Trump-Bannon hükümeti: Kararname ile yönetme

Paylaş

Trump yönetiminin ABD’ye sığınmacı kabulünü durdurma ve nüfusun çoğunluğu Müslümanlardan oluşan ve ABD’nin askeri ve ekonomik yaptırım hedefi olan 7 ülkeden ziyaretçilerin ABD’ye girmesini engelleyen emri, yeni hükümetin benzersiz karakterini vurgulamaktadır.

 

Bu, yasalar ya da anayasa eliyle sınırlandırılmayacak bir hükümettir. Trump’ın azınlığın başkanı olduğu gerçeği bir yana, onun “sahip olmak mülkiyet hakkının en büyük kanıtıdır” ilkesiyle davranan yönetimi, devlet üzerindeki kontrolünü en üst düzeyde kullanmaya niyetlidir. O, şimdiden, bir kararnamelerle yönetme modeli oluşturmuş durumda.

 

Herhangi bir Kongre oylaması, herhangi bir yasal süreç ya da herhangi bir suç bulgusu olmaksızın, 100’den fazla insan, federal sınır ve göç görevlileri tarafından gözaltına alınmış, kimileri sınır dışı edilmiştir. Kurbanlar arasında, yaşlılar, çocuklar, eşlerinin yanına dönen kadınlar ve ABD’de yıllardır, hatta on yıllardır yasal olarak yaşayan insanlar var. Dahası, bunlar, yalnızca ilk hafta sonunun rakamları. Olası kurbanların sayısı, binlerce, hatta milyonlarca.

 

Bir dizi federal yargıç, sınır dışıları engelleyen mahkeme kararları aldı ki Trump’ın emrettiği faaliyetlere meydan okuyan bu kararlar, büyük olasılıkla, davalar kesin karara bağlanır bağlanmaz uygulanacaklar. Kimi bireyler gözaltından serbest bırakılırken, federal yetkililer, Beyaz Saray’ın emrinin yürürlükte olduğunu ve uygulanacağını iddia ediyorlar.

 

Hükümetin ilk on gün içindeki eylemleri, Trump’ın “baş stratejist”i Stephen K. Bannon tarafından oynanan rolü giderek uğursuz kılıyor. Medya, Trump’ın, beyazların üstünlüğü yanlıları, Musevi karşıtları ve aşırı sağcı neo-Naziler için bir alan oluşturan Breitbart News’in eski patronu Bannon’ı Beyaz Saray’da Özel Kalem Müdürü Reince Priebus ile eş bir göreve getirmesini büyük ölçüde önemsiz gibi göstermişti.

 

Trump’ın, ilk olarak II. Dünya Savaşı’nın ilk günlerinde Nazi sempatizanı Charles Lindbergh tarafından popülerleştirilmiş “Önce Amerika” sloganını açıkça benimsediği göreve başlama konuşmasında seslendirilen, kesinlikle Bannon’ın düşüncesiydi. Onun konuşması, yaygın öfkeyi Amerikan kapitalist seçkinlerinden uzaklaştırır ve siyasi olarak kullanışlı bir günah keçisine (bu durumda Çin’e, Meksika’ya ve başka ülkelere) yönlendirirken, gerçek toplumsal şikayetlere (birçok sanayi bölgesindeki işlerde ve yaşam standartlarında yaşanan yıkıcı gerileme) seslenirken faşist modeli izliyordu.

 

Ulusal güvenlik konusunda hiçbir deneyimi olmayan, eski bir Goldman Sachs yöneticisi, Hollywood yapımcısı ve aşırı sağcı bir medya imparatoru olan Bannon, Trump tarafından çok sayıda açıklamada dile getirilmiş olan ırkçı ve göçmen karşıtı tutumun ve geçen haftaki başkanlık kararnamelerinin (ABD-Meksika sınırına bir duvar örülmesinden “sığınak kentler”e yönelik baskıya ve Cuma günü yolculara ve sığınmacılara getirilen yasağa kadar) ateşli savunucusudur.

 

Trump, Beyaz Saray’ın dış politikayı ve askeri politikaları yönetmedeki başlıca aracı olan Ulusal Güvenlik Konseyi’ni (NSC) yeniden yapılandıran Cumartesi günkü başkanlık kararnamesiyle, Bannon’ın Beyaz Saray’daki önemli konumunun altını çizdi. Kararname, “Başkan Yardımcısı ve Baş Stratejist” Bannon’ı, NSC’nin, başkanı alacağı kararlara hazırlamada önemli bir rol oynayan ve ulusal güvenlik danışmanını, dışişleri bakanını ve savunma bakanını kapsayan bir alt komitesi olan Yöneticiler Komitesi’nin her toplantısına katılma yetkisine sahip üst düzey görevlilere ekliyordu.

 

Aynı kararname, Genelkurmay Başkanı’nı ve ulusal istihbarat müdürünü Yöneticiler Komitesi’nden çıkarttı.

 

Hafta sonunda, Trump’ın baş siyasi danışmanının düşünce yapısına son derece ürpertici biçimde ışık tutan bir gelişme daha yaşandı. Beyaz Saray, Uluslararası Musevi Soykırımı Kurbanlarını Anma Günü nedeniyle, Naziler tarafından öldürülmüş “masum insanlar”a ağıt yakan ama Musevilerden ya da Musevi karşıtlığından hiç söz etmeyen bir açıklama yaptı.

 

Bu, doğrudan doğruya Neo-Nazi aşırı sağın kitabından alınmış bir betimlemedir. Musevi soykırımı, özgün bağlamı olan Avrupa’daki Musevilerin ortadan kaldırılması girişiminden kopartılmakta ve çok sayıda insanın öldürüldüğü genel bir trajediye dönüştürülmektedir.

 

Demokratik Parti, Trump yönetiminin otoriter egemenliğe doğru yürüyüşüne karşı çıkmak için hiçbir şey yapmayacaktır. Demokratlar, eleştirilerini Trump’ın ABD istihbarat örgütleri ile anlaşmazlığı üzerinde yoğunlaştırırken, çabalarını, yeni hükümetin aşırı sağcı karakterini önemsiz gibi göstermeye adamışlardır.

 

Görevi bırakan Başkan Obama’nın mirasçısını saygın ve uygun gibi gösterdiği ve onun aşırı sağcı ve neo-faşist unsurlarla bağları hakkında hiçbir şey söylemediği bir geçiş döneminin ardından, Trump yönetiminin ilk 10 gününde, ulusalcı ekonomi politikaları konusunda Beyaz Saray ile işbirliği isteklerini açıkça ifade eden Senato Azınlık Önderi Charles Schumer ve eski başkanlık adayı Bernie Sanders gibi Demokratlara tanık olundu.

 

Trump’ın sözcüsünün, yargı erkinin ülkeye girişin yasaklanması konusundaki kararını sorgularken Obama yönetiminin aynı 7 ülkeyi (İran, Irak, Libya, Somali, Sudan, Suriye ve Yemen) ABD’ye yönelik en büyük terörist saldırı tehlikesi oluşturan ülkeler olarak belirleyen uygulamalarından bahsetmesi anlamlıdır. Bu, Trump’ın Bush ve Obama tarafından oluşturulmuş anti-demokratik zemine bel bağladığını ve onu niteliksel olarak yeni bir düzeye yükselttiğini göstermektedir.

 

Trump, 11 Eylül uçak korsanlarının neredeyse tamamının ülkesi olan ama aynı zamanda Amerikan büyük şirketleri için petrol ve silah anlaşmaları üzerinden büyük bir servet kaynağı oluşturan Suudi Arabistan’ı yaptırımların dışında bırakırken de Bush’un ve Obama’nın izinden gitmektedir. Bu, Başkanlık kararnamesinin Amerikan halkını terörizmden korumak ile hiçbir ilişkisi olmadığını gösteriyor. Onun amacı, hem göçmen hem de ABD’de doğmuş işçileri yıldırmak ve bir bütün olarak Amerikan halkının demokratik haklarına yönelik cepheden saldırıya zemin hazırlamaktır.

 

Bu hafta sonu yaşananlar, Amerikan demokrasisinin içi boşalmış karakterini göstermektedir. Trump yönetimi, demokratik ve anayasal kuralları hor görürken, Amerikan toplumunun oligarşik karakterini açık biçimde ifade etmektedir. Trump’ın yönetme yöntemi, onun milyarderler kabinesinde ve tüm siyaset kurumunda temsil edilen toplumsal güçlere uygun bir yönetim biçimidir.

 

Belirleyici sorun ise, göçmen işçilerin savunusunu da içeren kendi sınıfsal çıkarları uğruna mücadele eden işçi sınıfının bağımsız müdahalesidir.

 

30 Ocak 2017

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir