7 Haziran seçimlerinin ardından

Tek parti iktidarı dönemi sona erdi, sermaye ve burjuva partileri istikrar peşinde

7 Haziran Pazar günü yapılan seçimler ile birlikte, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) 13 yıllık tek parti iktidarları dönemi sona erdi. AKP’nin uğradığı seçim yenilgisi, işçi sınıfının ve gençliğin, AKP’nin siyasi gericilik, toplumsal karşı-devrim ve savaş politikalarına olan tepkisinin yalın bir ifadesidir. Bununla birlikte, bu tepki, burjuvazinin tüm kurumlarının ve sahte-solun da önemli bir rol oynadığı bir süreçte ve sosyalist bir işçi sınıfı alternatifinin olmadığı koşullarda, bir kez daha düzen sınırları içinde tutularak burjuva partilerine kanalize edildi.

Geniş kitlelerin yaşam ve çalışma koşullarının böylesine kötüleştiği, yolsuzlukların ve diktatörlük eğilimlerinin tırmandığı bu koşullar altında, ana muhalefet partisinin kitlesel desteğinin artması beklenirdi. Ama böyle olmadı. Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) oyları, artan seçmen sayısına karşın azaldı ve parti, TBMM’de üç sandalye kaybetti.

Başlıca iki büyük burjuva partisinin başarısızlığı, kitlelerin acil ekonomik talepleri ve yolsuzluk karşıtı propaganda ile desteklenen bir Türk milliyetçiliği üzerinden politika yapan Milliyetçi Hareket Partisi’nin (MHP) oylarında üç puanlık bir artışa yol açtı. MHP, TBMM’deki sandalye sayısını da 80’e yükseltti.

Seçimlerden en başarılı çıkan parti, Halkların Demokrasi Partisi (HDP) oldu. HDP, yüzde 10 seçim barajını üç puan aşarak, TBMM’de 80 sandalye elde etti. Bununla birlikte, bu önemli oy artışı, bizzat HDP yöneticilerinin de kabul ettiği üzere, HDP’nin programına verilmiş bir desteğin ürünü değildir. HDP’nin seçim barajını aşamaması durumunda özelikle doğu ve güneydoğudaki bütün milletvekilliklerinin AKP’ye geçeceğinin farkında olan çok sayıda insan, “ne pahasına olursa olsun AKP’den kurtulmak” ya da en azından iktidar partisinin anayasayı değiştirecek çoğunluğa ulaşmasını engellemek için HDP’ye “emanet” oy verdi.

Özetle, Pazar günkü seçimler sonrasında ortaya çıkan tablo, aynı zamanda, burjuva muhalefetin de başarısızlığına işaret etmektedir. 13 yıllık toplumsal yıkıma ve ona paralel olarak yükselen yolsuzluklara, savaş ve diktatörlük yönelimine damgasını vurmuş olan AKP, hala yüzde 40 (toplam seçmenlerin ise yaklaşık üçte biri) gibi bir oranda bir seçmen desteğine sahip ve TBMM’deki en büyük parti konumunda.

Bu durum, tek başına, bir “AKP hizmeti” gibi gösterilen sosyal yardımlarla, bütün devlet olanaklarının AKP’nin emrine sunulmasıyla, Cumhurbaşkanı’nın anayasayı çiğneyerek iktidar partisi adına seçim kampanyası sürdürmesiyle ya da burjuva muhalefete yönelik sansür girişimleri ve baskılar ile açıklanamaz. Burjuva muhalefetin hiçbir kesiminin AKP iktidarına gerçek bir alternatif oluşturamamasının nedeni, onların, toplumsal karşı-devrim ve savaş yönelimine karşı gerçek bir alternatif oluşturmamasıdır. Zira geniş emekçi kitleler ve gençlik, AKP ile daha önce birçok önemli konuda işbirliği yapmış olan bu partilerin kendi özlemlerine yanıt veremeyeceğini hissediyorlar. Özetle, onları, bu burjuva partilerine mahkum eden şey, bütün sorunların kaynağı olan kapitalist düzene alternatif enternasyonalist sosyalist bir işçi sınıfı partisinin yokluğudur.

Peki, şimdi ne olacak? Hiç bir partiyi tek başına iktidara taşımayan seçimler, 13 yıl sonra bir koalisyon hükümetini dayatmış durumda ve hem emperyalist merkezler hem de Türkiye tekelci sermayesi, bu durumu bir fırsata dönüştürme peşinde. Tekelci sermayenin ana temsilcisi TÜSİAD başta olmak üzere önde gelen burjuva örgütlerinin erken seçime gidilmesine ortak bir tavır olarak karşı çıkması, “istikrar” ve “uzlaşma” çağrısı yapması, egemen sınıfın pozisyonunu özetlemektedir. Onların gönlünde, öncelikle, bir AKP-CHP koalisyonunun yattığını söylenebilir. Emperyalist merkezler ve tekelci sermaye, önemli bir seçmen desteğine sahip böylesi bir koalisyonun, Ankara’yı bir süredir uzaklaşmış olduğu “Batı ittifakı” eksenine yeniden oturtabileceğini; kimi ekonomik ve yasal reformlar yoluyla, hem sermayenin ihtiyaç duyduğu anayasal ve yasal güvencelerin yeniden sağlanabileceğini hem de son yıllarda birikmiş olan toplumsal öfkenin azaltılabileceğini hesaplıyorlar. Bununla birlikte, bir AKP-CHP koalisyonun oluşması, cumhurbaşkanının anayasal sınırlar içine çekilmesini, yolsuzluk soruşturmalarının yeniden ele alınmasını, yargı üzerindeki iktidar denetiminin ortadan kaldırılmasını; özetle, devlet içindeki AKP egemenliğinin kırılmasını gerektiriyor. Başında Erdoğan’ın olduğu hizbin ciddi ölçüde geriletilmesi anlamına gelen bu senaryonun gerçekleşmesi yönünde yoğun bir çaba harcanacağını öngörebiliriz.

“AKP ile taban tabana zıt bir partiyiz” sahte söylemini ön plana çıkartmış ve seçim kampanyasını AKP karşıtlığı üzerine kurmuş olan CHP yetkilileri, açıklamalarındaki “sorumluluk” vurgusuyla, yukarıda değindiğimiz koşullar altında bir AKP-CHP koalisyonuna gerçekte kapıları kapatmıyor. Buna karşılık, CHP’nin asıl isteği, Kılıçdaroğlu başbakanlığında bir CHP-MHP-HDP koalisyonudur ki HDP’nin doğrudan katılımı ya da dışarıdan destek vermesiyle mümkün olacak böylesi bir uzlaşma için asıl ikna edilmesi gereken MHP’dir.

MHP, seçimlerin ardından yaptığı ilk açıklamalarda, AKP ile bir koalisyon kurmayacağını ve gerektiğinde erken bir seçime hazır olduğunu açıklamıştı. MHP, hem AKP’nin seçimlerde yaşadığı büyük oy kaybının süreceğini hem de CHP’nin yıpranacağını düşünerek, muhalefette kalarak güçlenmenin hesabını yapıyor olmalı. Ama MHP’nin içinde AKP ya da CHP ile koalisyon kurmaktan yana bir kesim mevcut ve bu kesimin kazanması durumunda, MHP, çeşitli taktik manevraların ardından, kurulacak bir koalisyonda yer alabilir. MHP’den bugün basına sızdırılan “şartlar” da buna işaret ediyor.

HDP’ye gelince… Her fırsatta, aldığı “ödünç” oyların farkında olduğunu ifade eden HDP’nin eş genel başkanı Selahattin Demirtaş, partisinin bir AKP iktidarına hiçbir şekilde destek vermeyeceğini ilan etti. Bununla birlikte, HDP, “ülkeyi iktidarsız bırakmama” adına ve “halkın seçimlerde yüklediği sorumluluk gereği”, CHP-MHP koalisyonuna dışarıdan destek verme seçeneğine kapıyı kapatmadı.

Sonucunun ne olacağını öngöremediği bir seçime razı olmayan HDP, Yunanistan’daki “kardeş partisi” Syriza bulunduğu konumda, doğrudan iktidarda yer almak istemiyor. Bunun nedeni, yaşanmakta olan ekonomik krizin ve Ortadoğu’da kaynamakta olan savaş kazanının iktidar partilerinde yol açacağı siyasi yıkımın faturasını paylaşmak istememesidir. O, AKP’nin, ama özellikle CHP’nin (aynı Yunanistan’daki PASOK gibi) olası çöküşünün ardından, “sol”un başlıca temsilcisi olarak yükselmeyi hesaplamaktadır ki bu, Demirtaş’ın seçimin ardından yaptığı konuşmada, bundan sonra iktidarı hedeflediklerini belirtmesiyle uyumludur. Aralarında bizzat AKP’nin kurucusu sağcı iş adamlarının da yer aldığı, İslamcısından liberaline ve sosyal demokratına kadar Kürt burjuvalarının, Kürt milliyetçilerinin ve Türk sahte solunun bir araya geldiği HDP’nin bu hesabının ne ölçüde tutacağını şimdiden öngörmek mümkün değil. Kesin olan şu ki, HDP, ilk önemli ekonomik ve toplumsal çalkantıların ardından, aynı Syriza gibi, emperyalizmin ve Türkiye burjuvazisinin başlıca kurtarıcısı olmaya adaydır (aynı tekelci sermaye gibi HDP’nin de “istikrar” vurgusu yapması bu açıdan anlamlıdır).

Türkiye’nin resmi siyasi tablosu, önümüzdeki birkaç ay içinde biçimlenecek. Hem sermaye çevrelerinden hem de siyasi partilerden gelen ilk açıklamalara göre, gerçekte hiç kimse yeni bir seçim istemiyor. Dolayısıyla, muhtemelen AKP içindeki Erdoğan hizbinin tavrına da bağlı beklenmedik gelişmeler olmazsa, bir koalisyon ya da azınlık hükümeti kurulabilir. Bu yeni hükümetin görevi, yukarıda değindiğimiz gibi, Ankara’yı, yeniden Batılı emperyalist müttefiklerinin hizasına sokmak ve küresel sermaye yatırımları için gerekli hukuksal çerçeveyi sağlamak olacaktır. AKP içindeki Erdoğan kliğinin son iktidar döneminde büyük ölçüde ortadan kaldırdığı bu güvencelerin sağlanmasına, Ortadoğu politikalarının yeniden ABD emperyalizmininkine özdeş hale getirilmesi eşlik edecektir.

AKP iktidarının devlet örgütü içinde yol açtığı ve sermayeyi rahatsız eden tahribatın giderilmesine, patlama noktasına gelmiş toplumsal gerilimleri ve işçi sınıfı öfkesini azaltmaya yönelik kimi kalıcı olmayan ekonomik ve sosyal reformlar eşlik edebilir. Ancak olası iyileştirmeler, onları gerçekleştirecek olan hükümetin işçi sınıfını ve gençliği düşündüğünün ifadesi olmayacak; devam edecek toplumsal saldırılar öncesi onları dizginleme amacıyla bütünüyle sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda yaşanacak ve kitleleri Ortadoğu’daki ABD-NATO eksenli savaş yönelimine yedeklemenin aracı olarak kullanılacaktır.

Özetle, 7 Haziran seçimlerinin ardından Türkiyeli emekçilerin önünde bir barış ve istikrar dönemi açılmış değildir. Küresel krizin bir parçası olarak içerideki ekonomik kriz yavaş yavaş su yüzüne çıkar, Ortadoğu’daki emperyalist askeri müdahale tırmanır ve tekelci sermayenin bunlara eşlik eden toplumsal karşı-devrim programı sürdürülürken meclisteki HDP de dahil hiçbir parti bu sorunların kaynağı olan kapitalist kar sistemine karşı değildir.

Bu süreçte, bir burjuva partisi olan HDP’yi “sol” bir alternatif olarak göstermeye çalışan ve AKP iktidarından duyulan nefretin sistem kanallarına akıtılmasına katkı vererek şimdi onunla birlikte fiilen ya da dışarıdan TBMM’ye girmiş olan Türkiye “sol”unun ezici çoğunluğunun kapitalizm yanlısı karakteri, kuşkusuz, her zamankinden daha çıplak bir şekilde gözler önüne serilecektir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir