Türkiye Cumhuriyeti’nin 75. Yılı
Kemalizmin bir bilançosu – II. Bölüm (17 Kasım 1998)

Yazdır

Mustafa Kemal Atatürk’ün 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkmasının yüzüncü yıldönümünü anmak için, toplumsal eşitsizliğin ve kutuplaşmanın Cumhuriyet tarihinde görülmemiş seviyelere ulaştığı koşullarda düzenlenen resmi etkinliklere, hem hükümet, hem de muhalefet cephesinin “ulusal birlik” çağrıları ve milliyetçi propagandası damgasını vurdu.

Ancak egemen sınıfın tüm hiziplerinin emekçi halk kitlelerinden gizlemek için el ele verdiği ve gelinen noktada inkar edilemez bir şekilde ortada olan şey, ulusal kurtuluş savaşının ardından kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti’nin temel sorunlarının hiçbirinin çözülmemiş olduğudur. Lev Troçki’nin sürekli devrim teorisinde çözümlediği ve bütün bir 20. yüzyıl tarihi eliyle kanıtlandığı üzere, Türkiye’de, diğer geç kapitalistleşmiş ülkelerin tamamında olduğu gibi, burjuvazi, emperyalizme bağımlılığı ortadan kaldırma, demokratik bir rejim kurma ve Kürt sorununun da dahil olduğu başlıca siyasi sorunları çözme konusunda yapısal olarak aciz olduğunu açıkça göstermiştir.

Bu görevlerin yerine getirilmesi, sürekli devrim perspektifi temelinde, uluslararası sosyalizm mücadelesinin ayrılmaz bir parçası olarak bir işçi iktidarı kurmak üzere tüm ezilen kitleleri arkasında toplayan işçi sınıfına düşmektedir.

Dünya Sosyalist Web Sitesi’nden (WSWS) Justus Leicht’in kaleme aldığı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 75. yıldönümünde yayınlanan bu yazının, hem 1998’e kadarki dönemi, hem de büyük kısmında Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümetlerinin olduğu sonraki dönemi anlamak açısından önemli olduğunu düşünüyor ve yazıyı iki bölüm halinde okurlarımızın dikkatine sunuyoruz.

***

Kemalizm ve sonuçları

Türkiye’nin ekonomik kalkınması, toprak sorununun çözümünü ve Osmanlı İmparatorluğu’nu karakterize eden dinsel ve ulusal bölünmüşlüklerin üstesinden gelinmesini gerektiriyordu. Büyük Güçler, çeşitli milliyetçilerle ya da aşiret reisleriyle ittifaklarında sürekli bu bölünmelerden yararlanmışlardı. Kemalist subaylar, bu sorunu kendi yöntemleriyle ve kendi toplumsal konumlarına uygun olarak, demokratik bir şekilde değil, şovenist ve tutucu bir biçimde “çözdüler.”

Yeni hükümetin sert biçimde davrandığı tek feodal beyler, bir zamanların ayrıcalıklı ağaları ve Kürt aşiret önderleri idi. Ankara ile işbirliği yapanların dışındakiler, yüz binlerce Kürt köylüsünün durumunda olduğu gibi, büyük bir çoğunlukla Türklerin yaşadığı bölgelere sürüldüler. İslami tarikatlardan ve diğer eski ayrıcalıklı tabakalardan unsurlarla birlikte, Ankara’nın zorunlu asimilasyon biçimindeki acımasız politikasına karşı çok sayıda ayaklanmaya önderlik ettiler. Bu ayaklanmalar, kanlı bir şekilde bastırıldı ve daha büyük bir siyasi baskıyı gerekçelendirmek için kullanıldı.

Kemalizm, genellikle Batı’da sunulduğunun tersine, laiklik konusunda hiçbir zaman tutarlı değildi. Atatürk, dinin üstesinden gelmeyi değil; modernleştirilmiş bir İslam’ı Türk milliyetçiliği ile kaynaştırmayı amaçlıyordu. Devlet ile din görevlileri tamamen ayrılmamıştı. Tersine, din görevlileri devletin denetimi altına alınıp memur yapılmışlardı. Atatürk’ün ardılları, o zamandan beri daha fazla İslamileşme için bastırdılar.

Bu din ile ulusun ortak yaşamı anlayışı, ideolojik olarak, Mustafa Kemal’in en önemli teorisyenlerinden biri olan Ziya Gökalp tarafından formüle edilmişti. O, diğer şeylerin yanı sıra, Kuran’ın Türkçeye çevrilmesini, Arapçanın ve Farsçanın etkilerinden “arındırılmasını” istemişti. Bugün, “laik” ordu önderliği kesimleri ve Mesut Yılmaz gibi Kemalist politikacılar Gökalp’in ideallerini yeniden canlandırıyorlar.

Atatürk, Türkiye’nin ekonomik geriliğinin üstesinden gelmek için, korumacılığa, ithal ikamesine ve devlet müdahalesine bel bağlamıştı. 1934’te, büyük olasılıkla Sovyet sanayileşmesinin başarılarının etkisiyle, ilk beş yıllık plan uygulamaya kondu.

Bu ulusalcı ekonomi politikası, başlangıçta belirli ilerlemeler getirdi. Üretim hızla arttı; her ne kadar bu esasen Almanya ile sıkı ekonomik ilişkilere dayanıyor olsa da, bir altyapı ve ağır sanayinin temelleri kuruldu.

Bu ekonomik gelişme ile birlikte, kaçınılmaz olarak, dünya ekonomisine olan bağımlılık da arttı. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ve 1970’lere doğru ithal ikame politikasına deri dönme girişimleri olsa da, hepsi başarısız oldu. Ekonomik gelişmeden en çok çıkar sağlayanlar, bir ekonomik yeterlik ve devlet müdahalesi politikasına en az ilgi duyan büyük şirketler, bankalar ve büyük toprak sahipleri oldu. Onların, her şeyden çok, ABD’den ve Avrupa’dan gelen yatırımlara ve kredilere ihtiyaçları vardı.

Ekonomideki bağımlılığı, siyasi ve askeri bağımlılık takip etti. Türkiye, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, NATO’nun Ortadoğu’daki köprübaşı haline geldi. ABD ile ilk ikili askeri anlaşmalar 1947’de yapıldı ve Türkiye 1952’de NATO’ya girdi. Ülke, o zamandan beri, özellikle Amerika’dan ve Almanya’dan büyük çaplı mali ve askeri yardım alıyor. Düzenli ordu Batı yardımı ile büyük bir güce dönüştürülürken, korku duyulan paramiliter birlikler geliştirildi. Ne zaman siyasi ve toplumsal huzursuzluk bir askeri darbe ile karşılaştıysa, bu, NATO’nun desteği ya da en azından göz yumması ile meydana geldi.

Modern Türkiye

Türkiye’nin modernleşmesi, kaçınılmaz olarak, tam da Sultanların ve Halifelerin en çok korktuğu şeyi meydana getirdi: tarımın önemi azaldı, köylülük kitlesi gitgide daha yoksul hale geldi ve kentlerde, 1970’lerden beri artan oranda militanlaşan bir işçi sınıfı ortaya çıktı.

Yaklaşık olarak aynı zamanda, günümüzün Türk devletinde bu denli öldürücü bir rol oynayan zararlı güçler de gelişiyordu. Gazeteci Serdar Çelik şöyle yazıyor: “Türkiye’de, 1970’lerin toplumsal bölünmelerinin ve sosyal hareketlerinin yanı sıra, uyuşturucu ve karaborsa silah tüccarları bir mafya biçiminde bir araya gelmeye başlamışlardı. Genellikle MİT, polis, ÖHD [NATO’nun gizli örgütü Gladio’nun Türkiye kolu olan Özel Harp Dairesi] ve özellikle de MHP ile sıkı bağlara sahiplerdi. Bu Türk uyuşturucu ve silah çeteleri, birçok MHP militanını finanse ediyordu. Askeri darbenin ardından, çete önderlerinin neredeyse tamamı sorgudan geçirilmiş, bazıları öldürülmüştü. Geriye kalanlar ise, ÖHD’nin denetimindeki mafyaydı. Bu gelişme nedeniyle, MHP militanları, zamanla, Avrupa genelindeki en etkin mafya grubu haline geldiler.” (Fikret Aslan ve diğerleri, Türk Devletinin Kürdistan’daki Özel Harbi ve MHP’nin Rolü, Bozkurtlar Yeniden Uluyor içinde, Münster 1997, syf. 115)

1980 darbesinin ardından, askeri hükümet, Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) emriyle, Türkiye ekonomisini tamamen dışarıya açtı. 1970’lerin ekonomik ulusalcılığı açıkça bir çıkmaz sokakta son bulmuştu ama uluslararası bankaların yazdığı “ilaç”, demokratik yollarla uygulamazdı.

Ordu, sistematik devlet terörüyle, işçi örgütlerinin direnişini ortadan kaldırdı. Sonradan “sivil” başbakan ve cumhurbaşkanı olan dönemin ekonomi bakanı, İslamcı Turgut Özal, IMF’nin en kötü ünlü “yapısal reform programları”ndan birini uygulamaya koydu. Bu program, özelleştirmeyi, devlet yardımlarının sona ermesini, gerçek ücretlerin düşürülmesini, dış ticaretin serbestleştirilmesini, fiyatlar üzerindeki denetimlerin kaldırılmasını, faiz oranlarını ve sermaye hareketlerini içeriyordu.

Ülkenin askeri ve sivil hükümetleri, sonuç olarak ortaya çıkan ve giderek artan toplumsal kutuplaşamaya karşı koymak için, şu ya da bu ölçüde, milliyetçiliğe, devlet baskısına ya da aşırı sağcı cinayet çetelerine ve sistematik bir şekilde daha fazla İslamileşmeye bel bağladılar. Ordu, tüm okullarda din dersini yeniden zorunlu hale getirdi ve hatta okullarda ve üniversitelerde mescitler kurdu. İmam hatip okullarına diğer okullarla eşit statü verildi.

İslami köktendinciliğin yükselişi, tam da Kemalizmin mantığından çıkmaktadır. Toplumsal ve ulusal sorunları çözmekten aciz olan Kemalizm, İslam’ı, yoksul ve ezilen kitlelerin hareketlerine karşı bir silah olarak kullanmıştır.

İslam’a dönüş ya da Osmanlı İmparatorluğu’nun canlandırılması çağrısı yapan Refah Partisi ve MHP gibi örgütlerin birçok talebinin başlıca noktaları, Kemalistlerin propaganda yapmak için kullandığı ama hiçbir zaman gerçekleştirmediği, ulusal birlik ve bağımsızlık, ekonomik kalkınma, kamu refahı, Türk milliyetçiliği ile İslam’ın ortak yaşamı gibi vurguları hatırlatmaktadır.

Erbakan’ı ve MHP mafyasını Atatürk’ün “mirasçıları” olarak sunmak, tarihin kötü ironilerinden biridir.

Bugün, Kemalizm, kendi politikalarının yıkıntılarıyla karşı karşıya. Bununla birlikte, şu soru yerli yerinde duruyor: Neden Kemalizm, Türkiye’nin sorunlarını çözmekteki zayıflığına ve eksikliklerine rağmen, günümüzde hala bir güç olarak varlığını sürdürüyor?

Stalinizmin bundaki rolünü kapsamlı bir şekilde el almak bu makalenin sınırlarını aşar. Ancak, Stalinzimin, işçi sınıfının siyasi olaylara bağımsız müdahalesini engelleyerek Türkiye’deki burjuva egemenliğini savunmada önemli bir rol oynadığı ve halkın belirli tabakalarını gerici güçlerin kollarına yönlendirdiği açıktır.

Stalinistler, 1920’lerin ortalarından bu yana, mücadelenin, “şimdilik”, sadece demokrasi ve ulusal bağımsızlık (Türkiye’nin, Kürdistan’ın ya da her ikisinin de) uğruna olduğunu savundular. Onlara göre, sosyalist bir program, ancak belirsiz ve uzak bir geleceğin gündemiydi. Buna bağlı olarak, her türlü “ilerici” burjuva güç ile işbirliği yapmanın mümkün olduğunu ileri sürdüler; bu, zaman zaman, Kemalist subayları bile kapsadı. Hem Türkiye’de, hem de başka yerlerde, her zaman bunun tersini kanıtlamış olan tarihsel deneyimle hiçbir zaman ilgilenmediler.

Bazı Stalinist örgütler, gerici sendika bürokrasisinin önemli ayakları olmayı sürdürüyor. Esas olarak Mao Zedong ya da Che Guevara yönelimli diğer gruplar ise, özellikle köylü ve öğrenci gençlikten en militan ve fedakar unsurları yalıtma, onları devlete karşı umutsuz “silahlı mücadeleler”e yönlendirme işlevini üstlendiler.

Stalinist örgütlerin büyük kısmı, şu veya bu şekilde, ya Türk ya da Kürt milliyetçiliğini destekliyor. Ara sıra kullandıkları “uluslararası dayanışma” söylemlerine karşın, işçi sınıfının ulusal temelde bölünmesinde yer alıyorlar.

Burjuva ulus devlete dayanan tüm ideolojilerin başarısızlığa uğraması, tüm milliyetlerden ve dinlerden işçilerin ve yoksul köylülerin yeni bir enternasyonalist ve sosyalist perspektife ihtiyacı olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Bu, Türkiye’de ve Ortadoğu genelinde Dördüncü Enternasyonal’in şubelerinin inşa edilmesi anlamına geliyor.

17 Kasım 1998

I. Bölüm : Türkiye Cumhuriyeti’nin 75. Yılı Kemalizmin bir bilançosu I. Bölüm (17 Kasım 1998)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

shares