Sosyalist Eşitlik Partisi’nin (ABD) Tarihsel ve Uluslararası Temelleri – Bölüm 11

Paylaş

Küreselleşme ve Ulusal Sorun

229. Sovyetler Birliği’nin dağılmasının siyasi sonuçları arasında, yeni devletlerin kurulmasını talep eden ulusalcı ve ayrılıkçı hareketlerin yaygınlaşması vardı. İkinci Dünya Savaşı sonrasının jeopolitik çerçevesi içinde varlığını sürdürmüş olan çokuluslu devletler, Sovyetler Birliği’nin çökmesinin ardından, çeşitli ulusal, etnik ve dinsel topluluklar arasındaki gerilimlerin yeniden canlanmasına maruz kaldılar. Bu gerilimler, çoğu durumda, kendi jeo-stratejik hedefleri peşindeki ABD ve Avrupalı emperyalist güçler tarafından kızıştırıldı. Yugoslavya’nın 1990’ların başında bütün dehşet verici sonuçlarıyla birlikte dağılması, Amerikan ve Alman emperyalizminin stratejik hedeflerinin ürünüydü. Eski Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin parçalanması ve yeni “bağımsız” devletlerin kurulması, özellikle ABD’ye, Kafkasya ve Orta Asya’ya Amerikan gücünü yansıtmak için olağanüstü fırsatlar sağladı. Rusya sınırları içindeki (Çeçenistan’da gelişen türde) ayrılıkçı hareketler bile, ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından, küresel egemenliğe gidişte potansiyel kazanımlar olarak görüldü.

230. Bununla birlikte, toplulukçu ajitasyonun yoğunlaşmasının altında yalnızca siyasi hesaplar yatmıyordu. DEUK, küreselleşmenin gelişmesinin, “var olan devletlerin parçalanması peşinde koşan yeni türde ulusalcı hareketlere nesnel bir itki sağladı”ğını belirtti:

Küresel olarak hareket eden sermaye, daha küçük bölgelere, kendilerini doğrudan dünya pazarına             bağlama becerisi sağlamıştır. Hong Kong, Singapur ve Tayvan, yeni kalkınma modelleri haline gelmiş             durumda. Uygun ulaşım bağlantılarına, alt yapıya ve ucuz bir emek arzına sahip, çevresi kuşatılmış küçük bir sahil bölgesi, çokuluslu sermayeye, daha az üretken bir iç bölgeye sahip geniş bir ülkeden daha çekici bir üs sağlayabilir. [141]

231. Uluslararası Komite, işçi sınıfının uluslararası birliği için, ayrılıkçı hareketlere karşı son derece eleştirel hatta muhalif bir tavır almak gerektiğinde ısrar etti. “Ulusların kendi kaderini tayin hakkı” sloganının dogmatik biçimde yinelenmesi, ulusal taleplerin somut tarihsel, sosyo-ekonomik ve siyasi çözümlemesinin yerini tutmuyordu. Bu, günümüz ulusal-ayrılıkçı hareketlerinin genel olarak açıkça gerici sosyo-ekonomik ve siyasi düşüncelerle karakterize edildiği bir dönemde çok daha önemliydi. Farklı tarihsel dönemlerdeki ulusal hareketlerle karşılaştırma yapan DEUK, şunları yazdı:

Hindistan’da ve Çin’de, ulusal hareketler, ulusal burjuvazinin önderliği altında gerçekleştirilemeyecek olduğu kanıtlanmış bir görev olan farklı halkları emperyalizme karşı ortak bir mücadelede bir araya getirme ilerici görevini ortaya atmışlardı. Ulusalcılığın bu yeni biçimi, var olan devletleri yerel sömürücüler yararına bölmek amacıyla etnik, dilsel ve dinsel çizgide ayrılıkçılığı canlandırmaktadır. Bu tür hareketlerin ne emperyalizme karşı mücadeleyle ne de ezilen kitlelerin demokratik özlemlerinin cisimleşmesiyle herhangi bir ilişkisi vardır. Onlar işçi sınıfını bölmeye ve sınıf mücadelesini etnik-grupsal çatışmalara yöneltmeye hizmet etmektedirler. [142]

232. Kendilerini oportünist biçimde çeşitli ayrılıkçı eğilimlere uyarlayan Spartakist Birlik’in küçük-burjuva radikalleri, öngörüldüğü gibi, “David North kendi kaderini tayin hakkını ‘ortadan kaldırıyor’” iddiasında bulundular. [143] Bu suçlamanın açıkça saçma ifadesi bir yana, Spartakist saldırı, hem Lenin’in hem de Troçki’nin kendi kaderini tayin sorununa ilişkin tutumunun çarpıtılmasına dayanıyordu. Lenin ve Troçki, hiçbir zaman, kendi kaderini tayin etme talebini, Marksistlerin her zaman ve her koşul altında yerine getirmek zorunda oldukları bir tür açık çek olarak tanımlamadılar. Dahası, onlar, bu talebi hiçbir zaman bir uluslararası devrimci sınıf olarak proletaryanın çıkarlarının üzerine çıkarmadılar. Marksistler, şu ya da bu siyasi örgütlenme tarafından yükseltilen kendi kaderini tayin etme talebinin nesnel içeriğini değerlendirirken, en az Lenin’in 1913’te ulusal hareketlerin tarihsel olarak belirlenmiş farklı türlerini tanımladığı kadar titiz olmak zorundaydılar. DEUK’un belirttiği gibi:

Bir dönemde ilerici ve devrimci içeriğe sahip olan formülasyonların ve sloganların bir başka dönemde bütünüyle farklı bir anlam kazanması, Marksist hareketin tarihinde sıkça rastlanan bir durumdur. Ulusların kendi kaderini tayin hakkı, böylesi bir durumu temsil etmektedir.

Kendi kaderini tayin hakkı, Lenin’in onu seksen yıldan uzun süre önce tanımladığından son derece farklı bir anlama gelmiştir. Kendi kaderini tayin hakkını öne sürenler, yalnızca Marksistler değil; aynı zamanda, geri kalmış ülkelerdeki ulusal burjuvazi ve bizzat emperyalistlerdir. Birinci Dünya Savaşı’nın bitmesinden bu yana, var olan toprakların paylaşılmasını amaçlayan planları meşrulaştırmak için, şu ya da bu emperyalist güç tarafından bu ‘hak’ka başvurulmaktadır. [144]

233. Spartakist Birlik tarafından kucaklanan ulusal ayrılıkçı hareketler, tam da kendi kaderini tayin etme talebinin gerici karakterinin en açık ifadesini bulduğu Bosna’daki, Hindistan’ın Kaşmir ve Pencap eyaletlerindeki, Quebec’teki ve Sri Lanka’daki hareketlerdi. Bosna örneğinde, halkın bir kesiminin, Müslümanların din temelli milliyetçiliğinin emperyalist manipülasyonu, Yugoslavya’nın parçalanmasını amaçlayan daha geniş bir kampanyaya hizmet ediyordu. Spartakistler, Pencap’taki ve Kaşmir’deki ulusal ayrılıkçılığı desteklerken, dine dayalı bu hareketlerin baştan sona gerici niteliğini ve özellikle de Kaşmir’de, bölgedeki başlıca ulusal devletler arasındaki jeo-stratejik çatışmalarla olan bağlantılarını görmezden gelmeyi tercih ettiler. Quebec’e gelince, buradaki ulusal hareket, on yıllardır, Kanada burjuvazisinin çeşitli kesimlerinin çatışan çıkarlar uğruna verdiği mücadelenin bir aracı olarak işlev görmektedir. Quebecli egemen sınıf, işçi sınıfı ile ilişkisinde, Ontario’daki ya da Saskatchevan’daki İngilizce konuşan burjuvaziden daha az acımasız değildir. Nihayet, Spartakist’in Tamil milliyetçiliğine verdiği destek, LTTE’nin (Tamil Kaplanları) ayrılıkçı bakış açısına siyasi bir teslimiyeti ve Troçkist hareketin Sinhala ve Tamil dillerini konuşan işçileri Sri Lanka burjuva devletine karşı ortak bir mücadelede birleştirmeyi amaçlayan onlarca yıllık mücadelesinin inkarını ifade ediyordu. Ulusal hareketlere efsanevi ve tarih üstü bir nitelik atfeden Spartakist gibi küçük-burjuva eğilimler, ezilen azınlık topluluklar içinde ulusal duyarlılıkları kışkırtmada işçi sınıfının oportünist örgütleri tarafından gerçekleştirilmiş siyasi ihanetlerin etkisini yok saymayı tercih ettiler. Tamil topluluğunun durumunda, ulusalcı eğilimlerin 1960’larda ve 1970’lerdeki büyümesi, LSSP’nin siyasi ihanetleriyle; en önemlisi, 1964’te burjuva koalisyon hükümetine girmesiyle, ardından da 1972’de kabul edilen ve Tamil diline karşı ayrımcılığı kurumsallaştıran anayasanın hazırlanmasına katılmasıyla ilişkiliydi.

234. Uluslararası Komite’nin kendi kaderini tayin etme talebinin önemini netleştirmesi ve burjuva ulusalcılığına ve onun küçük-burjuva savunucularına karşı mücadelesi, Dördüncü Enternasyonal’in devrimci enternasyonalist temellerinin sağlamlaştırılmasına büyük bir katkıda bulundu. DEUK’un çözümlemesi, SSCB’nin dağılmasının ve bu gelişmenin yol açtığı devasa siyasi kafa karışıklığının ardından, işçi sınıfı için gerçekten enternasyonalist bir programın yalnızca Sürekli Devrim Teorisi üzerinde geliştirilebileceğini teyit ediyordu.

Küreselleşme ve Sendikalar

235. Aynı anda, Stalinist bürokratlar kendilerini kapitalist oligarklara dönüştürürken, Avrupa ile Avustralya’nın eski işçi ve sosyal demokrat partileri sosyalizme olan biçimsel bağlılıklarından vazgeçiyor ve yaşam koşulları ile sosyal yardım programlarına yönelik ağır saldırıların araçları haline geliyorlardı. Bir zamanlar şu ya da bu biçimde sosyalizmle ya da ulusal reformla ismen özdeşleşmiş olan -Hindistan Kongre Partisi gibi- burjuva ulusalcı partiler, kemer sıkma önlemlerinin ve devlet sektörünün özelleştirilmesinin uygulanmasında küresel sermaye ile aktif biçimde işbirliği yapmaya başladılar.

236. ABD’deki AFL-CIO da dahil, sendika bürokrasilerinin yozlaşması, bu uluslararası sürecin bir örneğiydi. AFL-CIO’yu oluşturan sendikaların çoğu, işçi sınıfı için gerçek kazanımlara yol açmış olan kitlesel mücadeleler içinde biçimlenirken, sendikalar Demokratik Parti’nin siyasi egemenliğini ve kar sistemini kabul etmişlerdi. Sendikalar, Amerikan kapitalizminin güçlü olduğu dönem boyunca, bir ulusal reform programı temelinde kendi üyelerinin yaşam standartlarını yükseltme becerisine sahiptiler. Bununla birlikte, küreselleşmenin ve Amerikan kapitalizminin derinleşen krizinin etkisi altında, bu perspektif yaşayamaz hale geldi. Sendikaların politikaları her zamankinden açık biçimde şirketlerden yana bir nitelik kazandı. Şirket çıkarlarından bağımsızlık görüntüsü bile bir yana bırakıldı. AFL-CIO, 1980’ler boyunca, sistematik olarak ABD’deki grevleri birbiri ardına yalıtmak ve yenilgiye uğratmak için çalıştı. Bürokrasi, kendi gelir kaynaklarını, sözde temsil ettiği işçilerinkilerden giderek daha fazla ayırdı. Bürokrasi, bu süreçte, işçi sınıfından ayrı ve ona düşman bir toplumsal kimlik edildi. Egemen sendikal aygıtının değişen toplumsal niteliğini dikkate almayan, onların “işçi sınıfı örgütleri” olduğuna ilişkin alışıldık göndermeler, giderek daha aldatıcı hale geldi. Gerçekte, sendikalar, “işçi örgütleri” değil; işçi sınıfına yabancılaşmış ve ona derinden düşmanlık duyan ayrı bir küçük-burjuva çevrenin denetimi altında olan ve onun çıkarlarına hizmet eden örgütlerdi.

237. İşçiler Birliği’nin Kapitalist Üretimin Küreselleşmesi ve İşçi Sınıfının Uluslararası Görevleri başlıklı 1993 perspektif dokümanı şu tespiti yapmıştı:

Eski işçi örgütlerinin temel yöneliminin -ulusal sanayinin ve ulusal emek piyasasının korunması- altı, küresel olarak bütünleşmiş üretim ve sermayenin daha önce görülmedik hareketliliği eliyle oyulmuştur. Bu bürokratik aygıtların her ülkedeki rolü, işçilere ödünler verilmesi için patronlara ve devlete baskı yapmaktan çıkarak, sermayeyi çekmek amacıyla işçileri patronlara ödünler vermeye zorlamaya dönüşmüştür. [145]

238. İşçiler Birliği, sendikaların rolüne ve onların en son gelişmelerine ilişkin tarihsel bir çözümlemeye dayanarak şu sonuca vardı:

İşçiler Birliği, taktiksel oportünizmi ve sendika fetişizmini reddeder; AFL-CIO bürokrasisinin ihanetlerinin karşısına sendikalist bir perspektif koymaz. İşçiler Birliği, öncelikle ve asıl olarak, işçi sınıfının en ileri öncü unsurlarına seslenir ve Marksizmin geleneklerinden büyük ölçüde kopartılmış olan yeni işçi kuşağını Marksistler olarak eğitmeye çalışır. Bu yüzden, işçi sınıfına, onun eski örgütlerinin ve onların temsil ettiği toplumsal güçlerin siyasal niteliğini doğrudan ve açık bir şekilde açıklamakta ısrar eder.

İşçiler Birliği, sendikaları ya da onların içindeki işçileri yok saymaz. Biz, içinde tutsak edildikleri bu örgütlerin gerici niteliğinden dolayı işçileri sorumlu tutmuyoruz. Parti, işçileri devrimci bir program temelinde harekete geçirmek amacıyla, mümkün olan her yerde bu sendikalara (faşistlerin denetiminde olan sendikalara bile) müdahale eder. Ancak bu örgütler içindeki devrimci çalışmanın başlıca öncülü, AFL-CIO’nun (ve üyesi sendikaların) niteliğine ilişkin teorik netlik ve işçilere onların hoşuna gitmeyen gerçekleri anlatmada tavizsiz dürüstlüktür.

İşçiler Birliği, işçi bürokrasisinin çıkarlarının örgütsel ifadesi olarak AFL-CIO’un “ele geçirilebileceği” ve devrimci mücadelenin bir aracına dönüştürülebileceği yönündeki düşünceyi tümüyle reddeder… [146]

239. İşçiler Birliği, sendikalara dayanan bir işçi partisi talebinden vazgeçti. Bu taktiksel talep, sendikaların geniş işçi kitlelerinin desteğine sahip olduğu ve sınırlı biçimde de olsa işçi sınıfının savunmacı örgütleri işlevi görebildiği bir dönemde uygundu. Bu durum, 1990’lara gelindiğinde artık söz konusu değildi.

Sosyalist Eşitlik Partisi’nin Kuruluşu

240. İşçiler Birliği, Haziran 1995’te kendisini Sosyalist Eşitlik Partisi’ne dönüştürme sürecini başlattı. Bu dönüşümün azımsanmayacak bir süre içinde gerçekleştirileceği öngörülüyordu. Çünkü bu süreç, basitçe bir isim değişikliğini değil; ABD içinde ve uluslararası düzeyde uzun süredir devam eden faaliyet biçimlerinin ve devrimci sosyalist hareketin işçi sınıfı ile ilişkisinin değiştirilmesini içeriyordu. Bir birlikten partiye dönüşme, Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin faaliyet gösterdikleri ülkelerde benzeri geçiş süreçlerini yaşama geçirmeye başlamış olan şubeleri ile çok sıkı bir işbirliği içinde başlatıldı ve sürdürüldü. Bir birlikten siyasi partiye geçiş, yalnızca doğrudan nesnel koşullarda değil ama aynı zamanda DEUK’un faaliyetini içinde sürdürdüğü tarihsel bağlamda da yaşanan köklü değişiklikler eliyle belirlenmişti. Karar, İşçiler Birliği’nin ve DEUK’un, işçi sınıfının eski kitlesel örgütlerinin İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulmuş olan dengenin çökmesinden kaynaklanan saygınlık yitiminin ve çöküşünün, işçi sınıfının uluslararası ölçekte siyasi kayma sürecini harekete geçirmiş olduğu düşüncesini ifade etti:

Bizim faaliyetimizin içinde geliştiği örgütsel biçimleri belirleyen şey, nesnel tarihsel bir süreç olarak dünya kapitalizminin çelişkilerinin ve sınıf mücadelesinin gelişmesidir. Bu biçimler ve onların işçi sınıfı ile ilişkisi, onların ortaya çıktıkları ve başlangıçta içinde geliştikleri tarihsel koşullar ile belirli bir ilişki içindedirler. 1959’da Britanya’daki Sosyalist İşçi Birliği’nden 1966’da İşçiler Birliği’ne (ABD); 1968’de Devrimci Komünist Birlik’ten (Sri Lanka), 1971’de Sosyalist İşçi Birliği’ne (Almanya) ve 1972’de Avusturalya’daki Sosyalist İşçi Birliği’ne kadar, birliklerin kurulması, devrimci işçi sınıfı hareketinin gelişmesinin belirli tarihsel koşullarına ve stratejik kavranışlarına bağlıydı.

DEUK’un gelişmesinin ilk döneminde Troçkist hareketin karşı karşıya olduğu ilk stratejik sorun, işçi sınıfının en ileri kesimlerinin kitlesel Stalinist ve Sosyal Demokrat partiler ile sendikalara olan aktif ve militan bağlılığıydı.

Bu yüzden, şubelerimizin siyasi etkinliği, taktiklerdeki çeşitliliğe karşın, işçi sınıfının yeniden büyük bir devrimci yöneliminin başlangıç noktasının, bu örgütlerin saflarındaki en sınıf bilinçli ve siyasi olarak en aktif unsurların radikalleşmesi biçiminde ilerleyeceğini varsayıyordu. Uluslararası Komite’nin şubelerinin, Sosyal Demokrasinin ve Stalinizmin uzlaşmaz karşıtları olarak içinde katalizör rolü oynayacakları o hareketten, kitlesel bir devrimci partinin kurulmasının gerçek imkanları doğacaktı. [147]

241. SEP’in kurulması, Marksist hareket ile işçi sınıfı arasındaki ilişkide bir değişikliği öngördü:

AFL-CIO’nun çöküşünden gerekli sonuçları çıkartmamız ve partinin yeni görevlerini doğru biçimde formüle etmemiz gerekiyor. Eğer işçi sınıfına önderlik sağlanacaksa, bu, bizim partimiz tarafından sağlanmalıdır. Eğer işçi kitleleri için yeni bir yol açılacaksa, bu, bizim örgütümüz tarafından açılmalıdır. Önderlik sorunu, zekice bir taktik temelinde çözülemez. Biz, işçi sınıfının önderlik krizini, o önderliği başkalarının sağlamasını “talep ederek” çözemeyiz. Eğer yeni bir parti söz konusu olacaksa, onu biz inşa etmeliyiz. [148]

Eşitliğin Önemi

242. “Sosyalist Eşitlik Partisi” adının seçilmesi, hem sosyalizmin temel görüşünü (insanlar arasında gerçek eşitliğin sağlanması) hem de günümüz kapitalizminin yol açtığı koşullara uzlaşmaz devrimci muhalefet tavrını ifade ediyordu. North, Sosyalist Eşitlik Partisi’nin kuruluşu için çağrı yaptığında şunu belirtti:

Nesnel koşullar devrim yönünde ilerliyor. Ama devrimci bilincin gelişmesi, tarihten bildiğimiz üzere, otomatik bir süreç değildir. Kapitalizmin alttan alta işleyen çelişkileri eliyle üretilmiş itici güçler, kendilerini doğrudan doğruya sosyalist düşünce biçimlerine dönüştürmezler. İşçi sınıfının verili nesnel duruma yanıtı, tarihsel olarak verili koşulların oldukça karmaşık bir bileşimine bağlıdır. Bunlar ülkeden ülkeye çeşitlenebilir ki gerçekten de öyle olur. Ancak Marksistler, her durumda, işçi sınıfının aklına ve -ekleyebilirim ki- kalbine giden yolu bulmak zorundalar.

Birliği bir partiye dönüştürürken, kapitalist sistemin krizinin kendisini geniş işçi kitlesinin gözünde ne şekilde açığa vurduğunu hesaba katmalıyız. En basit şekilde koyarsak, milyonlarca işçi, yaşam standartlarında uzun süreli ve sürmekte olan bir gerileme yaşıyor. Ücretler düşer ve fiyatlar artarken iki yakalarını bir araya getirmeye çalışan bu kitleler, iş güvencesi konusunda sürekli bir korku içinde yaşıyorlar.

Amerikan yaşamının baskın özelliği, görülmedik bir zenginliğin tadını çıkaran nüfusun küçük bir kesimi ile farklı düzeylerde ekonomik belirsizlik ve endişe içinde yaşayan geniş işçi kitleleri arasındaki derinleşen uçurumdur…

İşçi sınıfının ekonomik konumundaki ve sosyal koşullarındaki kötüleşme, teknolojik devrimle ve onun körüklediği üretimin küreselleşmesi ile bağlantılıdır. Üretim araçlarının özel mülkiyeti altında, işçi sınıfı teknoloji eliyle kurban ediliyor…

Partimizin amacı, onun adında ve tutumunda, işçilerin hem anlayabileceği hem de özdeşleşebileceği biçimde açıklanmalıdır…

Özetle, bu partiyi işçi sınıfına tanıtırken, onun amacının bir işçi hükümeti kurmak olduğunu; bundan, işçiler için ve işçiler tarafından gerçekleştirilecek bir yönetimi kastettiğimizi açıklamalıyız. Böylesi bir hükümet, mümkünse demokratik yollarla elde etmeyi amaçladığı siyasi iktidarı, ekonomik yaşamı işçi sınıfı yararına yeniden örgütlemek; kapitalizmin toplumsal olarak yıkıcı piyasa güçlerinin üstesinden gelmek ve onların yerine demokratik toplumsal planlamayı geçirmek; üretimi emekçilerin acil toplumsal gereksinimlerini karşılamak üzere radikal biçimde yeniden düzenlemek; servetin emekçiler yararına radikal ve toplumsal olarak adil biçimde yeniden bölüşümünü gerçekleştirmek ve böylece sosyalizmin altyapısını hazırlamak için kullanacaktır.

Sosyalist Eşitlik Partisi’nin bu amaçlarının yalnızca işçi sınıfının bilinçli enternasyonalist hareketiyle birlikte ve onun ayrılmaz bir parçası olarak gerçekleşebileceğini vurgulayacağız. Çokuluslu ve ulusötesi şirketler onun diğer ülkelerdeki sınıf kardeşlerini sömürüp baskı altında tuttuğu sürece, Amerikan işçisi için toplumsal eşitlik ve adalet mümkün değildir. Dahası, sınıf mücadelesinin üzerinde yükselebileceği tutarlı ve uygulanabilir bir ulusal strateji yoktur. İşçi sınıfı, ulusötesi şirketlerin uluslararası stratejisinin karşısına, sürekli ve sistematik biçimde kendi uluslararası stratejisini çıkarmalıdır. Sosyalist programın can alıcı yanı olan bu temel konuda hiçbir ödün verilemez.

…Sosyalist eşitlik talebi yalnızca sosyalist hareketin temel amacını özetlememekte, aynı zamanda Amerikan işçilerinin gerçekten demokratik ve devrimci geçmişinde derinlere işlemiş olan eşitlikçi gelenekleri hatırlatmaktadır. Amerikan tarihinin bütün büyük toplumsal mücadeleleri, bayraklarına toplumsal eşitlik talebini yazmışlardır. Bugün, egemen siyasi gericilik ortamında bu ülkünün acımasız bir saldırı altında olması rastlantı değildir. [149]

Dünya Sosyalist Web Sitesi

243. Dünya Sosyalist Web Sitesi’nin (WSWS) Ocak 1998’de kurulması, DEUK’un ve uluslararası işçi sınıfı hareketinin tarihinde bir dönüm noktasına işaret eder. WSWS, Uluslararası Komite’nin, 1985-86’da İşçilerin Devrimci Partisi ile kopuşun ardından siyasi olarak birleşmiş bir dünya partisine dönüşmesinin ürünüydü. Dahası, WSWS’nin üzerinde yükseldiği anlayış (DEUK’un işçi sınıfının Marksizm temelindeki yeni siyasi yöneliminde belirleyici rol oynayacağı düşüncesi), birliklerin partilere dönüşmesini harekete geçiren perspektiften kaynaklanıyordu. WSWS’nin yayınlanması için gerekli teknolojik önkoşullar, DEUK’un, iletişimde yaşanan ve küreselleşmenin önemine ilişkin çözümlemesinin bir parçası olarak özenle izlemekte olduğu devrimci ilerlemeler biçiminde ortaya çıkmıştı. DEUK, bilinçli biçimde, belgeleri okyanusların ve kıtaların bir ucundan diğerine göndermek için erken bir dönemde modemlerin kullanılması dahil, hareketin farklı şubelerini ortaklaşa sürdürülecek bir faaliyet içinde birleştirmenin yollarını arıyordu. O, internetin önemine büyük ölçüde uyum sağlamıştı. Küresel iletişimdeki bu devrimci ilerleme, hem devrimci düşüncelerin yayılması hem de devrimci faaliyetin örgütlenmesi için uygun koşulları yaratmıştı. Gazetelerin yayınlanması, on yıllar boyunca, devrimci hareketin inşasında merkezi ve ciddi bir rol oynamıştı. Lenin, ufuk açıcı eseri Ne Yapmalı?’nın önemli bir bölümünü Rusya çapında bir gazetenin rolünü anlatmaya ayırmıştı. İşçiler Birliği, 1966’da kurulmasından beri bir gazete yayınlıyordu. Ancak bu gazetenin dağıtımı, her yerde bu işi örgütlemeye fiziksel olarak uygun parti üyelerinin sayısına bağlıydı. İşçiler Birliği ve DEUK’un farklı şubeleri, onun düşüncelerini yayma aracı olarak gazeteden başka bir alternatife sahip olmadığı sürece, ellerinden geldiği ölçüde bu sınırlılıklarla baş etmek zorundaydılar. İnternetin gelişmesi, eski sınırlılıkların üstesinden gelmenin, SEP’in ve Uluslararası Komite’nin izleyicilerini arttırmanın koşullarını yarattı.

244. WSWS yalnızca teknolojik gelişmelerin ürünü değildi. O, dünya Marksist hareketinin birikmiş teorik sermayesi üzerinde yükseliyordu. Yayın Kurulu, WSWS’nin yayınlanmasıyla ilgili olarak şunları belirtmişti:

Asya, Avustralya, Avrupa ve Kuzey Amerika’daki DEUK üyelerinin eşgüdümlü çabasıyla yayınlanan Dünya Sosyalist Web Sitesi, sınıf mücadelesinin uluslararası niteliğinden hareket eder. O, her ülkedeki siyasi gelişmeleri, kapitalizmin dünya krizi ve uluslararası işçi sınıfının karşı karşıya olduğu siyasi görevler açısından değerlendirir. Bu bakış açısından hareketle, şovenizmin ve ulusal dar görüşlülüğün bütün biçimlerine kararlılıkla karşı çıkar.

WSWS’nin, işçi sınıfının uluslararası ölçekte siyasi eğitimi ve birliği için benzersiz bir araç haline geleceğinden eminiz. Nasıl ki ulusötesi şirketler emeğe karşı mücadelelerini ulusal sınırların ötesinde örgütlüyorlarsa, WSWS de farklı ülkelerdeki işçilerin sermayeye karşı mücadelelerini koordine etmelerine yardımcı olacaktır. O, bütün uluslardan işçilere deneyimlerini karşılaştırmalarını ve ortak bir strateji geliştirmelerini sağlayarak, onlar arasındaki tartışmaları kolaylaştıracaktır.

DEUK, internet yayıldıkça Dünya Sosyalist Web Sitesi’nin dünyadaki izleyicilerinin artacağını düşünüyor. İletişimin hızlı ve küresel biçimi olarak internet, olağanüstü demokratik ve devrimci etkilere sahiptir. Geniş bir izleyici kitlesinin, kitaplıklardan arşivlere ve müzelere kadar, dünyanın bütün entelektüel kaynaklarına ulaşmasını mümkün kılabilmektedir.

On beşinci yüzyılda Gutenberg’in matbaa makinesini icat etmesi, Kilise’nin entelektüel yaşam üzerindeki kontrolünü kırmada, feodal kurumların altını oymada ve Rönesans ile başlayıp sonunda Aydınlanma’da ve Fransız Devrimi’nde ifadesini bulmuş olan büyük kültürel yeniden canlanışın gelişmesinde son derece önemli bir rol oynamıştı. Aynı şekilde, günümüzde, internet, devrimci düşüncenin yeniden canlanmasını kolaylaştırabilir. Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi, bu teknolojiyi, dünyanın dört bir yanındaki işçilerin ve ezilenlerin kurtuluşu için bir araç olarak kullanmayı amaçlamaktadır. [150]

WSWS, ilk on yılı boyunca, çeşitli siyasi, ekonomik, sosyal, kültürel ve tarihsel konuları kapsayan 20.000’in üzerinde makale yayınladı. Bu ölçekte bir çalışma, yalnızca, DEUK’un onlarca yıllık devasa tarihsel deneyim sermayesini biriktirmiş olması sayesinde mümkün olabildi. Dahası, onun teorik çalışması, sadece olayları yorumlama adına değil ama işçi sınıfını devrimci mücadeleye hazırlamak amacıyla, diyalektik ve tarihsel maddecilik temelinde, öznel bilincin nesnel gerçeklik ile en kesin ve hassas biçimde birlikteliğini kurmaya çaba harcayan klasik Marksizmin geleneklerinde kökleşmiştir.

Militarizmin Patlaması ve Amerikan Toplumunun Krizi

245. WSWS, Amerikan ve dünya emperyalizminin gelişim sürecine ilişkin çözümlemesinde, başka hiçbir yayın tarafından gösterilmemiş bir kavrayış düzeyi sergiledi. WSWS’de sunulan çözümlemelerin ayırt edici yanı, onun tarihsel niteliği, gelişmeleri daha geniş bir bağlam içine yerleştirmesi ve onların yüzeysel görünümlerinin ötesini görmesiydi. SEP, bu temelde, Amerikan askeri güç gösterilerinin ortasında, bütün bir emperyalist düzenin temellerini aşındıran çelişkileri saptadı. SEP, ABD’nin ardı ardına askeri güç kullanmasının bir güçsüzlük belirtisi olduğunda ısrar etti:

ABD, şimdilik, silah sanayisindeki “rekabet avantajı”nın tadını çıkartıyor. Ama ne bu avantaj ne de silah sanayisinin ürünleri dünya egemenliğini güvence altına alabilir. ABD’nin dünya kapitalizmi içindeki rakipsiz rolünün mali ve sanayi altyapısı, cephaneliğinin çok yönlülüğüne ve kapsamına rağmen, 50 yıl öncesinde olduğundan çok daha az sağlamdır. Onun dünya üretimi içindeki payı çarpıcı biçimde azalmaktadır. Onun dış ticaret açığı her ay milyarlarca dolar artmaktadır. Hassas güdümlü mühimmat tutkusunun altında yatan silah teknolojisi alanındaki egemenliğin çok daha temel ekonomik ulusal güç göstergelerini dengeleyebileceği düşüncesi, tehlikeli bir çılgınlıktır…

Gerçekten de, silah teknolojisinin “harikalarına” ve sergilediği “mucizelere” hayranlık, farkında olsunlar ya da olmasınlar, tarihsel bir açmaza varmış olan yönetici seçkinler arasında son derece yaygındır. Onlar, anlayamadıkları ve bu yüzden alışıldık bir çözüm bulamadıkları karmaşık bir uluslararası ve iç sosyo-ekonomik çelişkiler dizisi eliyle sersemlemiş durumdalar, silahları ve savaşları, sorunların arasından kendilerine çıkış yolu açmanın aracı olarak görüyorlar. [151]

246. SEP tarafından yapılan çözümleme, emperyalist şiddetin patlak vermesi ile Amerikan toplumunun derinleşen toplumsal çelişkileri arasında ilişki kuruyordu:

Kapitalizmin egemen seçkinlerini oluşturan ayrıcalıklı tabaka ile geniş işçi kitlesi arasındaki derinleşen uçurum, nesnel olarak, yüksek düzeyde bir toplumsal ve sınıfsal gerilimi ifade etmektedir. Bu değerlendirme, ABD’de militan bir işçi hareketinin olmamasıyla çelişiyor gibi görülebilir. Ama grevlerin ve diğer kitlesel toplumsal protesto biçimlerinin düşük düzeyi, toplumsal istikrarın göstergesi değildir. Tersine, son on yıl içinde, hızla artan toplumsal eşitsizliğe rağmen son derece az sayıda açık sınıfsal çatışmanın yaşanmış olması, ABD’nin var olan siyasi ve toplumsal kurumlarının, işçi sınıfının birikmiş hoşnutsuzluğuna yanıt veremez hale geldiğini göstermektedir. Sendikalar gibi yerleşik toplumsal örgütlenmeler, artık, sınırlı biçimde bile olsa, kitlesel hoşnutsuzluğun ifade kanalları işlevi görmüyorlar…

… İşçi sınıfının şimdi gereksinim duyduğu şey, stratejisi, perspektifi ve programı, dünya ekonomisinin ve tarihsel gelişmenin nesnel eğilimlerine karşılık düşen yeni bir uluslararası devrimci örgütlenmedir.

Böyle bir uluslararası devrimci hareketi inşa etmenin mümkün olmadığına inanan bir sürü kötümser olduğunu çok iyi biliyoruz. Bu kötümserlerin en iflah olmazlarının, tam da çok uzun olmayan bir süre önce sendikalara tam güven besleyen ve SSCB’nin kalıcılığına derinden inananlar arasında olduğu fark edilebilir. Onlar, dün, bürokrasinin güdümündeki reformizmin sonsuza kadar süreceğine inanıyorlardı; bugün, en az o denli sağlam bir inançla, kapitalist gericiliğin ebedi zaferine inanıyorlar. Fakat dünkü uçarı iyimserliğin ve bugünkü morali bozuk kötümserliğin altında, tipik özelliği gelişmeleri gerekli tarihsel çerçeve içinde inceleme isteksizliği ve beceriksizliği ile toplumsal istikrarın büyük ölçüde yanıltıcı yüzeysel görünümünün altında yatan çelişkileri araştırmada gönülsüzlük olan, belirli bir entelektüel ve siyasi yüzeysellik yatmaktadır…

İşçi sınıfının devrimci rolüne ve sosyalizmin nesnel olarak mümkünlüğüne güven, bir inanç sorunu değil; kapitalist gelişmenin nesnel yasalarına ilişkin teorik kavrayış ve tarih (özellikle de yirminci yüzyıl tarihi) bilgisi meselesidir… [152]

247. Özellikle, tuhaf ve açıklanmamış 11 Eylül 2001 olaylarını izleyen gelişmeler, SEP’in Amerikan emperyalizminin küresel patlamasına ilişkin uyarılarının doğruluğunu kanıtlamıştır. WSWS için, ne 2001 yılındaki Afganistan işgali ne de Irak’ın Mart 2003’teki istilası sürpriz oldu. Onun çözümlemeleri geçerliliğini korudu. SEP, Irak’a yönelik saldırının ilk 24 saati içinde, işgalin olası sonuçlarını öngörmüştü:

Yirminci yüzyıl boşuna yaşanmadı. Onun kazanımları ve trajedileri, işçi sınıfına, en önemlisi emperyalist savaşın anlamının ve sonuçlarının kavranması olan son derece değerli siyasi dersleri miras bırakmıştır. Emperyalist savaş, her şeyden önce, ‘normal’ kanallar içinde herhangi bir çözüm bulamayan ulusal ve uluslararası çelişkilerin dışavurumudur. Başlamış olan çatışmanın ilk aşamalarının sonucu ne olursa olsun, Amerikan emperyalizminin felaketle randevusu vardır. O dünyayı zaptedemez. Ortadoğu’daki kitlelere sömürgeci boyunduruğu yeniden dayatamaz. O, kendi iç hastalıklarına uygun bir çözümü savaş aracılığıyla bulamayacaktır. Tersine, savaş eliyle yaratılmış olan öngörülemez zorluklar ve artan direniş, Amerikan toplumunun bütün iç çelişkilerini keskinleştirecektir. [153]

Dünya Kapitalizminin Krizi ve Sosyalist Eşitlik Partisi’nin Görevleri

248. Amerikan kapitalizminin krizi, yalnızca dünya kapitalist sisteminin genel krizinin; WSWS’nin ayrıntılı biçimde çözümlemiş olduğu sürecin bir ifadesidir. Temmuz 1997’de Asya mali krizi denilen krizin patlak vermesi ve ABD’de “.com” balonunun patlaması, küresel bir mali sistemin yaratılmış olmasından ve Amerikan ekonomisinin giderek daha fazla finansallaştırılmasından kaynaklanan patlayıcı çelişkileri açığa çıkarmıştı. Avustralya SEP’in ulusal sekreteri Nick Beams tarafından 2000 yılı Ocak ayında Sidney’deki bir konferansa sunulan raporda belirtildiği gibi:

Geçtiğimiz son on yıl boyunca, küresel mali piyasalarda bir dizi derinleşen krize tanık olduk. İlk olarak, işsizlik oranlarının azalmakta olduğu iddialarına rağmen, bütün şiddetiyle devam eden bir iş kayıpları dönemini açan 1990’ların başlarındaki durgunluk ortaya çıktı. 1992’de, Britanya Sterlini ile Avrupa kur sisteminde ve İskandinav bankacılık sisteminde yaşanan krize tanık olduk. Ardından, 1994 tahvil piyasası krizi, onun ardından da 1994-95 Meksika krizi ve ABD bankaları için Clinton yönetimi tarafından örgütlenen 50 milyar dolarlık kurtarma gündeme geldi. Meksika krizi ‘çözülür’ çözülmez, onu, Rusya’nın borçlarını ödeyememesine, ABD koruma fonu Uzun Vadeli Sermaye Yönetimi’nin Eylül 1998’deki iflasına ve ABD Merkez Bankası’nın ABD ve dünya mali sisteminde yapısal bir krizin önüne geçmeyi amaçlayan müdahalesine yol açan sözde Asya mali krizi izledi. Bu olayların, Meksika krizi, Asya krizi ve Rusya’nın borçlarını ödeyememesi olarak tanımlanması, elbette, yanlış bir adlandırmadır. Tanık olduğumuz şey, küresel mali sistemin krizinin farklı dışavurumlarıdır. Nasıl ki damla hastalığı kalbe ulaşmadan önce kollara ve bacaklara vuruyorsa, aynı şekilde, küresel mali kriz, kendisini, şimdi yavaş yavaş ABD’de ortaya çıkan gelişmelerde ifade ediyor.

249. ABD ve dünya ekonomisi, 2000-2001 yıllarındaki durgunluğun ardından, savaş sonrası hızlı ekonomik büyüme döneminden beri en yüksek küresel büyüme oranlarına sahip bir büyüme döneminin tadını çıkardı. Ama bu kapitalist yükseliş, asıl olarak, ABD’deki borçların artışında ve bir dizi borsa, “.com” ve emlak balonlarının yaratılmasında açığa çıkan, giderek istikrarsızlaşan temellere dayanıyordu. Kapitalizmin çelişkileri, 2007-2008 mali krizinde bir kez daha açık biçimde ortaya çıktı. Nick Beams tarafından, Ocak 2008’de hazırlanan bir raporda şunlar belirtilmişti:

AB’deki mali kriz ile dünya ekonomisinin özellikle geçtiğimiz yedi yıl boyunca az gelişmiş ülkelerdeki kapsamlı büyümesi, birbirinden bağımsız olaylar değil ama tek bir sürecin farklı yanları ya da görünümleridir. … Diğer ülkelerle birlikte Çin’in hızlı büyümesi, ABD’deki borçların büyük çapta artması olmaksızın gerçekleşemezdi. Ama hem ABD ekonomisini hem de küresel talebi ayakta tutan bu borç artışı, şimdi bir krizle sonuçlanmıştır. Çin’deki ve diğer bölgelerdeki düşük maliyetli üretim ve bu bölgelerin dünya ekonomisine eklemlenmesi, aynı zamanda, enflasyonist basınçları azalttı. Bu süreç, daha düşük faiz oranlarının koşullarını yaratmış, dolayısıyla, ABD ve bir bütün olarak dünya ekonomisinin finanse edilmesinde son derece önemli bir rol oynamış olan kredi genişlemesini körüklemişti. [154]

250. Dünya kapitalizmi, SSCB’nin çökmesinden on altı yıl sonra, öncelikle emperyalizmin merkezi olan ABD’de yoğunlaşmış bir kriz içindedir. SEP, 2008 yılına girilirken, bu nesnel krizin ve partinin görevlerinin bir bilançosunu çıkarttı. Bu bilançoda, toplumsal eşitsizliğin son otuz yıl boyunca olağanüstü artmasının “hızla açık ve şiddetli sınıf çatışması noktasına ulaşıyor” olduğu belirtildi:

Zenginlerin egemenliğinin çıkarlarını yaşama geçirmenin araçları işlevi gören iki siyasi parti tarafından yönetilen kemikleşmiş Amerikan siyasi sistemi, yapısal olarak, halkın ciddi toplumsal değişim yönündeki taleplerini, ilerici olması şöyle dursun, inandırıcı bir şekilde yanıtlama becerisine bile sahip değildir. Son tahlilde, toplumsal değişim talebi, reformist bir özellik taşısa bile, egemen seçkinlerin kendi zenginliklerini ve toplumsal ayrıcalıklarını korumadaki boyun eğmez kararlılıklarıyla çatışmaktadır…

Toplumsal ve siyasi gelişmelerin mantığı, burjuva partileri tarafından sonuçta kimin aday gösterildiğinden ve başkan seçildiğinden bağımsız biçimde, acımasızca, sınıf çatışmasının yoğunlaşmasına doğru sürükleniyor. Dahası, işçi sınıfının toplumsal konumundaki ve yaşam standartlarındaki kalıcı kötüleşme, onun toplumsal servetten aldığı payın sürekli azalması ve üretim araçlarını ellerinde tutanlar ile denetleyenler tarafından sömürüsünün acımasızca yoğunlaşması, işçi sınıfının siyasi yöneliminde ve bağlılıklarında köklü bir değişimin temellerini atmaktadır. Ekonomik yaşamda son 30 yıldır gerçekleşen köklü değişiklikleri göremeyenler, hatta inkar edenler, Amerikan işçi sınıfının toplumsal bilincinde, yalnızca kendi morali bozuk kuşkuculuklarını değil ama aynı zamanda tarihe ilişkin cehaletlerini de açığa vuran derin izler bırakmışlardır. Gerçekte, açık toplumsal ve sınıfsal çatışmanın geçtiğimiz çeyrek yüzyıl boyunca yokluğu, Amerikan tarihinin genel şablonu ile keskin bir şekilde çelişmektedir. Ancak, ulusal ve öncelikle de uluslararası ekonomik ve siyasi süreçlerin karmaşık ve olağanüstü karşılıklı etkileşiminden kaynaklanan bu uzatılmış toplumsal sessizlik dönemi, artık sona eriyor. Sosyalist Eşitlik Partisi’nin 2008 yılındaki merkezi görevi, faaliyetinin -teorik, siyasi ve örgütsel- bütün alanlarını sınıf çatışmasının patlak vermesiyle ortaya çıkacak olan zorlukları karşılamaya hazırlanmaktır…

Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi ile siyasi dayanışma içinde olan Sosyalist Eşitlik Partisi, güvenle, işçi sınıfı mücadelelerinin yeniden canlanacağını öngörmektedir. Biz, kapitalist sistemin nesnel krizinin Amerikan ve uluslararası işçi sınıfının yükselişine itici güç sağlayacağını düşünüyoruz. Ancak yaklaşmakta olan kabarış, sosyalist bilinci geliştirme sorununu otomatik olarak çözmeyecektir.

İşçi sınıfının geçtiğimiz aylardaki ilk mücadelelerinin gösterdiği gibi, krizin nesnel olarak devrimci sonuçları ile verili siyasi bilinç düzeyi arasında hala çok büyük bir uçurum bulunuyor. Nesnel koşullar, işçi sınıfını mücadeleye itecek ve bilinçte muazzam bir sıçramanın koşullarını yaratacaktır. Ama partinin, işçi sınıfının siyasi bilinç düzeyini yükseltmek uğruna ve güçsüzleşmekle birlikte kapitalist egemenliğin tehlikeli ve son derece önemli dayanakları olmayı sürdüren bürokrasilerin gerici etkisinin üstesinden gelmek için girişmesi gereken mücadeleyi küçümsemek yanlış olur. Aynı şekilde, ısrarla işçi sınıfının yönünü saptırma ve onu burjuvazinin “ilerici” kesimlerine tabi kılma peşinde koşan çok sayıda küçük-burjuva “radikal” eğilim tarafından oynanan rolü de görmezden gelemeyiz. Egemen sınıfın bütün bu farklı temsilcilerinin etkisinin üstesinden, yalnızca, geçmişteki devrimci mücadelelerin stratejik deneyimlerinin sindirilmesi ve dünya kapitalizminin gelişmekte olan krizinin sonuçlarının kavranması için çaba harcayarak gelinebilir. [155]

SEP, DEUK ve Marksizmin Yeniden Canlanması

251. Dünya ekonomisinin istikrarsızlığı, küresel jeo-politik gerilimlerin artması, askeri şiddet patlaması, bütün ülkelerde işçi sınıfının içinde bulunduğu sosyal koşulların kötüleşmesi, sınıf çatışmasındaki artış ve geniş halk kitlelerinin yerleşik siyasi kurumlara yabancılaşması, devrimci bir krizin yaklaştığının belirtisidir. Bu genişleyen dengesizlik yapısının kaynağı, son tahlilde, kapitalizm tarafından geliştirilmiş toplumsal ilişkilerin ve siyasi biçimlerin, üretici güçlerin yeni küresel gelişmesi ve bütünleşmesi ile uyuşmazlığıdır. Bu uyuşmazlık, yalnızca, siyasi iktidarın uluslararası işçi sınıfı tarafından ele geçirilmesi ve dünya ekonomisinin sosyalist temelde yeniden örgütlenmesi yoluyla çözülebilir ve aşılabilir. Bunun alternatifi, barbarlıktır.

252. Bu küresel krizin merkezinde, Amerikan kapitalizminin dünyadaki konumunun bozulması bulunuyor. Amerikan “istisnacılığı”nın, yani işçi sınıfının kitlesel siyasi hareketinin yokluğunun altında yatan büyük zenginlik ve dünyadaki baskın konum, büyük ölçüde aşınmıştır. Amerikan toplumu, 1930’ların toplumsal çatışmalarından bu yana görülmedik ölçüde sınıf ekseninde kutuplaşmaktadır. Ancak Amerikan kapitalizmi, sistemi 75 yıl önce kurtarmış olan reformları sunacak durumda değildir. Sonu gelmez mali skandallar ve ticari başarısızlıklar, “özel girişim”e olan yaygın güvenin temellerini aşındırmaktadır. 2000 yılındaki seçimlerde yaşanan hırsızlık, hükümet tarafından Irak’ın işgalini haklı göstermek için söylenen yalanlar ve Ebu Garip ile Guantanamo’daki dehşet, işçi sınıfının Amerikan demokrasisinin kurumlarına olan bağlılığını sarsmıştır. İşçi sınıfının toplumsal bilincinin radikalleşmesi ve siyasi bağlılıklarında tarihsel bir kayma için gerekli koşullar oldukça gelişmiş bir aşamadadır. ABD, tarihsel gelişmenin yasalarından muaf değildir. O, devrimci sınıf çatışmaları dönemine giriyor.

253. Devrimci bir çağın taleplerini, yalnızca, kesin olarak işçi sınıfına yönelmiş ve onu esas almış, uluslararası işçi sınıfının geçmişteki mücadelelerinin derslerini özümsemiş, en ileri siyasi teorinin yol gösterdiği ve sosyo-ekonomik gelişmenin nesnel eğilimlerinin bilimsel değerlendirmesinden kaynaklanan bir programı geliştirmiş bir parti karşılayabilir. Sosyalist Eşitlik Partisi ve Uluslararası Komite, büyük bir tarihsel geleneği temsil etmekte ve onu ileriye taşımaktadır. Kendi tarihinin kökenine inebilen ya da bunu yapmak isteyen herhangi bir başka siyasi hareket yoktur. Oportünist örgütler (Sosyal Demokratlar, Stalinistler, sendikalar ve Pablocu eğilimler), hatalarının ve suçlarının kendilerine anımsatılmasını istemiyorlar. Onlar, kendi oportünist manevralarını hayata geçirirken, tarihin ve ilkelerin anılmasıyla rahatsız edilmek de istemiyorlar. Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi, siyasi faaliyetini bilinçli olarak büyük ilkelere dayandıran ve bu yüzden, tarihini herhangi bir boşluk olmaksızın işçi sınıfına sunabilen tek partidir. DEUK, işçiler ve gençlik içindeki en kararlı, en cesur ve en dürüst unsurları bayrağı altında toplayacaktır.

254. Troçki, 1938 yılında, Dördüncü Enternasyonal’in kuruluşunu kutlarken şunları belirtmişti:

Biz, diğer partiler gibi bir parti değiliz. … Bizim amacımız bütün emekçilerin ve sömürülenlerin sosyalist devrim yoluyla maddi ve manevi tam kurtuluşudur. Bunu bizden başka hiç kimse hazırlamayacak ve buna bizden başka hiç kimse rehberlik etmeyecek. [156]

255. 70 yıl sonra, Sosyalist Eşitlik Partisi ve Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi, bu sözcüklere yenilenmiş bir anlam kazandırmaktadır.

– SON –

10 Ekim 2008

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir