ABD ile Çin arasında nükleer savaş tehlikesi

Geçtiğimiz hafta Japonya’daki G7 zirvesine, birbirine bağlı iki konu hakim oldu: küresel kapitalizmin derinleşen krizi ve savaş yönelimi; özellikle de, Güney Çin Denizi’nde Çin ile Amerika Birleşik Devletleri arasında bir çatışma yönünde büyüyen tehlike. Büyük güçlerin ekonomik çöküşe en ufak bir çözüm önermekteki acizlikleri, ulusal düşmanlıkları ve çatışmaya doğru kayışı körüklüyor.

ABD ve Japonya, G7 toplantısında, Çin’e karşı, Çin’in hak iddia ettiği adacıklar etrafındaki 12 deniz millik coğrafi sınırlar içindeki provokatif Amerikan askeri baskınlarını arttırmayı meşrulaştıracak güçlü bir eleştiri bildirisi için katı bir şekilde bastırdılar. Bu ayın başında, ABD donanması, Pekin’in öfkeli bir tepkisine ve bölgedeki savunma hatlarını güçlendireceği açıklamalarına yol açacak şekilde, Güney Çin Denizi’ndeki Fiery Cross Reef [bölgedeki bir kayalık] civarında üçüncü bir sözde “denizcilik özgürlüğü” operasyonu yürütmüştü.

ABD başkanlık ve Avusturya federal seçimleri için şu anda devam eden kampanyalarda, büyüyen nükleer çatışma tehlikesine yönelik halk bilincini köreltme amacıyla, savaş hazırlıkları üzerine bir sessizlik komplosu hüküm sürüyor. İki nükleer silahlı güç yalnızca Güney Çin Denizi’nde değil; her biri Washington’ın “Asya’ya dönüş”ü ve bölge genelindeki saldırgan askeri yığınağı eliyle kızıştırılmış olan Kuzey Kore ile Tayvan gibi diğer tehlikeli parlama noktalarında da yüz yüze geliyor.

En keskin ifadesini, nükleer silahlar, taşıyıcı sistemleri ve ilişkili teknolojiler alanında bulan bir silahlanma yarışı sürüyor. Asya’da ve küresel ölçekte üstünlüğünü sürdürmeye kararlı olan ABD, gelecek otuz yılda daha geniş bir yelpazede gelişmiş nükleer silahlar geliştirmeye 1 trilyon dolar harcamayı planlıyor ve bunları hedeflerine göndermek için hazırlıyor. Pentagon’un açıkça söylenmemiş amacı, nükleer üstünlüğü güvenceye almak; yani, Çin’in nükleer cephaneliğini ve dolayısıyla bir karşı saldırıya girişme kabiliyetini yok etmektir. Çin’in aynı biçimde gerici olan tepkisi, ABD’de on milyonlarca insanı öldürecek şekilde misilleme yapma kabiliyetini sürdürmesini sağlama almak içindir.

Bu tehlikelerin gerçekliği, geçtiğimiz hafta, ABD merkezli Endişeli Bilim İnsanları Derneği’nin (UCS) yayınladığı bir rapor tarafından vurgulandı. Rapor, ürpertici bir şekilde, şu uyarıda bulunuyordu:

“Amerika Birleşik Devletleri’nin ve Çin Halk Cumhuriyeti’nin hükümetleri, günde 24 saat, yılda 365 gün, hızla tırmanabilecek ve bir nükleer çatışmaya varabilecek bir savaş başlatmaktan birkaç kötü karar kadar uzaklar. Uyumsuz algılar, hem savaş olasılığını hem de bunun nükleer silahların kullanımıyla sonuçlanacak olma ihtimalini arttırıyor. İletişimsizlik veya yanlış anlama, her iki hükümetin de durduramayabileceği bir çatışmayı tetikleyebilir.”

UCS’nin analizi, iki tarafın da riskleri kabul etmesi ve çatışmayı önlemek için diplomatik çabalarını arttırması çağrısı yaparken, bu tür adımların atılacağı yönünde en ufak bir umut vermiyordu. Rapor, sevimsizce şunu ilan ediyordu:

“Karşılıklı güven eksikliği ve farklılıkların uzlaşmaz olabileceği yönünde büyüyen algı, her iki hükümeti de askeri çözümler aramayı; kendilerini daha güvenli hissetmelerine yardımcı olan yeni baskı araçları aramayı sürdürmeye sürüklüyor. Neredeyse 70 yıldır ABD ve Çin liderlerini tedirgin eden anlaşmazlıkların, düşmanlıkların ve şüphelerin diplomatik çözümlerinde inanılırlığa sahip olmak için gereken güveni kurma, her iki hükümet de bir kötü niyet eylemi olarak teknolojik bahisi yükseltme yönünde her çabayı gösterirken, son derece zor.”

Yoğunlaşan askeri rekabet, yalnızca gerilimleri ve savaş tehlikesini arttıran eşitsiz bir rekabettir. Çin, nükleer silahlanma alanında daha az silahlanmış ve daha geri kalmıştır. Çin ordusu, umutsuzca yakalamaya çalışsa da, nesillerdir onun silahlarının kapasitesinin gerisindedir ve ABD’nin yaklaşık 7.000 savaş başlığına kıyasla 260 savaş başlığına sahiptir. Çin’in başlıca hedefi, ABD’nin bir ilk saldırısından sağ kurtulacak inandırıcı bir nükleer caydırıcılık sağlamaktır. Washington, Pekin’in aksine, öncelikle nükleer silahların kullanımını hiçbir zaman göz ardı etmemiştir.

Guardian, geçtiğimiz hafta, Çin’in, ilk kez, nükleer silahlarla donanmış denizaltıları Pasifik’te devriyeye göndermeye hazır olduğunu bildirdi. Bu tür bir hamle, savaş başlıklarının ve füzelerin üst düzey önderliğin sıkı denetimi altında ayrı ayrı depolandığı mevcut politikadan bir kopuşa işaret etmektedir. Artık, ateşlenmeye hazır füzeler, savaş durumunda Amerika kıtasına karşı hızla fırlatılmalarına olanak sağlamak üzere nükleer deniz altılara yüklenecek.

Çin önderliği, Kuzey Doğu Asya’daki ABD askeri yığınağıyla; özellikle de Çin’in misilleme yeteneğini etkisizleştirmeyi amaçlayan anti-balistik füze sistemlerini konuşlandırılması eliyle bu tür önlemlere yönlendirilmiştir. Ancak, Çin’in nükleer denizaltıları, onları ABD saldırı denizaltıları tarafından tespit ve imha edilme karşısında savunmasız kılacak şekilde, nispeten gürültülüdür. Gergin bir Çinli komutanın bir emri yanlış anlayabileceği ve eli kulağında bir saldırıdan korkarak, önceden belirlenmiş hedeflere karşı denizaltının füzelerini serbest bırakabileceği yeni bir senaryo ortaya çıkıyor.

Nükleer savaş, büyük güçlerin diplomasisi, uluslararası nükleer silahsızlanmaya ilişkin beş para etmez tavır veya nükleer savaşın düşünülemeyecek kadar korkunç olduğu yönündeki boş umut yoluyla bertaraf edilmeyecek. Nükleer stratejistler, yarım yüzyıldan uzun süredir “düşünülmezi düşünüyorlar”. Son dünya savaşı, Hiroşima’ya ve Nagazaki’ye yaklaşık 200.000 insanı öldüren atom bombalarının atılmasıyla sona ermişti. Başkan Barack Obama’nın geçtiğimiz hafta Hiroşima’da ABD emperyalizminin bu devasa suçları için özür dilemeyi reddetmesi, yeni suçların hazırlanmakta olduğunun kesin bir belirtisidir.

Nükleer silahlı düşman güçler arasında yeni bir dünya savaşına doğru amansız gidiş, kapitalizmin krizinden ve onun çözümsüz çelişkilerinden kaynaklanmaktadır. Yalnızca işçi sınıfı, kar sistemine ve onun miadını doldurmuş ulus-devlet sistemine son vererek savaş tehlikesini sona erdirebilir. Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin ve onun tüm şubelerinin, uluslararası işçi sınıfının sosyalist enternasyonalizm perspektifine dayanan birleşik bir savaş karşıtı hareketini inşa etme uğruna yürüttüğü mücadelenin önemi budur.

30 Mayıs 2016

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir