ABD neden Suriye’ye savaş açıyor

Geçen haftaki kimyasal silah saldırısı iddiasının ardından, ABD ve onun Avrupalı müttefikleri, Suriye’ye karşı bir savaş başlatmak için hızla harekete geçiyor. Bu ülkeyi dize getirmeyi amaçlayan güdümlü füzelerle bombalama birkaç gün içinde başlayabilir. Medyanın bu istenmeyen savaşı ambalajlamayı amaçlayan propaganda kampanyası hız kazanmış durumda.

Yakında gerçekleşecek saldırının resmi gerekçesi, çok önceden planlanmış olan bir politikayı haklı göstermeyi amaçlayan doğrulanmamış bir yalanlar manzumesi, bir bahaneler toplamıdır.

Bu son savaşın gerçek nedenleri, yalnızca, ABD ve Avrupa kapitalizminin ve bir bütün olarak dünya kapitalist sisteminin jeopolitik, ekonomik ve toplumsal krizi bağlamında anlaşılabilir.

İlk olarak: Jeopolitik bakımdan, Suriye’ye karşı uzun süre önce planlanmış olan savaş, Washington’ın SSCB’nin 1991’deki dağılmasından bu yana küresel egemenliğini askeri güç yoluyla güvence altına alma mücadelesindeki bir diğer adımdır. Dünya ekonomisi içinde bir zamanlar var olan üstün konumunda uzun süreli bir çöküşle karşı karşıya olan ABD, askeri gücünü, egemen bir konum oluşturmanın aracı olarak görmektedir. Pentagon’un Savunma Planlama Rehberi, daha 1992’de, ABD politikasının, ona denk bir rakip haline gelebilecek herhangi bir gücün ortaya çıkmasını önlemeyi amaçladığını belirtmişti. ABD Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi, 2002’de, ABD’nin bu amaca ulaşmak için önleyici savaşa başvuracağını ilan etti.

ABD militarizminin küresel patlamasının en önemli özelliği, Washington’ın, yalnızca Ortadoğu’da değil ama tüm Avrasya ana kıtası üzerinde egemen bir konumu güvence altına alma dürtüsüdür. Emperyalist stratejist Sir Halford Mackinder’in 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başındaki yazıları, son yıllarda, Dışişleri Bakanlığı’ndaki, Pentagon’daki ve CIA’daki siyaset üreticileri için yeniden temel metinler haline geldi. Mackinder’ın “dünya-ada” adını verdiği -Almanya’nın doğu sınırlarından Çin’in batı sınırına uzanan- bölgenin ABD ve onun Batılı müttefikleri için belirleyici stratejik öneme sahip olduğunu kabul edilen çok sayıda kitap ve akademik dergilerde yayımlanmış sayısız makale söz konusu.

Kısa süre önce yayımlanan bir çalışmada belirtildiği gibi, “Avrasya ana kıtası, Batı’nın stratejik çabalarının odak noktası olmalı… Eğer Batı’nın başlayan gerilemesi durdurulacak ve tersine çevrilecekse, Avrasya’nın jeopolitik bağlantısına ve oradaki mücadeleye ilişkin daha iyi bir anlayış ve ortak bir çaba çok önemli.” [The World Island: Eurasian Geopolitics and the Fate of the West, by Alexandros Petersen]. Bu, dünya egemenliği için geliştirilmiş bütün emperyalist stratejlerde olduğu gibi, onun gerçekleşmesinin önünde engel olarak görülen güçlere karşı mücadeleyi gerektirmektedir. Avrasya’ya egemen olma dürtüsü, kaçınılmaz biçimde, Rusya ve Çin ile artan çatışmaya yol açar.

ABD’nin 1990’lardan bu yana -Balkanlar’da, Ortadoğu’da ve Orta Asya’da- sürdürdüğü saldırı savaşları serisi, onun su götürmez küresel egemenliğini tasavvur eden bir gündemin parçasıdır. Dünya egemenliğinin yüz milyonlarca insanın yaşamına ve muhtemelen gezegenin imhasına mal olmaksızın elde edilemeyeceği gerçeği, Washington’ı ileriye atılmaktan caydırmayacaktır.

Bu emperyalist fetih stratejisi delice olabilir ama jeopolitik hedefleri ABD emperyalizminin tutkularıyla karşılaştırıldığında neredeyse bölgesel görünen Adolf Hitler’inki de öyleydi. Amerikan emperyalizminin evrimini önceden gören Troçki’nin neredeyse 80 yıl önce yazmış olduğu gibi, “Almanya için söz konusu olan ‘Avrupa’nın örgütlenmesi’ sorunuydu. Amerika Birleşik Devletleri’nin dünyayı ‘örgütlemesi’ gerekiyor.”

Avrupalı büyük devletlere gelince, onlar, şimdilik, kendi emperyalist özlemlerine en iyi hizmet eden şeyin, yazgılarını Pentagon’a bağlamaktan geçtiğini düşünüyorlar. Onlar, ABD’nin giriştiği savaşlardaki yağmadan pay alabileceklerini ve süreç içinde -Fransa’nın Afrika’daki savaşlarında olduğu gibi- kendi yağma faaliyetlerini meşrulaştırabileceklerini umuyorlar.

İkinci olarak: Ekonomik bakımdan, dünya kapitalizmi, Büyük Bunalım’dan bu yana karşılaştığı -ekonomik durgunluğa, kitlesel işsizliğe ve yaşam standartlarının amansız çöküşüne yol açan- en derin krizin beşinci yılında. Artan borçlar, değeri düşürülmüş para birimleri ve yoğunlaşan uluslararası rekabetle birlikte her zamankinden vahim olan ekonomik durum, her zamankinden hada pervasız ve şiddet içeren dış politikaları tahrik etmektedir.

1930’ların Büyük Bunalım’ı, emperyalist devletler kapitalizmin hastalıklarının çözümünü savaşta bulmaya çalışınca, II. Dünya Savaşı’na yol açmıştı. 2008’de başlayan ve herhangi bir hafifleme belirtisi göstermeyen Büyük Durgunluk, [onları] III. Dünya Savaşı’na sürüklüyor. Toplumun küçük bir kesiminin büyük ölçekli dolandırıcılık yoluyla zenginleştiği küresel finansallaşma süreciyle bağlantılı ekonomik asalaklık biçimleri, doğal tamamlayıcısını, amacını canice şiddet yoluyla gerçekleştiren bir dış politikada bulmaktadır.

Milletler Cemiyeti, faşist İtalya’nın 1935’te Habeşistan’ı istilasının ardından çökmüştü; ABD ise -anlamlı bir biçimde- Birleşmiş Milletler’i (BM) bir yana bırakıyor ve Rusya ile Çin’in veto yetkisine sahip olduğu BM Güvenlik Konseyi’nin onayı olmaksızın savaş başlatıyor.

Üçüncü olarak: Bütün emperyalist ülkeler, artan toplumsal eşitsizlik ve sınıfsal gerilimler eliyle yaratılmış, son derece ağır bir toplumsal krizle karşı karşıya. Toplumun en zengin yüzde 10’luk kesiminin toplam servetin neredeyse dörtte üçüne sahip olduğu ve bunun yarısının en tepedeki yüzde birin elinde toplandığı ABD’de, ücretlere ve yaşam standartlarına yönelik aralıksız bir saldırının ortasında, kentler iflasa zorlanıyor.

Avrupa’da, Avrupa Birliği, büyük devletler arasında artan gerilimler ile -Yunanistan’ın toplumsal yıkımında sembolleşen- işlere ve yaşam standartlarına yönelik saldırının ortasında parçalanıyor. Başlıca Avrupalı güçler, arasındaki çatışmalar sertleştiği ve kontrol edilemez hale geldiği ölçüde, üzerinde anlaştıkları tek politika olarak dış saldırganlığa yöneliyorlar.

Emperyalist güçler, savaşları, giderek daha fazla, dikkatleri halka yönelik canice faaliyetlerinin açığa çıkmasından uzaklaştırmanın araçları olarak görmektedirler. Şimdiki savaşın zamanlaması, açıkça, Edward Snowden’ın, ABD ile önde gelen Avrupalı devletlerin sınırları içinde yaşayan insanların istihbarat örgütlerince yoğun ve yasadışı şekilde dinlenmesini açığa çıkartmasıyla başlayan siyasi kriz ile bağlantılıdır. Emperyalist militarizm, egemen seçkinler tarafından, toplumsal gerilimleri dışarıya, yararsız ve yıkıcı savaş kanallarına yönlendirmenin başlıca aracı olarak görülmektedir.

Ama yirminci yüzyıl, militarizmin rulet masasında çok kazanarak kendilerini kapitalizmin iflasından kurtarmayı uman egemen sınıfların, tarihsel avantajın onlara karşı olduğunu ve çok kötü bir bahis oynamış olduklarını er ya da geç anladıklarını öğretiyor.

Suriye savaşı, aynı Irak’taki ve Afganistan’daki savaşlar gibi, kapsamlı ölümlere ve acılara yol açacak; dünya ekonomik ve siyasi krizini yoğunlaştıracak; bir bütün olarak insan soyunu felaketin eşiğine getirecektir.

Şimdi bir diğer küçük ülkeye savaş açılması, sömürü ve yağma üzerinde yükselen Amerikan ve Avrupa kapitalizmi ile tüm dünya sisteminin yalnızca barbarlığını değil, aynı zamanda iflasını da teyit etmektedir. Kapitalizmin ve emperyalizmin bu kanlı açmazından kurtulmanın tek yolu, uluslararası işçi sınıfının Dünya Sosyalist Devrimi uğruna birleşik mücadelesinden geçmektedir.

28 Ağustos 2013

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir