TÜPRAŞ işçilerinin sosyalist bir stratejiye ihtiyacı var

Yazdır

Koç Holding’e ait Türkiye Petrol Rafinerileri A.Ş.’nin (TÜPRAŞ) Kocaeli, Aliağa, Kırıkkale ve Batman rafinerilerinde çalışan 4.300 dolayında işçiyi kapsayan toplu iş sözleşmesi, Petrol-İş Sendikası ile şirket arasında devam eden görüşmelerin tıkanmasından sonra Yüksek Hakem Kurulu’nun (YHK) kesin kararına bırakılmıştı. 1 Temmuz’da açıklanan sonuç, beklendiği üzere, kapitalist devletin sözde bağımsız kurulunun işçilere karşı Koç Holding lehine karar vermesi biçiminde oldu.

Grev yasağının bulunduğu işkolunda YHK’nin TÜPRAŞ şirketi lehine belirlediği yeni toplu sözleşme, işçilerin aylardır durdurmak üzere mücadele ettiği hak gasplarının tamamını içeriyor. Buna göre, sözleşmenin geçerlilik süresi 2 yıldan 3 yıla çıkarıldı; vardiya sistemi sömürü şartlarını yoğunlaştıracak şekilde değiştirildi; işçilerin 8 günlük mazeret izinleri hakkı, amirlerin onayına bırakıldı ve resmi enflasyonun yüzde 20’lere kadar çıktığı, gerçek enflasyonun ise çok daha fazla olduğu koşullarda, işçilere yüzde 6’lık bir sözde zam dayatıldı.

Aylardır çeşitli yollarla hak gaspı hazırlıklarını protesto eden ve bunu durdurmaya çalışan TÜPRAŞ işçileri, en son YHK’nin kararı öncesinde, 28 Haziran’da işyerlerini terk etmeme eylemi başlatmışlar ve tanker dolumuna izin vermemişlerdi. Ocak ayında başlayan görüşmelerden sonra çeşitli eylemler gerçekleştiren işçiler, Mayıs ayının ortasında da işyerlerini terk etmeme eylemi yapmışlardı.

Petrol rafine faaliyeti yürüten ve ülkedeki başlıca sanayi kuruluşu olan TÜPRAŞ, Türkiye kapitalist sınıfının başını çeken Koç Holding’e 2005 yılında tartışmalı bir özelleştirme ile satıldı. Cumhuriyetin ilk yıllarındaki devlet destekli yaratılma sürecinden doğan Koç Holding, enerji, otomotiv, dayanıklı tüketim, finans, gıda ve turizm gibi sektörlerde faaliyet yürütmekte; uluslararası alanda Ford Motor Company, Fiat Chrysler Automobiles, LG Electronics ve UniCredit gibi çok sayıda ulusötesi şirket ile stratejik ortaklık içinde bulunuyor.

2018’de, üretimden satışlarda 79 milyar lira ile bir kez daha Türkiye’nin en büyük sanayi kuruluşu olan TÜPRAŞ, geçtiğimiz yıl 3,71 milyar lira net kar elde etmişti.

Koç Holding’e ait TÜPRAŞ’ın binlerce işçinin emeğinin sömürüsüyle elde ettiği devasa karlara rağmen işçilerin kazanılmış haklarına yönelik saldırısını tırmandırması, bu saldırının arkasında yatan uluslararası ve sınıfsal dinamikleri gözler önüne sermektedir.

Türkiye’nin başlıca kapitalist grubu olarak Koç Holding eliyle ve başlıca sanayi kuruluşu olarak TÜPRAŞ’ta böylesine açık bir saldırının hayata geçirilmeye çalışılması, küresel ölçekli krizle birlikte ticaret savaşının ve jeopolitik gerilimlerin tırmandığı koşullarda, Türkiye egemen sınıfının işçi sınıfına en ufak bir taviz vermeden acımasızca boyun eğdirme ve olası her türlü direnişini şiddetle bastırma yöneliminin bir parçasıdır.

Uluslararası ölçekte canlanan sınıf mücadelesinin toplumsal eşitsizliğin görülmemiş seviyelere yükseldiği Türkiye’de de kaçınılmaz olarak işçi sınıfı direnişinin canlanmasında ifadesini bulacağının farkında olan egemen sınıf, buna, dizginsizce saldırıya geçerek hazırlık yapıyor. TÜPRAŞ işçilerinin mücadelesinden önce, geçtiğimiz yılın Eylül ayında İstanbul’un yeni havaalanı inşaatında çalışan binlerce işçinin militan direnişi, bu uluslararası canlanmanın bir parçasıydı ve şiddetli bir saldırıya uğradı. İşçiler, artık her yerde, en temel haklarını savunmaya kalktıklarında bile karşılarında tüm aygıtlarıyla kapitalist çıkarları savunan devleti buluyorlar.

Kritik önem taşıyan TÜPRAŞ’taki sosyal saldırı, bundan sonrakiler için bir örnek olacaktır. Bu saldırı, aynı zamanda, TÜSİAD’ın, AKP’nin ve CHP önderliğindeki burjuva muhalefetin “normalleşme” talebinin ne anlama geldiğini ve işçi sınıfına karşı egemen sınıfın tüm hiziplerinin derhal birlik olduğunu gözler önüne sermektedir.

Koç Holding AKP döneminde karlarına kar katarken, TÜPRAŞ’ın 2005’te özelleştirilmesinden sonra 10 yıl boyunca genel müdürlüğünü yapan Yavuz Erkut’un İstanbul’un yeni seçilen Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu tarafından danışman yapılması ve belediyenin genel sekreteri olarak atanmasının planlanması, egemen sınıf partilerinin işçi sınıfı karşıtlığı ve kapitalizm savunuculuğu konusunda aralarında hiçbir sorun olmadığının açık bir ifadesidir.

Bununla birlikte, işçilerin karşı karşıya olduğu güçler bununla sınırlı değil. Aylardır devam eden toplu sözleşme görüşmeleri boyunca işçilerin öfkesini dizginleyebilmek için elinden geleni yapan, şirket yönetimine sürekli “iş barışı” ve “masada çözüm” çağrısında bulunan Petrol-İş Sendikası, YHK’nin kararının ardından 3 Temmuz’da yaptığı açıklamada işçilere yenilgiyi ve kölece çalışma şartlarını dayatma çabasını sözde “mücadele” sözleriyle gizlemeye çalışıyor.

“TÜPRAŞ’ta Hiçbir Şey Eskisi Gibi Olmayacak” başlıklı açıklamada, sendika bürokratları, “YHK tarafından bağıtlanan sözleşme ile süreç, TÜPRAŞ işyerinde 40 yıla uzanan köklü çalışma barışını bozacak ve işçi-işveren ilişkilerinde onulmaz hasarlar oluşturacak bir duruma taşınmıştır,” diyerek işçileri artık daha fazla kontrol edemeyebilecekleri konusunda duydukları kaygıyı dile getiriyorlar. “İşçi-işveren ilişkilerinin karşılıklı anlayış ve güven içerisinde sürmesinin şartları artık ortadan kalkacaktır,” diyen Petrol-İş yönetimi, “karşılık anlayış ve güven” ifadesiyle 4.300 işçinin azgınca sömürülmesi yoluyla bir avuç kapitalist asalak için yılda 3,7 milyar lira kar yaratılmasını kastetmektedirler.

YHK’nin gayrimeşru kararının sendika tarafından tanınacağını “mücadele verme” sözleriyle gizlemeye çalışan bürokratlar, bu sözleşmeyle doruk noktasına ulaşan ama aslında yıllardır devam eden sosyal hak kayıplarının ve sömürünün yoğunlaştırılmasının suç ortaklığını yapmışlardır. Sendika bürokratlarının TÜPRAŞ’ta asla kabul etmeyeceklerini iddia ettikleri 3 yıllık sözleşmeyi, daha önce PETKİM’de imzalayan da Petrol-İş’ti.

TÜPRAŞ işçileri, Koç Holding, hükümet ve sendika tarafından dayatılan acımasız sömürü koşullarına karşı mücadele edebileceklerini geçtiğimiz aylarda gösterdiler. Ancak bu mücadele, gayrimeşru grev yasağını baştan kabul eden, işyerlerindeki varlığının nedeni işçilerin haklarını korumak değil “iş barışı” adına işçileri kontrol altında tutmak ve disipline etmek olan kapitalist sömürü yanlısı sendikaların denetimi altında ileriye taşınamaz.

TÜPRAŞ işçilerinin mücadelesini yalıtıp boğmaya çalışan ve işçi sınıfının diğer kesimlerini harekete geçirmek için hiçbir şey yapmayan Petrol-İş ve bağlı olduğu Türk-İş, işçilerin değil, egemen sınıfın safındadır. İşçilerin, mücadeleyi ileriye taşımak için, sendikadan bağımsız, tabandan kendi demokratik inisiyatifleriyle seçtikleri eylem komitelerine ve mücadelelerini işçi sınıfının diğer kesimlerine genişletmeye ihtiyaçları var.

Bununla birlikte, tüm bu kapitalizm yanlısı güçler karşısında, TÜPRAŞ işçileri, onlardan çok daha güçlü bir müttefike sahipler: uluslararası işçi sınıfı. Meksika’dan Fransa’ya, Cezayir’den Sudan’a kadar dünyanın dört bir yanında, toplumsal eşitsizliğe, yoksulluğa ve siyasi baskılara karşı yükselen grev ve protesto dalgası, henüz ilk aşamalarında olan nesnel bir eğilimin ifadeleridir. Birleştirilmesi gereken devrimci güç, dünya nüfusunun çoğunluğunu oluşturan ve toplumsal serveti üreten uluslararası işçi sınıfıdır.

Tartışmaya açılması gereken asıl konu, Koç Holding’in ve 2005’te birkaç yıllık karına denk bir bedelle ona hibe edilen TÜPRAŞ’ın işçilerin emeğiyle zenginleşen bir avuç kapitaliste ait olmasının toplum yararına olup olmadığıdır. Sadece sahip oldukları devasa servete ve TÜPRAŞ işçilerine dayatılan son sözleşmeye bakıldığında bile, bunun kimin yararına olduğu görülmektedir.

TÜPRAŞ işçilerinin ve işçi sınıfının diğer kesimlerinin ihtiyacı olan daha iyi sömürü koşullarında yaşamak değil, kendi emekleriyle ürettikleri toplumsal servetin tüm toplum yararına kullanılmasıdır. Bu, mali oligarşinin elindeki TÜPRAŞ başta olmak üzere bütün büyük şirketlerin ve bankaların kamulaştırılması ve ekonominin tüm toplumun gereksinimlerini karşılamak üzere işçilerin demokratik denetimi altına alınmasını gerektirir.

Tüm dünyada 30-40 yıla uzanan ve sendikaların başından beri doğrudan işbirliğiyle giderek artan hak kayıpları, sosyal koşullarda herhangi bir iyileşmenin ve insanca yaşama hakkının kapitalist sistemle bağdaşmadığını ve en “acil” mücadelenin işçi sınıfının ürettiği toplumsal servetin kamulaştırılması; yani sosyalizm uğruna mücadele olduğunu göstermektedir. Kapitalizm altında gerçekleştirilmesi mümkün olmayan bu tek ilerici programın hayata geçirilmesinin yolu, uluslararası sosyalist bir program temelinde, dünya sosyalizmi uğruna mücadelenin parçası olarak bir işçi iktidarının kurulmasıdır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

shares