Saddam’ın idamının ardından… Irak ve küçük burjuva solcuları

Saddam Hüseyin hakkında verilen idam cezasının 30 Aralık günü yerine getirilmesiyle birlikte, Ortadoğu’daki en barbar diktatörlerden birinin fiziksel varlığına son verilmiş oldu. Şimdi herkes, yangından mal kaçırırcasına ve Sünni Müslümanların en kutsal günlerinden birinin öngününde gerçekleştirilmiş olan bu idamı, nedenlerini ve sonuçlarını tartışıyor. İdam cezasına ilkesel olarak karşı olanların sesi pek fazla duyulmazken, Saddam’ın idamına ilişkin tartışma, asıl olarak, onun biçimi ve zamanlaması üzerinde yoğunlaşmış durumda.

Emekçilere ve farklı ulusal ya da dinsel kimliklere sahip halklara kan kusturmuş bir diktatörün fiziksel varlığının ortadan kalkması -hoşumuza gitsin ya da gitmesin- başta onun kurbanları olmak üzere, geniş kitleler arasında, şu ya da bu ölçüde bir memnuniyetle hatta sevinçle karşılanır. Şii yığınların Saddam’ın idamı karşısındaki tepkisi de bu oldu. Duygularını Şiiler kadar coşkulu biçimde ifade etmemiş olan Kürtlerin de Saddam’ın idamına üzüldüklerini söylemek mümkün değil. Bu duygusal tepkinin karşı kutbunda ise bu diktatörün biyolojik ve düşünsel yakınlarının üzüntüsü yer alıyor.

Ancak, Saddam’ın idamının radikal Şii önderliklerin gövde gösterisine dönüşmüş olması hem BAAS diktatörlüğünün on yıllarca kan kusturmuş olduğu kitlelerin memnuniyetine hem de yakınlarının üzüntüsüne farklı bir boyut kazandırmış durumda: Şiilerin ve Kürtlerin sevinci ciddi kuşkularla ve kaygılarla gölgelenirken, Saddam’ın yakınlarının üzüntüsü öfkeye dönüşmüş durumda.

Buraya kadar anlatılanlar, Saddam’ın idamına ilişkin tablonun kitlelere ilişkin yanı… Onun diğer ve belirleyici olan yanında ise farklı sınıfların siyasi önderlikleri ile onların sözcülerinin tepkileri yer alıyor.

Burjuva önderliklerin tavrı

Dünya burjuvazisinin iktidardaki kesimlerinin Saddam’ın idamına ilişkin tavrının oldukça net olduğunu; onların Saddam’ın idamını genel bir hoşnutlukla karşıladığını söyleyebiliriz. Oldukça “ölçülü” bir dille ve kısmi “eleştiri”lerle ifade edilen bu hoşnutluk, elbette, onların Saddam’ın zulmüne uğramış kitlelerin duygularını paylaştıkları anlamına gelmiyor. Burjuva hükümetlerin infazı onaylamasının ardında her hangi bir “adalet” duygusu ya da Saddam’ın ölümünün Iraklı kitlelere daha iyi bir gelecek sunacağı düşüncesi değil; kendi maddi çıkarları yatmaktadır.

Saddam’ı apar topar Irak hükümetine teslim eden ABD’nin bu infaza yeşil ışık yaktığı ortada. Bu yolla Bush yönetimi, bir taşla bir kaç kuş vurma hesabı içindeydi. Saddam’ın Şiilerin elindeki işbirlikçi Irak hükümetine teslim edilmesi, ABD emperyalizmi için, ilk olarak, “ek bir yükten kurtulma” anlamına geliyordu. 1979 yılından itibaren ABD emperyalizminin Ortadoğu’daki maşası olan Saddam Hüseyin’in bazı konularda konuşması kuşkusuz birçok konuda suç ortaklığı yaptığı ABD’nin başını ağrıtabilirdi. İkinci olarak, bu teslim etme Şii önderliklere, özellikle de onun Muktada el Sadr gibi radikal kesimlerine verilmiş bir armağandı (bunu “rüşvet” olarak okuyabilirsiniz). Bush yönetiminin Saddam’ın infazı için “emir” verdiğini öne sürmemizi sağlayacak her hangi bir bilgiye –doğallıkla- sahip değiliz. Ancak onun bu olasılığı göz önünde bulundurduğundan zerre kadar kuşkumuz yok. ABD yönetimi, Saddam’ın Şii önderlikler tarafından idam edilmesinin yolunu açarak, hedef şaşırtmayı hesaplamakta; Irak’taki Sünni muhalefetin silahlarını büyük ölçüde Şii yönetime çevirmesinin, bu ikincileri işgalcilere daha da yakınlaştıracağını düşünmektedir.

Öte yandan, ABD yönetiminin bu hesabı elbette Irak ile sınırlı değildir. Saddam’ın Şii yönetime teslim edilmesi ve onun elinde idamı, aynı zamanda İran’daki Şii – dinci diktatörlüğe verilmiş bir armağandır (İran yönetiminin, Saddam’ın idamı karşısındaki sevincini Bush yönetimine bile parmak ısırtacak biçimde, coşkuyla ifade etmesi, onun bu “armağan”ı kabul ettiğinin ifadesidir).

Birinci Körfez Savaşı’nın ardından Sünni İslam’ın savunuculuğuna soyunmuş olan Saddam hakkında verilmiş idam kararının Kürt önderliklerin tümüyle devre dışı bırakıldığı ya da kendilerini bilinçli olarak dışta tuttuğu bir süreçte, işbirlikçi Şii yönetim eliyle; en önemlisi de Sünni Müslümanların en kutsal günlerinden birinin arifesinde, açık bir intikam ve meydan okuma biçiminde infazı, Irak’taki sekter dinci çatışmaların süreceğini göstermektedir. ABD emperyalizminin Irak’a yönelik hesabı da budur. Bu emperyalist hesabın başarısı, büyük ölçüde, Iraklı Şii önderliklerin ABD – İngiliz emperyalistleriyle olan işbirliğini ne ölçüde yoğunlaştıracaklarına bağlıdır. Nitekim başta Suudi Arabistan’daki dinci diktatörlük olmak üzere, bölgedeki Sünni krallıkların kaygısı da bu noktada yoğunlaşmaktadır. İran’ın –Şii’lerin Irak’taki egemenliği dolayımıyla- Ortadoğu’daki ağırlığının artmasından kaygı duyan bu dinci gerici rejimlerin ABD emperyalizmine kafa tutmasının görülebilir gelecekte mümkün olmadığı açık. Onlar, Irak’taki Sünni dinci önderliklere olan mali ve politik desteklerini arttırarak sürdürecek; bu yolla, bu ülkedeki kısmi ağırlıklarını korumaya çalışacaklardır.

Emperyalist ülkelerdeki hükümetler ve onların yerel ortakları, “idama ilkesel olarak karşı oldukları“ ya da “yasal prosedür tam olarak uygulanmalıydı“ türü sözde sızlanmalar eşliğinde de olsa, Saddam’ın idamını onaylamıştır. İran’daki dinci diktatörlüğün Saddam’ın idamı karşısında duyduğu mutluluğu ilan ederken, Bush yönetiminden bile daha pervasız davrandığını unutmayalım. Saddam’ın idamına karşı çıkanlar ise asıl olarak Arap ülkelerindeki kimi gerici diktatörlükler oldu. Onların bu tavrının ardında yatan başlıca etmen de Saddam’a olan sempatileri değil; onun idamının ardından İran’ın Irak’taki ve bölgedeki etkisini arttıracağı kaygısıydı. Türkiye’deki dinci AKP hükümeti ise Saddam’ın idamını neredeyse suskunlukla geçiştirmeyi tercih etti.

“Demokratik” tepkiler

Saddam’ın idamına yönelik en sert tepkiler asıl olarak küçük burjuva önderliklerden geldi. BAAS diktatörlüğünden mali ve politik destek görmüş olan Sünni İslamcılar bir yana, bunların önemli bir kesimini “emperyalizm karşıtı“ve “solcu“ önderlikler oluşturuyor. Bu önderlikler ve basındaki sözcüleri, Sabah gazetesi yazarlarından Fatih Altaylı’nın “hepimiz Saddamcı olduk“ sözünü haklı çıkarırcasına, “Saddam’ın kahramanlaştığı“ndan söz ediyorlar. Gerçekte ise onlar, politik varlığını dünya emperyalizminin desteğine borçlu olan bu diktatörden, “ABD emperyalizmine kafa tutmuş“ bir kahraman yaratmaya çalışıyorlar. Belirtmek gerekir ki bu sözde solcuların Saddam’ın infazıyla birlikte onun önünde eğilen bu tavrı, ABD ve İngiltere gibi Irak’ı bizzat işgal eden ülkelerin muhalif burjuvazisinden bile geri konumdadır. Çünkü emperyalist ülkelerdeki burjuva muhalefeti ve onun medyadaki sözcüleri, Saddam’ın apar topar idam edilmesinin ardında yatan nedenleri ciddi biçimde sorgulamakta, “kendi“ hükümetlerinin bu süreçteki tavrını eleştirmekte ve idamın olası sonuçları hakkında öngörülerde bulunmakta; ancak bunu yaparken, bir diktatörden kahraman yaratma budalalığına kalkışmamaktadır. Bu şeref, “solcu“ küçük burjuvalara ait oldu.

Bu “emperyalizm karşıtı“ milliyetçi küçük burjuvaların Saddam’ın idamına ilişkin ikiyüzlü tavrı, onlar “işçi sınıfı ve emekçiler adına“ konuştukları ölçüde bayağılaşmaktadır. “Saddam elbette bir diktatördü“ diyor bu “solcu”larımız ve ekliyorlar: “ama o, emperyalist işgalcilerin kurduğu kukla bir mahkemede –yani adil olmayan bir biçimde- yargılandı ve meydan okuduğu emperyalizmin emriyle asıldı.“ Özetle, onlar, emperyalizmin ürünü basit bir robot olan Saddam’ın, muhtemelen beynine giden kablolardaki bir “kısa devre“ sonucunda onun gerçek yüzünü anlayıp ona karşı çıktığı; dolayısıyla, emperyalizm karşıtı ulusal bir kahraman haline gelmiş olduğu masalını anlatıyorlar. Bu durumda, aynı “kısa devre“ varsayımını, yine bu “solcu“lar tarafından bir süre öncesine kadar “emperyalizm karşıtı mücadelenin önderi“ ilan edilen Muktada el Sadr’a da uygulamak gerekiyor. Çünkü Saddam hakkındaki idam kararını yangından mal kaçırırcasına uygulayan bu “antiemperyalist“ önderliğin “özgürlük savaşçıları“ydı (emperyalizm karşıtı “solcu“larımızın, bu konuda susmayı tercih ediyorlar).

Bu “solcu“lara göre, Irak’ta olan biten her şeyin sorumlusu emperyalizmdir (özellikle de ABD emperyalizmi); BAAS yönetimi ise kuklası konumundaydı. Saddam önderliğindeki bu zavallı kukla rejim, bir gün emperyalizmin aslında ne kadar kötü olduğunu görmüş ve ulusal çıkarlar, adına emperyalizme karşı çıkmıştı. BAAS yönetimi bu gerçeği fark ettiğinde iş işten geçmişti. Ama olsun! İşçilerin ve devrimcilerin görevi, artık emperyalizm karşıtı ulusal kurtuluşçu haline gelmiş olan Saddam önderliğini desteklemekti. Hem de koşulsuz olarak! BAAS diktatörlüğü, neredeyse hiç bir direniş gösteremeden çöktükten sonra, aynı misyon, iktidara geldiği bütün ülkelerde, insan soyunun yüzlerce yıl içinde elde ettiği en temel kazanımları ortadan kaldırmış olan İslamcı önderliklere verildi. Öyle ya! Önemli olan, insan soyunun bizzat kapitalizmin hortlattığı Ortaçağ karanlığından kurtulması ya da sosyalizmin aydınlık yoluna girmesi değil; “işgalcilerin yenilgiye uğraması“ydı. Bunun nedeni, söz konusu küçük burjuva “solcu“larımızın bu tablosunun ardında yatan emperyalizm kavrayışıdır. Emperyalizm tekelleşme, mali sermaye, sermaye ihracı vb. ekonomik temellerinden yalıtılmış; kapitalizmden, burjuvaziden ve burjuva devlet aygıtından kopartılmıştır. O, artık, askeri işgallerde ve / veya açık politik müdahalelerde (yani “normal“ yaşamın kesintiye uğradığı anlarda) bu müdahaleleri yaşama geçiren kurumlarda ve kişilerde cisimleşen soyut bir varlık haline gelmiştir. Dolayısıyla, ona karşı mücadele, sınıflar üstü bir karakter taşır; dolayısıyla, “ulusal çıkarlar“ın söz konusu olduğu bu durumda, işçi sınıfının “emperyalizm karşıtı“ burjuva ya da küçük burjuva önderliklere yedeklenmesinde bir sakınca yoktur: Önce ulusal bağımsızlık ve burjuva düzenin ulusal sınırlar içinde inşası.

“Sosyalizm” mi dediniz? Onu kurtuluştan sonra düşünürüz!

Başka nasıl kurtuluşumuz olacaksa…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir