ihanet etmiş ve burjuvaziye teslim olmuş olan işçi bürokrasilerinin omurgasızlığının yanıltıcı yansımasından ibaret olsa da bir “yenilmezlik” halesi edinmiştir. Sovyet işçilerinin gördüğü şey, işçilerin çeşitli kesimlerinin sermayenin uluslararası saldırısına karşı kararlı direnişi değil ama yenilgiler ve bu yenilgilerin sonuçları oldu.” [syf. 13-14]

Bu rapor, SSCB’nin egemen bürokrasi tarafından yıkılmasını daha kapsamlı bir uluslararası gerçekle bağlantılandırıyordu. SSCB’nin parçalanması, sendikaların işçi sınıfının kısmi savunma araçları olarak bile çökmesi dolayımıyla ABD’ye yansıdı.

“İşçiler, dünyanın, ileri ülkeler de dahil her bir parçasında, kendi partilerinin ve sendikalarının işçi sınıfının sistematik olarak geriletilmesi ve güçsüzleştirilmesi göreviyle ilgilendiklerini keşfediyorlar.” [syf. 22]

Rapor ayrıca SSCB’nin parçalanmasının yeni bir ilerici kapitalist gelişme dönemine işaret ettiği yollu her türlü düşünceyi reddediyordu.

“Milyonlarca insan, emperyalizmin gerçekte ne olduğunu görecek. Demokratik maske parçalanacak. Emperyalizmin barışa uygun olduğu düşüncesi teşhir olacak. Geçmişte kitleleri devrimci mücadeleye sürükleyen etmenler bir kez daha ortaya çıkacak. Rusya ve Ukrayna işçilerine, öncelikle neden devrim yapmış oldukları hatırlatılacak. Amerikalı işçiler, daha önceki dönemde şirketlere karşı neden en yoğun kitlesel mücadelelere girdiklerini anımsayacaklar. Avrupalı işçiler üzerinde yaşadıkları kıtanın neden sosyalizmin ve Karl Marx’ın doğum yeri olduğunu hatırlayacaklar.” [syf. 25]

SSCB’nin dağılmasının ardından: 20 yıllık ekonomik kriz, toplumsal çürüme ve siyasi gericilik

Liberal kurama göre, Sovyetler Birliği’nin dağılmasının demokrasinin yeniden canlanmasına yol açması gerekiyordu. Elbette, ne SSCB’de ne de ABD’de böyle bir şey yaşandı. Dahası, Sovyetler Birliği’nin (sözde komünizmin) çökmesini, onun uluslararası işçi hareketi içindeki uzlaşmaz düşmanlarının, sosyal demokrat ve reformist sendikaların ve siyasi partilerin muzaffer bir şekilde yeniden güçlenmesi izlemedi. Tam tersi oldu. Bütün bu örgütlenmeler, SSCB’nin çökmesinin ardından, yıkıcı -hatta ölümcül- bir krize girdiler. ABD’de -bütün Soğuk Savaş dönemi boyunca başlıca uğraşı Komünizmi yenilgiye uğratmak olan- sendikal hareket adeta çöktü. Sovyetler Birliği’nin çökmesini izleyen yirmi yıl boyunca, AFL-CIO üyelerinin önemli bir kesimini yitirdi, son derece güçsüzleşti ve gerçek anlamda toplumsal olarak önemli bir işçi örgütü olmaktan çıktı. Aynı zamanda, devlet politikasının yönelimi üzerindeki etkisi ve kendi emeği eliyle üretilmiş olan artı-değerden aldığı payı arttırabilme becerisi açısından, işçi sınıfının toplumsal konumu dünyanın her yerinde çarpıcı biçimde kötüleşti.

Bu olgudan kimi önemli sonuçlar çıkmaktadır:

İlk olarak, Sosvyetler Birliği’nin çöküşü Marksizmin ya da sosyalizmin sözde başarısızlığından kaynaklanmamıştır. Eğer böyle olsaydı, Marksizm ve sosyalizm karşıtı işçi örgütlerinin Sovyetler sonrası dönemde başarılı olması gerekirdi. Bu örgütlerin yüz kızartıcı bir başarısızlığa uğramaları gerçeği, insanı, “komünist” ve komünizm karşıtı bütün sözde işçi örgütlerinin program ve yönelimindeki ortak özelliği açığa çıkarmaya zorlamaktadır. Bütün bu örgütlerin siyasi DNA’sındaki ortak unsur neydi? Bu sorunun yanıtı, isimlerinden, çatışan siyasi çizgilerinden ve ideolojik farklılıklarından bağımsız olarak, II. Dünya Savaşı sonrası bütün büyük işçi örgütlerinin özünde ulusalcı politikalar izlemiş olmalarıdır. Onlar işçi sınıfının yazgısını şu ya da bu ulus-devlete bağladılar. Bu, onları, dünya ekonomisinin giderek artan bütünleşmesine yanıt veremez durumda bıraktı. Ulusötesi şirketlerin ortaya çıkması ve bununla bağlantılı kapitalist küreselleşme olgusu, ulusalcı bir program üzerinde yükselen bütün işçi örgütlerini mahvetti.

İkinci sonuç, uluslararası işçi sınıfının yaşam ve çalışma koşullarındaki iyileşmenin şu ya da bu ölçüde Sovyetler Birliği’nin varlığıyla bağlantılı olduğudur. Stalinist bürokrasinin ihanetine ve suçlarına rağmen, sosyalist bir devrimin üzerinde yükselen bir devlet olarak SSCB’nin varlığı, Amerikan ve Avrupa emperyalizmine, aksi durumda onları kabullenilemez kılacak olan kimi siyasi ve toplumsal sınırlamalar dayatmıştı. Geçtiğimiz yirmi yılın -dizginlerinden boşalmış emperyalist militarizmle, uluslararası yasaların çiğnenmesiyle ve burjuva demokrasisinin temel ilkelerinin inkârıyla nitelenen-  siyasi ortamı, Sovyetler Birliği’nin dağılmasının doğrudan ürünüdür.

SSCB’nin parçalanması, onun yurttaşlarının büyük çoğunluğu için tam bir felaketti. Stalinist rejimin bütün siyasi suçlarına karşın, Ekim Devrimi sonrasında kurulan yeni mülkiyet ilişkileri, Ekim Devrimi’nden yirmi yıl sonra, geri kalmış Rusya’nın olağanüstü toplumsal dönüşümünü mümkün kılmıştı. Dahası, Sovyetler Birliği, Nazi Almanyası ile dört yıllık savaş sırasında dehşet verici kayıplara uğradıktan sonra bile, savaşı izleyen yirmi yıl içinde, bütün dünyayı şaşırtan bilimsel ve kültürel ilerlemelerin eşlik ettiği muazzam bir ekonomik büyüme yaşamıştı.

Peki, Rus halkı SSCB’nin çökmesinden sonra neler yaşadı? Öncelikle, SSCB’nin dağılması demografik bir felakete yol açtı. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından on yıl sonra, Rus nüfusu yılda 750.000 azalıyordu. 1983 ile 2001 yılları arasında, yıllık doğum sayısı yarıya inmişti. Rusya’da, gebe kadınların yüzde 75’i, doğmamış çocukları tehlikeye sokan hastalıklara maruz kalıyordu. Çocukların yalnızca dörtte biri sağlıklı olarak doğuyordu.

Rus halkının genel sağlığı, kapitalist restorasyonun ardından çarpıcı biçimde kötüleşti. Alkolizmde, kalp hastalıklarında, kanserde ve cinsel ilişki yoluyla bulaşan hastalıklarda çarpıcı bir artış yaşandı. Bütün bunlar, SSCB ekonomisinin feci çöküşü ve kitlesel yoksulluğun çarpıcı biçimde artması zemininde gerçekleşti.

Demokrasiye gelince… SSCB sonrası sistem toplu katliam temelinde sağlamlaştırıldı. Bolşevik yönetimin Ocak 1918’de Kurucu Meclis’i dağıtması (ki bu tek bir insanın ölümüne bile yol açmamış bir olaydı), 70 yıldan fazla süredir, demokratik ilkelerin unutulmaz ve affedilmez bir çiğnenmesi olarak ilan edildi. Ama Ekim 1993’te, halk tarafından seçilen parlamentoda çoğunluğu yitiren Yeltsin yönetimi, Moskova’nın ortasındaki Beyaz Saray’ın (Rus parlamento binası) bombalanmasını emretti. Bu askeri saldırıda ölenlerin sayısına ilişkin tahminler 2.000’i buluyor. Yeltsin yönetimi, bu katliam üzerinden, etkili biçimde, orduya ve güvenlik güçlerine dayanan bir diktatörlüğe dönüştü. Putin-Medvedev yönetimi aynı diktatörce çizgide sürmektedir. Beyaz Saray’a yönelik saldırı Clinton yönetimi tarafından desteklenmişti. Rusya parlamentosunun bombalanması, Kurucu Meclis’in dağıtılmasından farklı olarak, adeta unutulmuş bir olaydır.

Sovyetler sonrası Rus kültürü hakkında söylenecek ne var? Her zaman olduğu gibi, ciddi eserler yaratmak için ellerinden geleni yapan insanlar var. Ama genel görünüm bir harabedir. SSCB’nin çöküşünden doğmuş olan ve modern Rus kültürünü tanımlayan ya da ona kalan sözcükler “mafya”, “iş adamı” ve “oligark”tır.

Rusya’da ortaya çıkmış olan şey, bütün kapitalist ülkelerde gözlenen toplumsal ve kültürel çöküşün en uç noktadaki ifadesidir. Rusya’da icat edilmiş olan ekonomik sistemin Britanya’da ya da ABD’de var olandan daha yozlaşmış olduğu kesinlikle söylenebilir mi? Rus oligarkları belki başvurdukları yöntemler açısından daha kaba ve bayağılar. Bununla birlikte, akla yatkın şekilde, onların yağma yöntemlerinin Amerikan finans çevrelerinin zirvesindeki karşıtları tarafından başvurulanlardan daha az etkili olduğu savı da öne sürülebilir. Sonuçta, spekülatif işlemleri 2008 sonbaharında ABD ekonomisini ve küresel ekonomiyi çöküşün eşiğine getiren Amerikan mali oligarkları, birkaç gün içinde kendi zararlarının bütün yükünü halkın sırtına yıkmayı organize edebilmişti.

SSCB’nin 1991 sonunda dağılmasının, Amerikan gücünün -Balkanlar’da, Ortadoğu’da ve Orta Asya’da- sınırsız kullanımı yönünde büyük fırsatlar doğurduğu kuşkusuz doğrudur. Ama Amerikan militarizminin patlaması, son tahlilde, daha köklü ve tarihsel öneme sahip bir eğilimin; Amerikan kapitalizminin ekonomik konumunun uzun süreli gerilemesinin ifadesidir. Bu eğilim, SSCB’nin çöküşüyle tersine çevrilmedi. Amerikan kapitalizminin geçtiğimiz yirmi yıl içindeki tarihi, bir çöküşün tarihidir. Bu tarihteki kısa ekonomik büyüme bölümleri, pervasız ve sürdürülemez spekülasyonlar üzerine kurulmuştur. 1990’larda Clinton döneminde yaşanan büyüme Wall Street’in “.com balonu” denilen “akıldışı taşkınlığı” eliyle canlandırılmıştı. Bu on yılın -Enron’un parlak simgesi olduğu- büyük şirketleri, bütünüyle suç oluşturan işlemler üzerinden şaşırtıcı değerler edindiler.  Sonraki canlanma, konut sektöründeki çılgınca spekülasyon eliyle yaratıldı. Nihayet, hala atlatılmamış olan 2008’deki çöküş geldi.

Tarihçiler entelektüel uyuşukluklarından kurtulmaya başladıklarında, SSCB’nin çöküşünün ve Amerikan kapitalizminin uzun süreli gerilemesinin, insan soyu tarafından geliştirilmiş olan muazzam üretici güçlerin üretim araçlarının özel mülkiyeti temelinde ve ulus-devlet sisteminin sınırları içinde geliştirilememesinden kaynaklanan bir küresel krizin birbiriyle bağlantılı parçaları olduğunu görecekler.

Uluslararası Komite ve dünya sosyalist devrimi perspektifi

Siyasi gericilik dönemlerinde, toplumsal düşüncenin düzeyi keskin biçimde geriler. Bu dönemlerde, ilkelerin genel olarak reddedilmesi söz konusudur. Siyasi rüzgârlardaki değişim eliyle kafası karışan ve yönünü şaşıran entellektüeller, sistematik düşünce bir yana, akılcı düşünme kapasitesini bile yitirmiş görünüyorlar. Onlar resmi “kamuoyu”na uymak ve onun gözüne girmeye çalışmak için neredeyse karşı konulmaz bir arzu duyuyorlar. Bütün bu utanç verici eğilimler, uyumluluğun parasal kazanç sağlayabileceğinin, karşı koymanın ise ciddi bir bedeli olabileceğinin farkına varılmasıyla güçleniyor.

Sovyetler Birliği’nin çökmesini, Marksizmin ve uluslararası sosyalizm perspektifinin sol entellektüeller tarafından oldukça genelleşmiş bir inkârı izledi. Onlar, Marksizm ile olan geçmişteki birliklerini inkâr ederken, 20. Yüzyıl’ın devrimci altüst oluşlarını korkunç bir hata olarak alaya almakta acele ettiler. Britanya Komünist Partisi’nin uzun süre üyesi ve Stalinizm’in savunucusu olan Eric Hobsbawn, SSCB’nin 1991’deki dağılmasının -1914’te başlamış olduğunu öne sürdüğü- “kısa” 20. Yüzyıl’ı kapattığını ilan etti. Bu “kısa 20. Yüzyıl” düşüncesi, özünde, Fukuyama’nın “Tarihin Sonu”nun bir yankısıdır: Artık savaşlar ve devrimler kargaşası sona erdiğine göre, herkes halinden memnun bir liberal haline gelebilir.

Tarihin revize edilmesi, postmodernizmin ve onunla ilgili materyalizm karşıtı felsefi akıldışılık okullarıyla bağlantılı daha kapsamlı bir entelektüel gericilik sürecinin parçasıydı. Bu entelektüel çöküş, Marksizmin Sovyetler sonrasında çok sayıda akademisyen ve entelektüel tarafından reddedilmesinde belirli bir rol oynamış olmasına karşın, basitçe, siyasi yenilgilerin ardından gelen bireysel moral bozukluğunun ifadesi değildi. Marksizmden vazgeçiş, çok daha derin bir düzeyde, nesnel bir toplumsal ayrışma sürecini yansıtıyordu. Orta sınıfın -entellektüellerin içinden çıktıkları ve ona hitap ettikleri- daha varlıklı tabakası, işçi sınıfına giderek daha fazla yabancılaştı. Entellektüellerin Marksizmden ve sosyalizmden kopması, onların yönetici seçkinlerle maddi ilişkilerini ve ortak çıkarlarını yansıtıyordu. ABD içinde ve uluslararası düzeyde çok sayıda “sol” eğilimin burjuva siyasi yapısına politik uyarlanmasının asıl temeli buydu.

DEUK’un gelişmesi, bütün bu yozlaşan toplumsal, siyasi ve entelektüel eğilimlere karşı mücadele süreci dolayımıyla gerçekleşti. DEUK’un, bütün bu eğilimlerin SSCB’nin dağılmasının ardından gelen teslimiyetlerine karşı direnmesi bir rastlantı değildi. O direniş, 1982’ye kadar uzanan önceki on yıllar boyunca İşçilerin Devrimci Partisi’nin (İDP) siyasi teslimiyetine karşı vermiş olduğu mücadelenin ürünüydü. Daha geriye gidersek, İDP’ye karşı mücadele, önceki on yılların, İşçiler Birliği (Sosyalist Eşitlik Partisi’nin önceli) içinde Tim Wohlforth oportünizmine ve Joseph Hansen’in SİP’ine [ABD-Sosyalist İşçi Partisi] karşı mücadeleleri üzerinde yükseliyordu. DEUK ile onun Troçkist mirası arasındaki bağları canlandıran o uzun mücadele tarihi, Uluslararası Komite’nin, gelişen küresel krizin başlıca özelliklerini doğru şekilde çözümlemiş ve hareketi SSCB’nin çökmesiyle harekete geçen devasa değişimlere hazırlamış olan devrimci bir dünya perspektifi geliştirmesini mümkün kıldı.

DEUK’un geçtiğimiz yirmi yıl içindeki evrimini incelerken, onun gelişmesindeki kimi en önemli “anlar”ın vurgulanması gerekir.

30 Ocak 2012

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir