1956 Macaristan Ayaklanmasının öğrettikleri

Stalinist diktatörlüğe başkaldırının 50. yıldönümü

1956 Macaristan Ayaklanmasının öğrettikleri

 

Sovyet birliklerinin Macaristan emekçilerinin Stalinist diktatörlüğe karşı başkaldırısını ezmesinin ardından tam 50 yıl geçti. 23 Ekim 1956 günü silahsız kitlesel gösterilerle başlayan ayaklanma, 18 gün sonra, 4 Kasım 1956 günü, Sovyet tankları eliyle kanlı biçimde ezilmişti.

Bütün ülkelerdeki burjuvaların, onyıllardır, kapitalizm ve burjuva demokrasisi için gerçekleştirilmiş gibi göstermeye çabaladığı 1956 Macar ayaklanmasının 50. yıldönümü, yeniyetme Macar burjuvazisi ile onun Avrupalı sınıf kardeşlerine, bu eski yalanı yeniden canlandırma fırsatı sundu.

Macaristan hükümetinin Budapeşte’de düzenlediği ve başta Avrupa Birliği (AB) üyeleri olmak üzere 30’u aşkın devletin üst düzeyde temsil edildiği görkemli törenin amacı tam da buydu. Macaristan başbakanı Gyurcsany, törende yaptığı konuşmada “1956 özgürlük devrimini temsil ediyordu; 2006’da ise demokratik tartışmalar söz konusudur” derken, AB Komisyonu Başkanı Barosso, “1956 devrimiyle özgürlük meşalesini yakan” Macaristan’ın “AB üyeliği yolunda gerekli reformları hızla gerçekleştirmesi gereğini” belirtti. Özetle, Avrupa ve Macar burjuvaları, 1956 devrimci ayaklanmasının 50. yıldönümünü, AB üyeliğinin 1956 devrimci ayaklanmasının gösterdiği yolda önemli bir adım olduğu masalını anlatmak için kullandılar. Ancak bu törenlerin hükümet ve AB karşıtı protesto gösterileriyle damgalanması, “serbest pazar ekonomisi” ve AB üzerine hayalleri canlı tutmak için 1956 Ayaklanması’nı kullanmanın pek de parlak bir fikir olmadığını gösterdi.

Batı’da burjuvazinin “kapitalizm ve burjuva demokrasisi” için gerçekleşmiş gibi göstermeye çalıştığı 1956 Macar ayaklanmasın, Kremlin bürokrasisi ile bütün ülkelerdeki Stalinistler tarafından ilk günden itibaren “karşı devrimci” ve “faşist” olarak damgalandığını biliyoruz.

Oysa 1956 sonbaharında Macaristan emekçileri ne “kapitalizm ve burjuva demokrasisi” için ayağa kalkmıştı ne de onlar “faşist” ya da “karşı devrimci”ydi. 1956 Ayaklanması, Macaristan işçi sınıfının Stalinist diktatörlüğü yıkıp sovyetler temelinde örgütlenmiş gerçek sosyalizmin kurulması amacıyla giriştiği tarihsel bir eylemdi. Stalinist diktatörlüğe karşı daha önce ayağa kalkmış olan Doğu Alman ve Polonyalı sınıf kardeşlerinin yolunu izleyen Macaristan emekçileri bir politik devrime soyunmuştu. Ancak bu, aynı Doğu Almanya ve Polonya’da olduğu gibi, işçi sınıfının politik devrim programını kendisinde cisimleştirmiş Marksist devrimci önderliğinin olmadığı koşullarda, erken doğmuş ve yenilmeye mahkûm bir girişimdi.

Ayaklanmayı önceleyen koşullar

İkinci Dünya Savaşı boyunca NAZİ’lerle işbirliği içinde olan egemen sınıfların faşist diktatörlüğünden Kızıl Ordu sayesinde kurtulan Macaristan işçi sınıfı, savaş sonrasında, içinde bulunduğu bütün olumsuz koşullara sayısal azlığına karşın, güçlü bir devrimci geleneğe sahipti. O, daha 1918-19’da bir sovyet cumhuriyeti kurmuş; ancak Bella Kun önderliğinin büyük hataları sonucunda ağır bir yenilgiye uğramıştı. Faşist gericiliğin yükseldiği bu yenilginin ardından, 30’lu yıllarda, Macaristan işçi sınıfının öncü kadroları ya ülkeyi terk etmek zorunda kaldı ya da fiziksel olarak tasfiye edildi.

NAZİ’ler karşısında elde edilen zafer ve Kızıl Ordu’nun varlığı, Macar işçilerine, kendilerine on yıllardır kan kusturan burjuvaziden hesap sorma fırsatı sunuyormuş gibi görünüyordu. Ancak, bu durum, Macar emekçilerinin feodal beylerle ve burjuvalarla hesaplaşması için gerekli koşulların var olduğu anlamına gelmiyordu: Onlar, sosyalizm özlemlerinin önünde bütün heybetiyle dikilmiş olan Stalinist aparatı alt etmek zorundaydılar. Savaş sonrasında Fransa ve SSCB’nden ülkeye dönen eski komünist önderlerin neredeyse tamamı Stalinist aygıtın birer parçası haline gelmişti. Macaristan Komünist Partisi, savaş sonrasında burjuvazinin siyasi temsilcileriyle birlikte kurulan koalisyon hükümetinde yer aldı ve tümüyle Kremlin bürokrasisinin talimatları doğrultusunda davrandı.

Bu talimatların başlıcası, savaş tazminatlarının ne pahasına olursa olsun düzenli ödenmesiydi. Kremlin bürokrasisi ile emperyalistler arasında varılan anlaşmayla, savaş sonrasında yenik ülkeler arasında sayılan Macaristan, bir yandan savaş tazminatı ödüyor; öte yandan da ülkedeki sovyet birliklerinin bütün gereksinimlerini karşılıyordu. Bu, savaş boyunca, ekonomisi zaten yıkıma uğramış olan Macaristan’daki emekçiler için daha azgın sömürü ve baskı demekti. Macaristan emekçilerinin azgın sömürüsünü örgütleme ve onları baskı altında tutma işini, elbette, Stalinistlerin egemenliğindeki hükümet üstlendi. Bürokratik planlama ve tarımda gerçekleştirilen zorla kollektifleştirmeler ise zaten sefalet içinde yaşayan emekçilerin durumunu düzeltmek bir yana, daha da kötüleştirdi. 1950’li yılların başında, Macaristan halkının yaşam standardı, savaş öncesinden daha kötüydü.

Toplumsal hoşnutsuzluk

Stalinist bürokrasinin, Macaristan emekçilerinin sefalete paralel biçimde artan hoşnutsuzluğunu ekonomik ve politik ödünler vererek yatıştırması mümkün değildi. Onun, savaş sonrası dönemde egemenliğini sürdürebilmek için sahip olduğu başlıca silahlar yalan ve çarpıtmalar üzerine kurulu bir “sosyalizm” propagandası ile onu tamamlayan devlet terörüydü.

1948 Haziranı’nda Sosyal Demokrat Parti’yle Macaristan Emekçilerinin Partisi adı altında “birleşme”den kısa süre önce, devletin bütün aygıtlarını ele geçirmiş olan Komünist Parti, siyasi polis örgütü AVH’yi kurdu. Görevi, başta gerçek komünistler olmak üzere muhalefeti susturmak olan ve emekçilerin –doğallıkla- nefret ettiği bu örgüt, neredeyse tümüyle, önceki faşist hükümet döneminin kadrolarından devşirilmişti.

Stalinist Matyas Rakosi yönetimi, AVH’nin tehdit, işkence, cinayet vb. terör yöntemleri sayesinde, kısa süre içinde, başta devlet aygıtı içindekiler olmak üzere, bütün muhalifleri ortadan kaldırdı. 1949’da, ünlü “Moskova duruşmaları”nın kötü bir kopyası olan yargılamalar sonrasındaki 5-6 yıl içinde, 1,5 milyondan fazla insan mahkeme karşısına çıkmış, bunların yarıdan fazlası hapis cezasına çarptırılmıştı.

Öte yandan, emekçilerin artan devlet terörü karşısındaki direnişi, bizzat Stalinist bürokrasi içindeki klikler arasında iktidar mücadelesini de körüklüyordu. Her ciddi kitlesel seferberlik sonrasında, Stalinist rejimi korumak için parti yönetimin değiştirilmesi neredeyse kuraldı. 1953’de, Doğu Alman emekçilerinin ayaklanmasının ardından Macaristan işçileri Stalinist yönetime karşı yaygın grevler örgütlediğinde, Kremlin bürokrasisi, halkın nefret ettiği Rakosi yönetimini görevden almış, yerine emekçilerin desteğine sahip olan İmre Nagy’yi getirmişti. Nagy’yi 18 ay boyunca iktidarda tutan Kremlin, emekçilerin tepkisinin iyice yatıştığını gördüğünde, onu görevden alıp Rakosi’yi yeniden partinin ve devletin başına getirmekte tereddüt etmedi.

Kruşçev’in, 1956’daki SBKP 20. Kongresi’nde yaptığı ünlü konuşma, bütün Doğu Avrupa’da olduğu gibi, Macaristan emekçileri ve aydınları içinde de güçlü bir iyimserlik dalgası yaratmıştı. Bu konuşmanın hemen ardından, Macaristan Komünist Gençlik Birliği’nden ayrılan bir grup öğrenci, ülkenin “Stalinizm’den arındırılması” ve “Rakosi yönetiminin istifası”nı da içeren talepler yükseltti. Kremlin bürokrasisi, kabaran toplumsal hoşnutsuzluğu yatıştırmak için, Rakosi’yi görevden almakta tereddüt etmedi ve onun yerine İspanya İç Savaşı’nda Stalin’in kasabı olarak ün yapan Erns Gers’i getirdi.

Gers, işe, birkaç yüz siyasi tutukluyu serbest bırakma ve Tito’yla ilişkileri düzeltme gibi küçük şovlarla başladı. Ancak muhalefet bu “ödün”lerle yetinmiyor, Stalinistlerin 1949 duruşmalarında “Titocu” olarak mahkûm edip öldürdüğü Komünist Parti’nin eski önderi Lazlo Rajk’ın itibarının iade edilmesini ve katillerinin cezalandırılmasını talep ediyordu.

Stalinist bürokrasinin Rajk’ı anma amacıyla 6 Ekim 1956 günü düzenlediği devlet törenine, Stalinist bürokrasi karşıtı sloganlar haykıran 200 bin kişi katıldı. İpin ucunun kaçmakta olduğunu fark eden Gers yönetimi, kitleleri yatıştırmak amacıyla bir adım daha attı ve Rajk’ın ölümünden sorumlu olduğu gerekçesiyle kimi subayları tutukladı. Ancak bu “ödün”, yalnızca kitle hareketinin özgüvenini ve muhalefetin politik düzeyini arttırmakla kalmamış Stalinist bürokrasi saflarındaki güvensizliği de körüklemişti.

Ayaklanma

1956 Macaristan ayaklanmasına giden yolun son taşları, kısa süre önce Stalinistlerin denetimindeki gençlik örgütünden ayrılarak bağımsız bir örgütlenme oluşturmuş olan öğrencilerin 22 Ekim günü Budapeşte’de yayımladıkları bir bildirgeyle döşendi. Öğrenciler, bu bildirgede, düşünceyi açıklama ve basın özgürlüğünün tanınması; seçimlerin muhalefet partilerinin de katılımıyla ve gizli oy temelinde yapılması; grev hakkının yasallaşması; çalışanların ekonominin planlanmasına aktif katılımı ve kamusal yaşamı denetlemesi yollu taleplerini ilan ettiler.

Onlar, ayrıca, üst düzey Stalinist bürokratların ve siyasi polis şeflerinin halka açık mahkemelerde yargılanmasını; “parti kadrolarının gizli oy açık sayım temelinde yeniden seçilmesi ve yeni önderliğin demokratik yollarla belirlenmesi için derhal bir parti kongresi toplanması”nı talep ediyorlardı. Aydınlar ve öğrenciler içinde başlayan Stalinist diktatörlük karşıtı hareket, hızla işçileri de kucakladı. Artık, fabrikalarda her gün siyasi toplantılar düzenleniyor ve işçiler kendi komitelerinde örgütleniyordu.

23 Ekim’de, Polonya’daki ayaklanmayla dayanışma amacıyla düzenlenen gösteriye, hükümetin yasaklamasına karşın, 300 bin dolayında insan katıldı. Stalinizm karşıtı öğrencilerin düzenlediği, işçilerin, memurların ve askerlerin de davet edildiği bu gösteride, Macaristan bayrağının yanı sıra, kızıl bayraklar ve Lenin’in posterleri taşınıyor; “Marseillaise” ile “Enternasyonal” marşları söyleniyordu.

Artık çoğunluğu işçilerden oluşan kitle, “Sovyet birliklerinin çekilmesi”, “Imre Nagy başkanlığında bir hükümetin kurulması ve Stalinist memurların görevlerinden alınması” yönünde sloganlar haykırıyor; SSCB ile ilişkilerin yeniden düzenlenmesini talep ediyordu. Gerçekleştirdiği şeyin bir ayaklanma olduğunun bilincine henüz varmamış olan yüzbinlerce emekçi ve genç, aynı günü akşamında, Parlamento binasına yöneldi. Bir parçası olduğu Stalinist bürokrasiden kopamayan ve hala onunla uzlaşmanın yolunu arayan İmre Nagy, parlamento önünde kitleye yaptığı konuşmada, kendisine hareketin önderliğini sunan emekçilere, “onların taleplerini politbüroyla görüşeceğini” söylemekle yetindi ve göstericilerden “toplumsal düzeni bozmamaları”nı istedi.

Ancak artık ok yaydan çıkmıştı. Emekçiler ve gençlik, Stalin’in alandaki devasa heykelini tahrip ettikten sonra, cadde ve sokakları denetim altına almaya başladı. Kitlelere, gerçekleştirdikleri şeyin gerçek bir ayaklanma olduğunu ve Stalinist bürokrasinin iktidarı barışçı yollarla bırakmayacağını anımsatan ilk gelişme, Budapeşte’deki radyoevine gelerek bildirilerinin yayımlanmasını talep eden göstericilere ateş açılması oldu: AVH’nin silahsız kitleye açtığı ateş sonucunda çok sayıda gösterici öldü ya da yaralandı. Radyoevi, bir kaç saat içinde yardıma gelen silahlı işçi milislerinin yanı sıra, gösterileri bastırmayla görevlendirilen bir tank birliğinin de ayaklanmaya katılımıyla, aynı gece, Macar emekçilerinin eline geçti.

AVH’nin bu silahlı direnişi, emekçilerinin silahlanmasını hızlandırdı. İşçiler ve gençlik fabrika depolarından, polis karakollarından ve askerlerden aldıkları silahlarla donandı. Hükümet güçlerinin, silahlı milisler karşısında direnemeyeceğini fark eden Stalinist bürokrasi, 24 Ekim’de, Sovyet birliklerine ayaklanmayı bastırma çağrısı yaptı. Macaristan emekçileri, Budapeşte caddelerini kontrol altına almaya çalışan Sovyet tanklarına karşı barikatlar kurmaya ve onlarla çatışmaya başladılar.

Zafer sarhoşluğu ve yenilgi

Dört gün süren çatışmaların ardından, Kremlin bürokrasisi, Nagy’nin yoğun çabaları sonucunda, bir ateşkes ilan edilmesini ve Kızıl Ordu birliklerinin çekilmesini kabul etti. Stalinist diktatörlüğün bu geri adımı atmasının başlıca nedeni, elbette, Macaristan işçilerinin kararlı direnişiydi. Ancak ilerideki günler, bu ateşkesin, aynı zamanda, Kremlin bürokrasisinin zaman kazanma ve ilk devrimci dalganın yatışmasını bekleme taktiğine uygun olduğunu da gösterdi.

Ayaklanmanın ilk ürünü, Macaristan’da İmry Nagy’nin başkanlığında bir sovyet cumhuriyetinin kurulması oldu. Daha önce, Stalinist bürokrasisinin bir üyesi olarak başbakanlığa kadar yükselmiş olan Nagy, ayaklananlara katılmış ve kendisine sunulan önderlik rolünü kabul etmişti. Tümüyle, ayaklanan emekçilerin talepleri doğrultusunda davranan Nagy yönetimi, bir yandan Sovyet müdahalesini görüşmeler yoluyla önlemeye çalışırken, aynı zamanda, daha devrimin başlangıcında olan Macar emekçilerinden silahlarını bırakıp grevlere son vermelerini; özetle, “normal” yaşama dönmelerini istedi. Nagy önderliğinin bu tavrı, devrimin ilk elde elde ettiği kazanımlarının korunması, genişletilmesi ve kurumlaşması için yaşamsal önem taşıyan işçi sınıfının kitlesel seferberliğine son vermekten ve devrimin Stalinist bürokrasi karşısında savunmasız bırakılmasından başka bir anlam ifade etmiyordu. Nagy önderliği, bu yolla, yalnızca girişilmiş olan politik devrimin kaderiyle oynamıyor; bizzat kendi varlığını da tehlikeye sokuyordu. O, devrimin başarısı için emekçi kitlelerin Stalinist bürokrasiye karşı seferberliğini sürdürmesinin şart olduğunu görmedi, umudunu Kremlin bürokrasisinin “sağduyu”suna ve Batı kamuoyunun ve devletlerinin desteğine bağladı. Politik eğitimini bürokrasinin okulunda almış olan ve onun –muhalif- bir bileşeni olan Nagy önderliğinin, “çözüm”ü sokakta değil ama masa başında araması, elbette şaşırtıcı değildi. Ancak Nagy hükümetinin bu politikası, hareketin kendiliğinden bilinç düzeyiyle ve Marksist devrimci önderliğin yokluğuyla birleştiğinde, yenilgi kaçınılmazdı.

Nitekim, Stalinizm karşıtı devrimin zafere ulaştığı yanılsamasıyla rahatlayan ve “normal” yaşama dönmeye başlayan Macaristan emekçilerinin acı gerçeği görmeleri uzun sürmedi. Sovyet tankları 4 Kasım günü harekete geçtiğinde, palet sesleriyle uyanarak yeniden silaha sarılan Macar emekçilerinin yapacağı fazla bir şey kalmamıştı. Onlar, Sovyet birliklerine karşı, son derece örgütsüz biçimde ve sonucu kaçınılmaz biçimde yenilgi olacak, kahramanca bir direnişe giriştiler.

Bu direniş, Macaristan emekçilerine 20 bin cana maloldu. Kızıl Ordu’nun can kaybı ise resmi rakamlarla, 3 bin 500 idi. Hareketin resmi önderliğini üstlenen İmry Nagy ile arkadaşları ise yargılanıp idam edildiler. Nagy’nin yerini, Kremlin bürokrasisinin kuklası ve sıradan bir aygıt adamı olan Janos Kadar aldı. Bir – iki ay içinde, hemen bütün işçi önderleri tutuklanırken, ayaklanmanın son kalıntıları olan “Ulusal İşçi Konseyi” ve “İşçi Meclisi” tarihe karışmıştı. Son işçi konseyi ise 1957 yılı Ocak ayında kendisini fesh etti.

Yenilginin nedeni: Marksist devrimci önderliğin yokluğu

Ayaklanmanın ilk günlerinden başlayarak fabrika ve semt konseylerini oluşturan Macar emekçileri günlük yaşamı denetim altına almış ve Budapeşte Radyoevi’ndeki ilk çatışmanın ardından, ülke çapında genel grev ilan edip silahlı işçi milislerini kurmuştu.

İşçi konseylerinin kurulmasında ve milislerin örgütlenmesinde önder rol oynayan komünistlerin ve diğer işçi sınıfı devrimcilerinin yeniden ortaya çıkması, Macar işçi sınıfının en olumsuz koşullarda bile öncü kadrolarını yaratma yeteneğine sahip olduğunu gösteriyordu. Ancak bütün bu kadrolar, kendiliğinden kitle hareketinin öncüleri olmaktan öteye geçemediler.

Devrimci bir parti çatısı altında, yıllar süren kuramsal ve politik eğitimden geçme şansına sahip olmayan 1956 ayaklanmasının öncüleri, hareketin önderliğini, Stalinist bürokrasinin bir parçası olan Imry Nagy’ye teslim ettiler. Ona güvendiler ve onun Kremlin bürokrasisiyle sürdürdüğü diplomatik görüşmeleri aşırı bir iyimserlikle izlediler. Onlar, Stalinist egemenliğe karşı politik devrimin, masa başındaki görüşmelerle kazanılamayacağını ve devrimin daha başlangıcında silahların bırakılamayacağını unuttular (daha doğrusu, bunu bilmiyorlardı). Dahası onlar, AVH ile Sovyet birlikleri karşısında bir kaç çatışma kazanmanın, İşçi Konseylerinin yasalaşmasının ve Nagy önderliğinde sosyalist bir hükümet kurmanın devrimin başarısı için yeterli olduğu yanılsamasına kapıldılar.

Öte yandan, Macaristan işçi sınıfının öncüleri, birbirlerinden yalnızca ayaklanmanın ulusal koordinasyonunu sağlama konusunda yetersiz olmalarının yanı sıra, başarılı bir politik devrim için yaşamsal önem taşıyan politik – programatik bütünlükten de yoksundular. 1956 Macaristan ayaklanmasında eksik olan şey, bu devrimci atılımı bir politik program doğrultusunda yönlendirecek; hareketi bir bütün olarak yönetecek ve Stalinist bürokrasiyi iktidardan uzaklaştıracak olan siyasi önderlik; Marksist devrimci parti idi. Kitleler Stalinist diktatörlüğe son vermek amacıyla harekete geçtiğinde ise böylesi bir programı ve Leninist partiyi yaratmak için artık çok geçti.

Devrimler, öncülerine, önceki “normal” dönemde yerine getirmeleri gereken görevler için ekstra zaman tanımazlar! 1956 Macaristan ayaklanması, bu tarihsel gerçeği bir kez daha doğruladı. Onun önderleri, Stalinist diktatörlüğe karşı, Marksist politik devrim programının birçok temel talebini içeren özlemlerine ve hedeflerine rağmen, işçi sınıfının devrimci programına ve partisine sahip olmamanın bedelini yaşamlarıyla ödediler.

Baştan sona proleter devrimci karaktere sahip olan 1956 Macaristan ayaklanması, yalnızca Stalinist bürokrasinin proletaryanın yeminli düşmanı olduğu gerçeğini ve devrimci işçi hareketi karşısındaki barbarlığını bir kez daha göstermekle kalmadı. Stalinist bürokrasinin Doğu Avrupa’da -ve başka yerlerde- devrimci rol oynadığı ve onun şu ya da bu kanadının proleter devrime kazanılabileceği; dolayısıyla, işçi sınıfının Marksist devrimci önderliğinin inşasına gerek olmadığı yollu düşüncelerin ne denli yıkıcı sonuçlar yaratacağını da gözler önüne serdi.

1956 Macaristan ayaklanması, bu yüzden, biz Marksist devrimciler için, bir tarih konusu değil; günümüzde ve gelecekte yararlanacağımız dersleri çıkartmamız gereken önemli bir deneyimdir.

Unutmayalım ki Stalinist diktatörlüğe başkaldıran Macaristan emekçileri, işçi sınıfının önceki mücadele deneyimlerden gerekli dersleri çıkarma becerisine sahip Marksist devrimci bir önderliğe sahip olmamanın ağır bedelini ödediler. Onların, bu “yazgı”sını, daha sonraki yıllarda, önce Polonya ve Çekoslovakya emekçileri paylaştı. İşçi sınıfı, SSCB ve Doğu Avrupa’da Marksist devrimci bir önderliğe sahip olmamanın en ağır bedelini, kuşkusuz, Stalinist diktatörlüklerin 1989 – 91 döneminde ardı ardına yıkılması sürecinde ve sonrasında ödedi.

Dördüncü Enternasyonal

İşçi sınıfının, Stalinist diktatörlüklerin yıkılması sürecinde iktidarı alamamasının başlıca sorumluluğu, elbette, onun “devrimci öncüsü” olduğunu iddia eden politik hareketlere aittir. Bunların başında da Dördüncü Enternasyonal (DE) geliyor. Bu tespitin, özellikle DE’in politik programatik çizgisini savunduğunu iddia eden çevreleri rahatsız edeceğini; onların, “Stalinist bürokrasinin o dönemdeki gücü”ne ve “DE’in güçsüzlüğü”ne gönderme yaparak savunmaya –ya da aynı anlama gelmek üzere bize karşı saldırıya- geçeceğini biliyoruz. Ancak, kendi güçsüzlüğünü düşmanının gücüyle açıklama yönündeki bu çaba, gerçeklerin; açıkça belirtmek gerekirse, kendi eksik ve hatalarının üzerini örtmekten başka bir şeye hizmet etmemektedir.

Bu çarpık tutumun en tipik temsilcisi, DE maskesi altında mücadele ediyormuş gibi görünen ama onun devrimci programını çoktan bir kenara bırakmış olan Pabloculuktur. Stalinizmin İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki gücünü mutlaklaştıran Pablo önderliğinin, DE’i bu karşı devrimci akım içinde eritmeye yöneldiğini biliyoruz. Baştan sona idealist ve metafizik bir kavrayışın ürünü olan bu revizyonist yöneliş, Stalinizmin karşıtı olan ve onun egemenliğine tarihsel olarak ilerici biçimde yanıt verebilecek tek gücün işçi sınıfı olduğunu ret ediyordu. Stalinizmi Ekim Devrimi’nin -inkârı değil- kaçınılmaz ürünü ve -burjuvazinin işçi sınıfı içindeki ajanı değil- onun meşru önderliklerinden biri olarak gören Pablocular, bu yolla, DE’in politik devrim programını bir yana bıraktılar. Onlara göre Stalinizm –işçi sınıfının organik ve meşru bir parçası olduğuna göre, tabandan gelen baskı karşısında, Marksist devrimci bir çizgi benimseyebilirdi. Dolayısıyla, DE’e düşen görev, Stalinizmin –ya da onun kimi kesimlerinin- bu evrimine katkıda bulunmak ve onu “DE’in programına kazanmak” idi (bunu, “Stalinistlere akıl hocalığı yapmak” diye okuyun). Mandel’in “Sosyalist demokrasi” vb. revizyonist tezleriyle desteklenen bu kavrayış, gerçekte, kapitalist ülkelerde sendika bürokrasileri, küçük burjuva milliyetçisi, gerillacı, sivil toplumcu vb. akımlar karşısında izlenen sınıf işbirlikçisi teslimiyetçi çizginin SSCB’de, Doğu Avrupa’da ve diğer ülkelerde iktidarda olan Stalinizme yansıtılmasından başka bir şey değildi. Stalinizmi işçi sınıfının meşru önderliklerinden biri ilan eden Pablocular, bu yolla, DE’in ona karşı işçi sınıfını ayaklandırmasının; yani politik devrime soyunmasının önünü kesiyordu. Bu yüzden, onlar Doğu Avrupa’da Stalinist diktatörlüklere karşı gerçekleşen bütün işçi ayaklanmaları karşısında yüzlerini bürokrasiye dönüp ondan “politik ödünler” vermesini beklemiş; kitleler içinde Stalinizme ilişkin hayaller ürettiler.

Macaristan ayaklanmasından onyıllar sonra, Stalinist diktatörlüklerin ardı ardına çöktüğü dönemde, Mandel Stalinist bürokrasinin –o dönemdeki- şefi Gorbaçov’un kapitalist restorasyon programını destekliyordu. (Yalnızca o mu? Stalinist bürokrasi içinde müttefik arayışında Mandel’le yarışanların başında Healy de vardı. Healy, 1950’lerin başında Pablocu revizyonizme ilk karşı çıkanlar arasında yer almış olan ancak Troçki’nin DE’inin çizgisini korumak için kurulan DE – Uluslararası Komitesi içinde Pablo’nun politikalarını ve yöntemlerini egemen kılmaya çalıştığı için ihraç edilmişti).

Özetle, DE’in bürokratik diktatörlüklere karşı mücadelede işçi sınıfının Marksist devrimci önderliğini inşa etme yönünde hiç bir başarı gösterememiş olmasının ardında, Pablocu revizyonizmin “Dördüncü Enternasyonal” ve “Troçkist” hareket içindeki etkisi yatmaktadır. 1956 Macaristan devriminden 50 yıl sonra, Stalinist diktatörlüklerin tarihe karıştı; Stalinist bürokrasi, tarihsel işlevini tamamladı ve insan soyunun önemlice bir bölümünü yeniden çıplak kapitalist sömürüye mahkûm etti.

Ancak bu durum, işçi sınıfının ona karşı devrimci başkaldırıları karşısında her zaman Stalinist bürokrasiye ya da onun kimi bileşenlerine gizli – açık destek vermiş olan Pabloculuğun artık tehlike olmaktan çıktığı anlamına gelmiyor. Çünkü Pabloculuk, yalnızca Stalinist bürokrasiye ilişkin revizyonist bir çizgi değildir. O, asıl olarak, işçi hareketinin reformist ya da radikal küçük burjuva akımlara yedeklenmesinin, sosyalizmin işçi sınıfı dışındaki güçler eliyle de kurulabileceğinin; dolayısıyla, Marksist devrimci önderliğin (Dördüncü Enternasyonal’in) inşası mücadelesinin anlamsızlığının teorisidir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir