1 Mayıs 2016: Avrupa Birliği’nin krizi ve savaş yönelimi

Paylaş

Aşağıdaki konuşma, 1 Mayıs 2016’da düzenlenen Uluslararası Çevrimiçi 1 Mayıs Toplantısı’nda, Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin sekreteri Peter Schwarz tarafından yapıldı.

Avrupa Birliği derin bir krizin içinde ve hızlı bir dağılma durumundadır.

Avrupa’yı harap eden II. Dünya Savaşı’ndan sonra, Avrupa Birliği’nin öncelleri, büyük Avrupalı güçler arasında çatışmaları engellemeye ve bir ölçüde siyasi istikrar sağlamaya hizmet etmişti. Şimdi, aynı kurumlar, artan ulusal anlaşmazlıkların ve şiddetli sınıf mücadelelerinin itici gücüdür.

Troçki, 1926’da, Avrupa’nın birleşmesinin, “çelişkilere açıkça yenik düşmüş Avrupa burjuvazisinin gücünü aşıyor” olduğunu belirtmişti. O, “Avrupa, yalnızca zafer kazanmış Avrupa proletaryası tarafından birleştirilebilir” düşüncesinde ısrar etmişti. Bu, günümüzde, bir kez daha doğrulanmaktadır.

Avrupa Birliği, 1992’de kurulmasından bu yana, işçi sınıfının toplumsal ve demokratik haklarına yönelik sürekli bir saldırıyı yönetmiştir.

O, büyük Avrupalı bankaların ve şirketlerin kapitalist restorasyonun nimetlerinden yararlandığı, ucuz işgücünü sömürdüğü ve geçmişin toplumsal kazanımlarından geride ne kaldıysa ortadan kaldırdığı Doğu Avrupa’ya genişledi.

2008’deki küresel mali krizin ardından, AB, işçi sınıfına yönelik saldırılarını yoğunlaştırdı ve tüm kıtaya yaydı. Bu, Yunanistan’a zorla kabul ettirilen ve ülkeyi yıkıma uğratan sert kemer sıkma önlemlerinde doruk noktasına ulaştı.

Sonuçta, 23 milyon Avrupalı işçi işsiz durumda ve milyonlarca insan düşük ücretli düzensiz işlerde çalışıyor. Birçok ülkede (Portekiz, İspanya, İtalya, Yunanistan) gençler arasındaki işsizlik oranı yüzde 50’yi geçiyor. İşsizler, gençler ve düşük ücretli işçiler ile emekliler arasındaki yoksulluk hızla artıyor.

İşçi sınıfına yönelik saldırılar, en iğrenç biçimini, ABD ve Avrupalı emperyalistler tarafından Ortadoğu’da ve Afrika’da başlatılmış olan savaşlardan kaçan sığınmacılara yaklaşımda buluyor. Onların binlercesi Akdeniz’de ve Ege’de kasıtlı olarak boğulmaya terk ediliyor, Avrupa sınırları kapatılıyor ve sığınmacılar toplama kamplarında hapsedilip barbarca sınır dışı ediliyor.

Toplumun diğer kutbunda, küçük bir seçkin azınlık tiksindirici miktarda servet biriktirmiş durumda. Volkswagen şirketi, bu toplumsal sürecin göstergesidir. O, küçük bir evren gibi, bir bütün olarak toplumda yaşananları göstermektedir.

Karbon salınım değerlerinin suç oluşturacak şekilde manipüle edilmesi sonucunda, daha şimdiden, binlerce taşeron işçi işini yitirmiş durumda ve diğer binlercesi işlerini kaybetme tehlikesi ile karşı karşıya. Buna karşılık, manipülasyondan sorumlu olan yönetim kurulu üyeleri büyük paralar kazanıyor. En fazla kazanan dokuz kişinin kazancı, 2014’te 54 milyon avro iken, 2015’te 63 milyon avroya çıkmış durumda. Buna, 131 milyon avroluk bir emeklilik ödeneği dahil değil.

Tüm Avrupa’daki toplumsal durum, artan eşitsizlik, yoğun toplumsal gerilimler ve sert sınıf çatışmalarının ortaya çıkması eliyle karakterize ediliyor.

Egemen seçkinler, Avrupa kapitalizminin derin ekonomik ve toplumsal krizine, 1930’larda yaptıkları gibi tepki gösteriyorlar: Onlar militarizme ve savaşa başvuruyor; devletin baskıcı yetkilerini arttırıyor; yabancı düşmanlığını ve göçmen karşıtı ırkçılığı teşvik ediyor; aşırı sağcı ve faşist partileri destekliyorlar.

Avrupa’daki baskın özellik, militarizmin dönüşüdür. 2003 yılında, Almanya ve Fransa gibi kimi Avrupalı güçler, ABD’nin Irak’a karşı savaşını tam olarak desteklemekte hala isteksizdi. Onlar şimdi, Afrika’daki ve Ortadoğu’daki emperyalist savaşların ön cephesindeler.

Almanya, Rusya ile tırmanan ve Avrupa’nın bir nükleer savaş alanına dönüşmesi riskini taşıyan askeri cepheleşmede başrolü oynuyor. Alman birlikleri, kalıcı olarak, Alman emperyalizminin 80 yıldan kısa süre önce en berbat savaş suçlarından bazılarını işlemiş olduğu Baltık devletlerine ve Doğu Avrupa’nın diğer bölgelerine konuşlandırılacak.

Savaş tehlikesi, yalnızca Avrupa dışındaki rakiplere yönelmiyor. Artan ekonomik ve mali anlaşmazlıklar, sınırların yeniden dikilmesi ve artan ulusal gerilimler, bizzat Avrupalı büyük güçler arasında yeni bir savaş endişesi yaratmaktadır.

Fransa’daki Ulusal Cephe, Almanya’daki Almanya İçin Alternatif, Britanya’daki Birleşik Krallık Bağımsızlık Partisi, Polonya’daki Yasa ve Adalet Partisi ve Avusturya’daki Özgürlük Partisi gibi aşırı sağcı ve faşist partilerin yükselişi, Avrupa’yı 20. yüzyılın ilk yarısında iki kez savaş alanına dönüştürmüş olan bütün tehlikelerin geri döndüğüne ilişkin acil bir uyarıdır.

Bu aşırı sağcı partiler, yukarıdan, yabancı düşmanı ve milliyetçi politikalarını uygulayarak onlara zemin hazırlayan yönetici seçkinler tarafından desteklenmektedir.

Yunanistan’daki Syriza ve Almanya’daki Sol Parti gibi sahte solcu türevleri dahil olmak üzere bütün düzen partileri birbirine yakınlaşır ve işçi sınıfına yönelik saldırıyı desteklerken, aşırı sağcı demagoglar, orta sınıfın ve işçi sınıfının kimi kesimlerinin öfkesini ve hayal kırıklığını kendi çıkarları için kullanabiliyorlar.

Bütün düzen partileri, aşırı sağdan çok devrimci bir işçi sınıfı hareketinden korkuyor ve bu, özellikle sahte sol için geçerli. Onlar, Alman burjuvazisinin 1933’te yapmış olduğu gibi, sosyalist bir devrim riski yerine, iktidarı faşist bir diktatöre teslim etmeyi tercih edeceklerdir.

Avrupa’nın yazgısının bu partilerin eline teslim edilmesi ve işçi sınıfının kendi bağımsız müdahalesini gerçekleştirmemesi durumunda, milliyetçiliğin, ırkçılığın ve savaşın yükselmesi kaçınılmazdır.

Savaşa, baskıya ve yabancı düşmanlığına karşı, kendisini birçok biçimde (sığınmacılara yönelik sempati ve dayanışma; kemer sıkma politikasına karşı Yunanistan’daki, İspanya’daki ve en son Fransa’daki kitlesel muhalefet) ifade eden büyük çapta bir halk muhalefeti söz konusu. Ancak bu muhalefet ne bir sözcüye ne de bir perspektife sahip. O, defalarca siyasi bir açmaza sürüklenmiş durumda.

2002’de, üç milyon seçmen, Sosyalist ve Komünist Partilerin sağcı politikalarına karşı, Fransa cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, sahte bir şekilde Troçkist olduğunu iddia eden adayları desteklemişlerdi. Peki, bu sahte sol gruplar ne yaptılar? Onlar, seçimlerin ikinci turunda De Gaullcü adaya oy verme çağrısı yaptılar ve uzun vadede Sosyalist Parti’nin yeniden iktidara gelmesini desteklediler. Sonuç, Ulusal Cephe’nin yükselişidir.

Yunanistan’da, Radikal Sol Koalisyon (Syriza), geçtiğimiz yıl, kemer sıkma politikasına muhalefet dalgası üzerinden iktidara uzanmıştı. Alexis Tsipras hükümetinin seçimlerde vaat etmiş olduğu her şeyi inkar edip önceki sosyal demokrat ve muhafazakar hükümetlerinkinden çok daha ileri sosyal saldırıları uygulamaya koyması yalnızca birkaç hafta aldı.

Bu 1 Mayıs toplantısının görevi, savaş, diktatörlük ve işçi sınıfına yönelik toplumsal saldırı karşıtı muhalefete bir ses ve perspektif vermektir.

Savaşa karşı mücadele ile kapitalizme karşı mücadele birbirinden ayrılamaz. Biz, işçi sınıfının bütün kesimlerini kapitalizme karşı ortak bir mücadelede birleştirmek için uğraşıyoruz. Bizim Avrupa Birliği’nin dağılmasına yanıtımız, Avrupa Birleşik Sosyalist Devletleridir.

Biz, tüm Avrupa’da, işçi sınıfının yeni devrimci önderliği olarak Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin şubelerini inşa etme mücadelesi veriyor ve sizleri bu mücadeleye katılmaya çağırıyoruz.

6 Mayıs 2016

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir