ABD’nin tehditlerine karşı gelen Türkiye, Rus S-400’leri konuşlandırma sözü verdi

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Çarşamba günü, Washington’ın giderek artan tehditlerinin, Ankara’yı, Rus yapımı S-400 hava savunma sistemini satın alıp konuşlandırmaktan vazgeçirmeyeceğini ilan etti.

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile Moskova’da yapılan ve S-400 alımı ile Rusya-Türkiye arasındaki askeri-stratejik bağların genişletilmesi potansiyelinin başlıca görüşme başlıkları olduğu bir zirveden iki gün sonra konuşan Erdoğan, S-400 alımının “bitmiş” olduğunu yinelemekle kalmadı. “ABD’nin aralıksız provokasyonları” nedeniyle, S-400 tesliminin Temmuz’dan öne çekilebileceğini söyledi.

Çarşamba günü erken saatlerde, Erdoğan’ın Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, ABD’nin Türkiye’yi bir NATO devleti olarak kendi silahlarını ve silah sistemlerini seçme egemenlik hakkını kullandığı için tehdit etmeyi sürdürmesi durumunda, Ankara’nın Rusya’dan ikinci bir S-400 hava savunma sistemi alabileceği uyarısında bulundu.

Washington’ın, Türkiye’ye, 2,5 milyar dolarlık S-400 anlaşmasından vazgeçmesi şartıyla Patriot füzeleri satma teklifine değinen Çavuşoğlu, NTV kanalında, “ABD Patriot satarsa alırız ama satmazsa ikinci bir S-400 ya da başka bir hava savunma sistemi alabiliriz,” dedi. Dışişleri bakanı, Washington’ın ABD yapımı F-35 hayalet uçağı siparişini iptal etmesi durumunda, Rus savaş uçakları da alabileceklerini ekledi.

Erdoğan’ın ve Çavuşoğlu’nun açıklamaları, ABD Senatosu Dış İlişkiler ve Silahlı Kuvvetler Komitesi’nin Cumhuriyetçi ve Demokrat önderlerinin Salı günü New York Times’ta yayınlanan “Türkiye, ABD ile Rusya’dan birini seçmeli” başlıklı köşe yazısına yanıt olarak geldi.

Cumhuriyetçi Senatörler Jim Inhofe ve Jim Risch ile Demokrat Jack Reed ve Bob Menendez, Türkiye’nin Washington’ı hiçe sayarak S-400 satın alması durumunda, bunun, “ülkenin dünyadaki yeri, ABD ile ilişkisi ve NATO’daki konumu” için “büyük sonuçları olacağını” yazdılar.

Senatörler, yazılarına, Washington’ın, Ankara’nın S-400’ü bırakma taleplerine boyun eğmemesi durumunda büyük olasılıkla başvurabileceğini söylediği bir dizi cezalandırıcı eylemi sıralayarak devam ettiler.

Liste, Türkiye’nin 100’den fazla F-35 siparişinin iptal edilmesi ile başlıyordu. Senatörler, Ankara’nın S-400 konuşlandırması halinde, bunların iptalinin ve tüm Türk şirketlerinin savaş uçağının üretim zincirinden çıkarılmasının kesin olduğunu ileri sürdüler ve “Türkiye’ye, ABD yasaları gereği,” Rusya karşıtı Amerika’nın Düşmanlarına Yönelik Yaptırım Yasası (CAATSA) doğrultusunda “yaptırım uygulanacağını” belirttiler.

2017’de kabul edilen CAATSA, çeşitli kapsamlarda ve sertlikte yaptırımlar öngörüyor. Ancak senatörler, Türkiye’nin, olası cezalandırıcı önlemlerin tüm ağırlığıyla karşı karşıya kalacağına işaret ettiler. Onlar, taahhüt ettikleri ekonomik yaptırımların, “uluslararası piyasalarda ses getirerek, doğrudan yabancı sermaye yatırımlarını korkutup kaçırarak ve Türkiye’nin havacılık ve savunma sanayisini felce uğratarak, Türkiye ekonomisine ağır hasar verecek,” olduğunu belirttiler.

Salı günkü köşe yazısı, ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence’in, geçtiğimiz hafta, Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’nun da katıldığı, NATO’nun kuruluşunun 70. yıldönümünü kutlayan bir etkinlikte verdiği ültimatoma Kongre’den iki partili destek verildiğini yansıtıyordu.

Doğrusu, senatörlerin köşe yazısı için seçtikleri başlık, Pence’in, Türkiye, NATO içindeki “kritik bir ortak” ve ABD’nin yakın bir asker-güvenlik ortağı olarak mı kalmak, yoksa Rus yapımı S-400 mü almak istediği konusunda “seçimini yapmalı” açıklamasını yinelemek anlamına geliyordu. Pence, Türkiye’nin ikinciyi seçmesi durumunda, ABD’nin “kayıtsız kalmayacağını” ilan etmişti.

ABD, Türkiye’nin S-400 konuşlandırmasının, NATO’nun ve ABD-Türkiye askeri ortaklığının altını oyacağını ve Rusya’nın F-35’lerin işleyişi hakkında istihbarat kazanmasına olanak vereceğini iddia ediyor. Washington’ın Ankara’nın S-400 almasına karşı çıkmasının arkasında, kuşkusuz, hem askeri-teknik hem de mali nedenler olmakla birlikte, bu, yalnızca, daha önemli ve zorlu jeopolitik anlaşmazlıklar için bir parlama noktasıdır.

Washington, Ankara’nın son yıllarda Rusya ve İran ile kurduğu sağlam olmayan ittifakı bozmaya ve Türkiye’yi, Amerikan emperyalizminin Ortadoğu’daki, güneydoğu Avrupa’daki ve Karadeniz’deki askeri-stratejik çıkarlarına bağlı uysal bir bağımlı devlet biçimindeki geleneksel rolüne getirmeye kararlıdır.

Erdoğan’ın ve onun Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) 17 yıllık iktidarının büyük kısmı dahil olmak üzere, Türk burjuvazisi, ABD’nin 1991’den beri Balkanlar’da, Ortadoğu’da ve Kuzey Afrika’da başlattığı ya da kışkırttığı bitmek bilmeyen saldırı savaşlarını desteklemiş ve onlardan çıkar sağlama peşinde koşmuştur.

Ancak Washington, onun şaşkınlığına rağmen, bu sözde küçük ortağının çıkarlarını ve emellerini tekrar tekrar görmezden gelmiş ve onlara engel olmuştur.

Sorunlar, Suriye savaşı sırasında doruğa ulaştı. Erdoğan, ABD’nin Beşar Esad’ın Baas rejimini devirme yönelimini memnuniyetle destekliyordu ve Washington’ın savaşın ilk yıllarında kendi baskın birlikleri olarak kullandığı İslamcı milisleri silahlandırmaya yardımcı oldu. Ancak ABD, İslamcı müttefiklerinin yenilip çöküşe uğramasına yanıt olarak, Kürt milliyetçisi YPG’yi (Ankara’nın geçtiğimiz 35 yıldır ülkenin güneydoğusunda kanlı bir bastırma savaşı yürüttüğü PKK’nin bir kolu) Suriye’deki rejim değişikliği savaşının başlıca vekil ordusu yapınca, Ankara geri çekildi.

Ankara, Esad’ın Sünni Arap muhaliflerine desteğini sürdürürken, ABD’nin Suriye’deki gücünü sınırlayıp zayıflatma ortak çıkarı temelinde, Esad’ın baş müttefikleri olan Moskova ve Tahran ile sağlam olmayan bir ittifak kurdu.

Türkiye’nin S-400 alımının kanıtladığı üzere, ABD’nin Türkiye’yi Rusya ve İran ile sıkı bağlardan geri çekilmesi için zorlayıp tehdit etme yönündeki sonraki girişimler, yalnızca, Ankara’yı kışkırtmaya ve Washington’a olan bağımlılığını azaltma kararlılığını güçlendirmeye hizmet etti.

Bununla beraber, Erdoğan’ın ağır basan hedefi, Suriye’de YPG’nin önderliğinde bir ön Kürt devletini (Rojava Yönetimi) dağıtmanın ilk adımı olarak, Suriye’nin kuzeyinde bir tampon bölge oluşturmaktır.

Çavuşoğlu, geçtiğimiz hafta NATO dışişleri bakanları toplantısı için Washington’a yaptığı ziyaret sırasında, Türkiye’nin ABD önderliğindeki bu savaş ittifakına bağlı kaldığını ısrarla vurguladı ve NATO’nun Rus “saldırganlığına” karşı koyma planlarına desteğini ifade etti. Bu planlar, Kırım ile Rus anakarası arasında bulunan, Karadeniz ile Azak Denizi’ni ayıran geçiş noktası olan Kerç Boğazı’nda kışkırtıcı bir deniz tatbikatı yapılmasını kapsıyor.

Bununla birlikte, Washington’ın Türkiye’ye karşı ama aynı zamanda Ortadoğu genelindeki durmadan artan tehditleri ve provokasyonları (İsrail’in saldırganlığını teşvik etmesi ve İran ekonomisine ambargo koyup çökertme yönündeki yasadışı ve kışkırtıcı yönelimi ve diğerleri), Ankara’nın durup düşünmesine neden oluyor.

Bu hafta başında Washington’daki Türk Miras Vakfı’nda konuşan, Erdoğan’ın başdanışmanı Gülnur Aybet, ABD’nin Ankara’yı stratejik olarak Rusya’ya doğru ittiği uyarısında bulundu ve şunları söyledi: “Eğer ABD, bugünkü gibi sıfır toplamlı oyunla Türkiye’ye yaklaşmaya devam ederse, o zaman şu anda (iki ülke ilişkilerinde) gelecek için açık olan kapılar bölgedeki başka bir ortağa doğru dönebilir, ki o da Rusya’dır.”

Washington, Türkiye ile yaşadığı S-400 anlaşmazlığında, bir bütün olarak NATO adına konuştuğunu iddia ediyor. Fakat NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, geçtiğimiz hafta, NATO kurallarına göre S-400 satın alma kararının Türkiye’ye ait olduğunu ve Türkiye’nin buna tek başına karar vereceğini kabul etti. Dahası, başlıca Avrupa güçleri, Türkiye ile jeopolitik farklılıklara sahip olmalarına rağmen, dikkat çekecek bir biçimde, ABD’nin S-400 konusundaki tehditlerine ve zorlamasına destek vermediler.

Birçok uzmana göre, Erdoğan ve AKP yönetimi, hala, ABD emperyalizminin kendi dünya gücünün aşınmasını durdurma yönündeki her zamankinden daha saldırgan ve pervasız eylemlerine rağmen, Washington’ın, ABD ile Türkiye arasındaki yetmiş beş yıllık askeri-stratejik ortaklıkta tam bir kırılmaya neden olma korkusuyla, daha sert misilleme tehditlerini hayata geçirmeyeceğini umuyor.

Washington, senatörlerin New York Times’taki yazısının altını çizdiği gibi, Türkiye ekonomisine ciddi şekilde zarar verebileceğinden emindir. Ağustos ayında, Trump’ın Türkiye’den alüminyum ve çelik ithalatına gümrük vergisini ikiye katlama kararı, Türk lirasının değerinde yaşanan çöküşü hızlandırdı ve Türkiye’nin 2009’dan beri ilk durgunluğuna girmesine yardımcı oldu.

Sekiz ay sonra, Türkiye, ekonomisinin hem yüksek enflasyon hem durgunluk eliyle hırpalanmış olması nedeniyle, daha da zayıf bir durumda.

Erdoğan, Türk büyük sermayesine, hükümetinin “ekonomik yapılanmayı” hayata geçireceğini; yani, sosyal harcamalarda kesintiye gideceğini, şirket vergilerini azaltacağını ve ayrıca yatırımcı kazançlarını arttıracağını taahhüt etti. Ancak maliye bakanının Çarşamba günü yaptığı ve ekonomik krizin üstesinden gelmenin ilk adımları olarak ilan edilen açıklaması, yerli ve uluslararası iş dünyasının büyük kısmı tarafından yetersiz ve “güçlü kararlar” almaktan uzak olarak eleştirildi.

Bu arada, 31 Mart’taki yerel seçimlerde büyük kentlerde önemli bir kayba uğrayan Erdoğan ve AKP, Yüksek Seçim Kurulu’na (YSK), İstanbul büyükşehir belediye başkanlığı seçiminin sonuçlarını iptal etmesi ve seçimi tekrarlama kararı alması için baskı yapıyor. Erdoğan, bu talebi, seçimlere “organize suç” karıştırıldığı iddialarıyla gerekçelendiriyor ve açıkça, antidemokratik bir şekilde, İstanbul’un seçmen sayısı göz önünde bulundurulduğunda, 13.000 oyluk bir farkın geçerli olmadığını iddia ediyor.

ABD, şimdiye kadar, seçim anlaşmazlığını, Türkiye içinde ve uluslararası ölçekte Erdoğan’a ve hükümetine yönelik muhalefeti alevlendirmek için sonuna kadar kullanabileceğinin işaretini vermiş durumda.

New York Times’ın başını çektiği Batı basını, AKP’nin seçimdeki başlıca rakibi olan CHP önderliğindeki Millet İttifakı’nı, otoriter ve İslamcı Erdoğan’ın demokratik bir panzehiri olarak göstermeye çalışıyor.

Erdoğan’ın, demokratik hakları çiğneyen, işçi sınıfının yeminli bir düşmanı olduğundan kuşku duyulamaz. Bununla birlikte, CHP de, Kürtlerin acımasızca bastırılmasını destekleyen ve faşist MHP’den kopmuş İYİ Parti ile ittifak kuran sağcı, aşırı milliyetçi bir partidir. CHP, 31 Mart seçimlerinde İstanbul’da, Ankara’da ve çeşitli batı kentlerinde ona destek veren Kürt milliyetçisi HDP gibi, AKP’den, esasen, ABD emperyalizmine, NATO’ya ve Avrupa Birliği’ne daha belirgin yönelimiyle ayrılmaktadır.

Burjuva Türkiye Cumhuriyeti’ni sarsan jeostratejik, ekonomik ve siyasi krizin kesişmesi, işçi sınıfının emperyalizme ve burjuvazinin tüm rakip partilerine karşı kendisini bağımsız bir güç olarak oluşturmasının ve bir işçi hükümeti ve Ortadoğu Birleşik Sosyalist Devletleri uğruna mücadele etmesinin aciliyetini vurgulamaktadır. Kürtlerin ve diğer etnik ve dinsel azınlıkların demokratik hakları dahil olmak üzere, emekçilerin sosyal ve demokratik haklarını güvence altına almanın tek yolu budur.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

shares