2014’te polis devletinin inşası hızlandı

2013 yılını 17-25 Aralık “yolsuzluk ve rüşvet soruşturması” skandalı ile kapatan AKP iktidarı, geçtiğimiz bir yıllık dönemde, demokratik haklara yönelik saldırılarını sürekli tırmandırdı; çok sayıda yasa değişikliği yoluyla polis devletinin inşasını hızlandırdı ve polis terörünü etkili bir şekilde uyguladı.

Dört bakanın, çocuklarının ve iş adamlarının dahil olduğu 17-25 Aralık soruşturmasına ilişkin iktidar karşıtı kitlesel tepkiler sürerken, 2014 yılının ilk gününe, Hatay’da yaşanan “TIR olayı”  damgasını vurdu. Kırıkhan Jandarma Komutanlığı’ndan gelen ihbar üzerine, Suriye’ye yardım malzemesi götürdüğü iddia edilen bir TIR durduruldu ama Hatay valiliği (iktidar) tarafından serbest bırakıldı. Hatay valisi, Adana’da görevli olan Cumhuriyet Başsavcısı Özcan Şişman’ın talebiyle Hatay’ın Kırıkhan ve Reyhanlı ilçeleri arasında yeniden durdurulan TIR’ın aranmasını da engelledi.

TIR’ın aranmasını yasalara aykırı bir şekilde engelleyen iktidar, bununla da yetinmedi ve olay yerindeki polisleri talimatla görevden aldı, kimi şube müdür yardımcıları ile polis şeflerinin görev yerlerini değiştirdi. Bu, savcının emrinde “adli kolluk” görevini yerine getirmekle yükümlü olan polisin ve jandarmanın, kanuna aykırı olarak, doğrudan valinin ve iktidarın emri altına alınması yönünde bir adımdı. Hatay’da yaşanan “TIR olayı”, egemen sınıfın kendi anayasasını ve yasalarını, işine geldiği şekilde nasıl ayaklar altına aldığını bir kez daha göstermiştir.

17 Aralık “yolsuzluk ve rüşvet soruşturmasının” ve “TIR olayı”nın ardından paniğe kapılan ve hızla saldırıya geçen AKP iktidarı, birkaç ay içinde, aralarında valilerin, yargıçların, savcıların, emniyet amirlerinin ve polislerin bulunduğu çok sayıda kamu görevlisini görevlerinden alıp başka yerlere atadı. Bu keyfi uygulamalara, Ceza Muhakemesi Kanunu’nda 6526 sayılı Kanun ile yapılan değişiklikler eşlik etti. İktidar, telekomünikasyon yoluyla yapılan iletişimin denetlenmesi, arama, taşınmaz hak ve alacaklara el koyma, gizli soruşturma ve teknik araçlarla izleme, yakalama, gözaltı, tutuklama gibi “koruma tedbirleri”nde, kendi işine yarayacak değişiklikler yaptı.

En son 12 Eylül 2010 referandumu ile HSYK’de kapsamlı değişiklikler yapmış olan AKP iktidarı, geçtiğimiz Şubat ayında 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu’ndaki değişiklikle, yargıyı bütünüyle ele geçirdi. Yargıçları ve Savcıları Adalet Bakanlığı’na tabi kılan bu yeni düzenleme ile birlikte, burjuva demokrasisinin başlıca dayanaklarından biri olan “yargı bağımsızlığı” ilkesi terk edilmiş oldu.

Polis devletinin inşasındaki diğer bir adım ise internetin kullanımına ilişkin 5651 sayılı yasada yapılan ve Telekomünikasyon Başkanlığı’na olağanüstü yetkiler veren değişiklik oldu. Bu değişiklik ile birlikte, TİB (yani iktidar), mahkeme kararı olmaksızın istediği erişimi engelleme ve ağır cezai yaptırımlar uygulama yetkisine kavuştu. İktidar, Erişim Sağlayıcıları Birliği’ne, yurttaşların internet trafiği dâhilindeki kişisel bilgilerini 2 yıl boyunca saklama ve verileri, talep halinde iktidarla paylaşma yükümlülüğü getirdi. Böylece interneti kullanan tüm yurttaşların kişisel bilgileri iktidarın denetimine geçmiş oldu.

Bir polis-istihbarat devletinin inşasını hızlandıran bütün bu adımların görünürdeki gerekçesi, “paralel yapı” adı verilen “Gülen Cemaati”nin AKP iktidarına karşı düzenlediği bir “darbe”yi önlemekti.  Devlet bürokrasisinin (ordu, polis, eğitim ve yargı) ulusalcı kanadını tasfiye etmede bugün “paralel devlet” olan adlandırılan yol arkadaşlarıyla birlikte daha önce görece başarılı bir şekilde kullanılmış olan “darbe girişimi” masalı, artık, Erdoğan’ın Batıcı liberal muhaliflerine, öncelikle de “Gülen Cemaati”ne yönelmişti.

Yıllardır “darbeci” oldukları gerekçesiyle hapiste tutulan generallerin, siyasetçilerin ve aydınların serbest bırakılmasına, Kürt hareketi ile ilişkilerin güçlenmesi eşlik etti. Egemen seçkinler içindeki ittifakları değiştiren bu gelişmeler, yenilerinin eklenmesiyle birlikte, polis-istihbarat devletinin inşası sürecini iyice hızlandıracaktı.

MİT yasası

İşçi sınıfının ve gençliğin önümüzdeki dönemde yükselecek kitlesel eylemlerine yönelik bir önlem niteliği taşıyan diğer bir adım ise MİT yasasında yapılan değişiklik oldu. Bu değişiklikle, MİT’in görev alanı “Dış güvenlik, terörle mücadele ve milli güvenliğe ilişkin konularda Bakanlar Kurulunca verilen her türlü görevi yerine getirmek”  olarak yeniden tanımlandı. MİT, istihbarat-polis devletine özgü bu olağanüstü yetki sayesinde, “terörle mücadele ve milli güvenlik” adına her türlü operasyonu yürütebilecek.

2937 sayılı yasada yapılan değişiklik, MİT’in her türlü kamu veya özel hukuk tüzel kişilerinden, tüzel kişiliği olmayan kurumlardan veya gerçek kişilerden istediği her türlü bilgiye veya belgeye ulaşmasını mümkün kılıyor. İktidar, bu değişiklik sayesinde, MİT’in (kendisinin) yurttaşlarla ilgili her türlü bilgiye sınırsız ulaşma hakkını garanti altına almıştır.

Söz konusu yasa, aynı zamanda , “diğer kanunlardaki düzenlemelere bağlı kalmaksızın” diyerek, Türkiye’deki ve diğer ülkelerdeki mevzuatlara bakılmaksızın MİT’in yurt dışında veya yabancılar tarafından gerçekleştirilen iletişim ile ankesörlü telefonlarla gerçekleştirilen iletişimi tespit edilebileceğini, dinleyebileceğini, sinyal bilgilerini değerlendirebileceğini ve kayda alabileceğini ilan ediyordu. Yani, yasaya göre, MİT herhangi bir mahkeme kararı olmaksızın her türlü dinleme ve gözetleme faaliyetini sürdürebilecek.

2937 sayılı yasadaki değişiklik ile birlikte, MİT’in faaliyetleri üzerindeki her türlü yargı denetimi devre dışı bırakılmıştır. Şöyle ki; Cumhuriyet Savcıları, herhangi bir yasadışı faaliyet kuşkusuyla soruşturma başlatmak istediklerinde önce MİT Müsteşarlığı’ndan izin almak zorunda. MİT Müsteşarlığı, söz konusu faaliyetin kendi görevlerine ilişkin olduğunu belirttiğinde (başka türlüsü mümkün mü?), ona karşı hiçbir yasal süreç başlatılamayacaktır.

MİT’i yalnızca iktidara karşı sorumlu kılan yeni yasa, onun çalışanlarına ve işbirlikçilerine mutlak bir koruma sağlarken, insanların bilgi edinme ve ifade özgürlüğüne yönelik dizginsiz bir saldırının ve sansürün de önünü açmıştır. Yasaya göre, örneğin, MİT’e ait belgeleri elde eden ve barındıran kişi, 4 ile 10 yıl arasında hapis cezasına çarptırılacak. Bunları internet ortamında ya da basılı olarak yayımlayanlar ise 9 yıla kadar hapis cezasına mahkum edilecek.

Yeni MİT yasası, ayrıca, “Türk vatandaşları hariç olmak üzere, tutuklu veya hükümlü bulunanlar”ın, “milli güvenliğin veya ülke menfaatlerinin gerektirdiği” durumlarda bir başka ülkeye iade edilmesinin “veya başka bir ülkede tutuklu ve hükümlü bulunanlar ile takas” edilmesinin de önünü açmaktadır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve suçluların iadesine ilişkin diğer uluslararası anlaşmalar ile güvence altına alınmış olan haklara hiçbir gönderme yapılmayan bu değişiklik ile birlikte, tutuklular ya da mahkumlar, AKP iktidarının dış politik çıkarlarına göre, insanlık dışı muamele ve işkence göreceği hatta öldürülebileceği devletlere hediye edilecektir. Önceki uygulamada, tutukluların başka bir ülkeye teslim edilmesi için yargı kararı gerekiyordu.

Ana burjuva muhalefet partisi CHP, yeni MİT yasasını, göstermelik eleştirilerle Anayasa Mahkemesi’ne taşırken, sadece yeni yasadaki başta Öcalan ve PKK liderleriyle görüşmelere ilişkin maddeye odaklanmış olan Kürt milliyetçisi BDP, değişikliğe onay verdi; elbette, yasanın AKP’nin elini güçlendirdiğine dair “eleştiriler” eşliğinde. AKP’nin polis-istihbarat devleti inşasına hiçbir ciddi karşı çıkış sergilemeyen BDP, Türk ve Kürt burjuvazisinin sözde “barış süreci” adı altında geliştirdiği işbirliğini ileri taşımaya hizmet eden her türlü karşı-devrim programını destekleyeceğini gösterdi.

Polis terörü

Polis, 2014’ün ilk kapsamlı terörünü, önceki yıl Haziran ayındaki Gezi Parkı protestolarında polisin attığı biber gazı kapsülü ile başından vurulan Berkin Elvan’ın uzun süre komada kaldıktan sonra 11 Mart’ta ölmesi üzerine birçok kentte düzenlenen geniş kitlesel gösterilerde sergiledi. Çok sayıda insanın yaralandığı ve gözaltına alındığı söz konusu terör, AKP iktidarı için, toplumsal muhalefete gözdağı vererek güven kazanmasının bir aracıydı.

İktidar, benzeri bir polis terörünü, bu kez işçiler söz konusu olduğu için kısmen dikkatli bir şekilde, 13 Mayıs’ta Soma’da gerçekleşen ve 301 insanın ölümüyle sonuçlanan maden katliamına yönelik gösterilere karşı uyguladı ve Soma’yı kuşatma altına aldı. Soma protestolarına yönelik polis terörü, hükümetin, her türlü muhalefeti polis terörünü arttırmak ve fiili olağanüstü hal ilan etmek için fırsat olarak kullanma eğilimini bir kez daha gözler önüne serdi.

Yargı ve güvenlik paketleri

İktidarın polis devleti yönelimine hizmet eden diğer bir adım, Haziran ayında yapılan yasa değişikliği ile sulh ceza mahkemelerinin kaldırılması ve sulh ceza hakimliklerinin kurulması oldu. Adalet Bakanlığı tarafından atanan sulh ceza hakimlikleri, soruşturma evresinde gözaltı, yakalama, arama, telekomünikasyon yoluyla iletişimin tespiti gibi önemli “koruma tedbirleri” hakkında karar vermek üzere tasarlanmıştı. İktidar, bu sayede, “paralel yapı”nın eline geçmiş olduğunu iddia ettiği özel yetkili mahkemelerin yerine, kendisine bağlı bir yargı mekanizması oluşturdu.

AKP iktidarının polis-istihbarat devletinin inşası yönünde her türlü fırsattan yararlanma kararlılığının bir diğer ifadesi, onun, Ekim ayında HDP’nin çağrısıyla başlayan ve polisin ve dinci-faşist çetelerin yoğun saldırıda bulunduğu Kobani protestoları karşısındaki tavrı oldu. İktidar, onun Kobani tavrından ve IŞİD’e desteğinden doğan ve onlarca insanın öldüğü olayların ardından, önce çok sayıda ilçede kısa süreli sokağa çıkma yasakları ilan etti; ardından, Meclis’e, basında güvenlik paketi olarak bilinen ve polisin yetkilerini genişleten bir yasa teklifinde bulundu.

Polise, uyarıda bulunmadan ve duraksamadan ateş etme, gözaltına alma ve tutuklama yetkisi veren; valileri ve kaymakamları savcı düzeyine çıkaran “güvenlik paketi”, birkaç küçük değişiklikle Meclis Alt Komisyonu’ndan geçti. O, şimdi, Meclis’te görüşülmeyi bekliyor. Bu arada, Cumhurbaşkanı Erdoğan, “makul şüphe yasası” olarak bilinen bir yasayı 13 Aralık günü onayladı. Bu yasa, AKP iktidarları eliyle uygulanan diktatörlük ve polis devletinin inşasında ulaşılan noktanın son önemli göstergesidir.

12 yıllık iktidarı boyunca kapsamlı bir toplumsal karşı-devrim ve polis devleti inşası programını hız kesmeden uygulayan AKP iktidarı, gelinen noktada, bürokrasinin diğer kesimlerinin ardından yargıyı tamamen ele geçirmiş ve devletin baskı aygıtlarını, toplumsal muhalefeti sindirmek üzere, her türlü yetkiyle donatmış durumda.

“Makul şüphe”

Dahası, AKP hükümeti, hukuk ile siyaset (sınıf mücadeleleri) arasındaki doğrudan bağlantıyı, çok az burjuva iktidarın yapabileceği şekilde, son derece pervasızca gözler önüne seriyor. Bunun en son örneği, aramalarda ve bazı “koruma tedbirleri”nde “somut delile dayanan kuvvetli suç şüphesi” şartının yerine, “makul şüphe” denilen bütünüyle keyfi bir ölçütü geçirmesidir.

AKP’nin, daha 10 ay önce yasalaştırdığı, arama ve gözaltılarda “somut delile dayanan kuvvetli suç şüphesi” şartını şimdi kaldırması hiç kimseyi şaşırtmamalı. İktidarın kendi koyduğu yasayı 10 ay sonra değiştirmesinin nedeni, o zamanlar 17-25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet soruşturmasının paniğini yaşıyor ve kendisini güvende hissetmiyor olmasıydı. O, aradan geçen 10 ay boyunca yargı ve iç güvenlik bürokrasisinde gerçekleştirdiği kapsamlı tasfiyelerin ve gerekli yasal düzenlemelerin ardından, kendisini, her türlü muhalefete cepheden saldırıya hazır görmektedir. AKP iktidarının “arama koruma tedbiri”nde keyfi uygulamaların zemini olarak yeniden “makul şüphe” şartına dönmesi, zanlının en temel hakkı olan savunmaya indirilmiş ağır bir darbedir.

Savunmanın haklarını büyük ölçüde kısıtlayan ve Anayasa’ya, Ceza Muhakemeleri Kanunu’na ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne aykırı olan bu yasa, iktidarın polis-istihbarat devletini inşa yönündeki pervasızlığının yalın bir ifadesidir. İktidar, bu düzenlemeye ek olarak, yarattığı yeni katalog suçlarla, muhaliflerinin malvarlıklarına el koyabilecek, onların iletişimlerini telekomünikasyon yoluyla denetleyebilecek ve onları teknik araçlarla izleyebilecek.

14 Aralık operasyonu

Bütün bu gelişmelerin ardından yargı ve kolluk güçlerini neredeyse bütünüyle ele geçirmiş olan iktidar, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “makul şüphe” yasasını onaylamasının hemen ardından, 14 Aralık sabahı, Samanyolu yayın grubuna, Zaman gazetesine ve kimi polis şeflerine karşı bir operasyon düzenledi. Operasyonda, Zaman Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı ile Samanyolu Yayın Grubu Başkanı Hidayet Karaca’nın da aralarında bulunduğu 31 kişi Terörle Mücadele Şubesi’ne bağlı polisler tarafından gözaltına alındı. Dört günlük gözaltının ardından, Karaca ile üç polis şefi tutuklandı.

Toplumsal Eşitlik, bu operasyon ile ilgili olarak şu tespiti yapmıştı:

“İktidarın polis devletini inşa yönelimi, onun Ortadoğu’daki savaşçı, militarist çizgisinden bağımsız değildir. Her fırsatta vurguladığımız gibi, derin ekonomik kriz ve devasa toplumsal eşitsizlik koşullarında, uluslararası ve ulusal düzeylerde barıştan ve demokrasiden söz etmek mümkün değildir; egemen sınıfın dış politikadaki savaş yönelimine, içeride açık diktatörlük tehlikesi eşlik etmek zorundadır. AKP’nin tüm adımları, dünya çapında ilerleyen ve en ‘demokratik’ olduğu iddia edilenler de dahil bütün burjuva hükümetlerin uygulamalarıyla paralel şekilde, polis devleti ve diktatörlük inşasının bir parçasıdır.”

“İktidarın son operasyon girişimi, aynı önceki uygulamaları gibi, Türkiyeli egemen sınıfların, kapitalizmin 2008 küresel mali krizi ile hız kazanan çöküşüne verdiği ‘savaş ve diktatörlük’ yanıtının bir parçasıdır. Bu saldırının görünen hedefinin ‘Gülen Cemaati’ olduğu doğrudur ama bu, onun, asıl olarak işçi sınıfını hedefleyen çok daha kapsamlı bir stratejinin parçası olduğu gerçeğini değiştirmemektedir. 17 Aralık’tan çok daha önce başlayan ve ‘paralel yapı’ bahanesiyle büyük bir hız kazanan polis devleti ve diktatörlük inşası yönelimi, yine bu bahaneyle meşrulaştırılmaya çalışılmaktadır. “ [1]

AKP iktidarının 2014 yılı boyunca polis-istihbarat devleti inşasında bu denli pervasızlaşması, onun ve siyasi temsilcisi olduğu egemen sınıfın gücünün değil ama güçsüzlüğünün göstergesidir. Türkiyeli kapitalistler, aynı Batılı emperyalist efendileri gibi, 2008’de patlayan mali ve ekonomik çöküş ile onun tetiklediği uluslararası siyasi ve toplumsal sorunlar karşısında bütünüyle çaresiz durumdalar. Onların elinde, AKP iktidarının ilk yıllarına damgasını vuran ekonomik büyüme sayesinde yapmış olduğu gibi, “rüşvet” olarak verebileceği herhangi bir “havuç” bulunmuyor.

Tersine, egemen sınıf ve AKP iktidarı, derin bir ekonomik krizin ortasında, hem dış hem de iç politikada giderek daha fazla “sopa”ya başvurmak zorunda olduğunu biliyor ve işçi sınıfı ile gençliğin önümüzdeki süreçte kaçınılmaz şekilde patlayacak olan kitlesel mücadelelerine hazırlanıyorlar.

Egemen sınıfı ve AKP iktidarını bu süreçte böylesine pervasız kılan başlıca iki etmen bulunuyor: Bunlardan birincisi, burjuvazinin –iktidarı ya da muhalefeti desteklesin- bütün kesimlerinin, sınıf diktatörlüğünün “demokratik” görünümlerini bir bir tasfiye ederek açık diktatörlük eğiliminde birleşmesi ve küçük burjuva solu ile sendika bürokrasisinin bütünüyle onların hizmetine girmiş olmasıdır. İkinci ve en önemli etmen ise, işçi sınıfının, bu kapsamlı toplumsal karşı-devrimci saldırılara karşı koyabilecek enternasyonalist sosyalist perspektiften, siyasi programdan ve örgütlenmeden yoksun olmasıdır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir