Sınıf Mücadelesindeki Hareketlenme ve Marksist Perspektif

İşçi sınıfı mücadelesinde, geçtiğimiz yıl içinde Telekom greviyle başlayan hareketlenme, her ne kadar bu grev sendika bürokrasisi ve patron arasında bir danışıklı dövüş şeklinde başlamış olsa da, hem yaşanmakta olan derin ekonomik krizin ifadesi olduğu için hem de sendikal mücadelenin sınırlılıklarını göstermesi açısında oldukça önemliydi. Küçük burjuva solunun sendika bürokrasisinin karşısında yerlere kapanan tutumu karşısında, 30 bin Telekom işçisi sendikal mücadelenin sınırlılıklarını yaşayarak gördüler (hiçbir ciddi kazanımın elde edilemediği bu grevin ardından işten atılan işçilerin sayısı bini geçti; küçük gruplar halinde işten çıkartmalar sürüyor). Bu grev, aslında bir kez daha –elbette görmek isteyenler için- siyasi önderlik sorunun yakıcılığını ve işçi sınıfı içerisindeki sermayenin ajanları olan sendika bürokrasilerinin önderliğindeki mücadelelerde herhangi bir ciddi kazanım elde etmenin artık mümkün olmadığını göstermişti.

Direniş ve Grev örnekleri

Bu arada, 2008 yılıyla birlikte başlayan Arçelik fabrikasındaki ulaşım/nakliye işçilerinin direnişi beşinci ayını doldurmuş durumda. Patronun dayattığı sendikayı kabul etmeyerek DİSK Nakliyat-İş sendikasında örgütlenen 300 işçi, Koç Holding tarafından işten çıkartılmıştı. İşçiler Ocak ayının başından beri her türlü olumsuzluğa karşın Çayırova fabrikasının önünde, Koç Holding’in Genel Müdürlüğü’nde, TÜSİAD’ın önünde, Tansaş-Migros ve Yapı Kredi Bankası’nın önünde direnişlerini sürdürüyorlar. Ancak işçilerin sendika, toplu iş sözleşmesi ve işe geri alınma için gösterdikleri bu direnişin, örgütlü oldukları Nakliyat-İş sendikasını ve asıl olarak DİSK’i pek fazla ilgilendirdiği söylenemez. Kemalist-milliyetçi Halkın Kurtuluş Partisi’nin örgütlü olduğu Nakliyat-İş sendikasının, işçilerin beş ayı aşkın süredir sürdürdükleri direnişe asıl olarak DİSK’ten destek sağlama gibi bir girişimi olmadı. Elbette bu “destek”ten, diğer sendikaların; “direnişinizi destekliyoruz” açıklamalarını kastetmiyoruz. Bu destek, DİSK bağlı sendikaların direnişle dayanışma adına iş bırakmaları, direnişi ziyaret etmeleri, eyleme çıkmaları ve direnişteki işçiler için fon oluşturmaları şeklinde olabilir. Arçelik işçilerinin kararlı ve dinamik tutumlarının, onların önünde bir engel olan sendika bürokrasisini aşamadığı takdirde, geçtiğimiz yıldaki grev ve direniş örneklerinde olduğu gibi bu direnişin de sendika bürokrasisi eliyle kırılacağına şüphe yok. Yakın geçmişte örneğini çokça gördüğümüz gibi, işçilere tazminatlarının verilip “güle güle” denmesi de, sendika ve küçük burjuva solu tarafından bir kez daha “zafer!” çığlıklarıyla karşılanacaktır.

Sendika önderliklerinin bir iş yerinde grev ya da direniş başlatmaları, asıl olarak tabandaki işçilerden gelen basıncın veya patronun dayatmasının sonucu olarak gerçekleşiyor. Aylar süren toplu iş sözleşmelerinin ardından sendika bürokrasilerinin bütün yalvarmalarına karşın, patronların talepleri reddetmesi üzerine başlayan grev sayısı hiç de az değil. Bunun bir örneği Şişe Cam fabrikasında da yaşanacaktı. Ancak son dakikada Kristal-İş sendika bürokrasisinin patronla anlaşması sonucu 5 bin işçi grevden döndü. Patronun dayattığı yüzde 13 zammı sendikanın kabul etmesi üzerine –ki ikinci yıl zammı resmi enflasyon oranında- sağlanan anlaşma sendikanın web sayfasında, fabrika bacasından uçan bir barış güvercini çizimiyle duyuruldu. Elbette sendika bürokratları ve sermaye arasında bir sınıf çatışması aramak yanlış olur –bu küçük burjuva solcularının işi-. Ancak bu çatışmayı arayanlara en güzel yanıtı Kristal-İş bürokratlarının web sayfasında uçan bu “barış güvercini” vermiş durumda.

Bir diğer grev ise, 31 Mayıs günü başlayan ve 4 bin Lastik işçisinin katıldığı, DİSK’e bağlı Lastik-İş Sendikası ile Goodyear, Brisa ve Pirelli arasındaki toplu iş sözleşmesi görüşmelerinde anlaşma sağlanamaması üzerine başladı. Kocaeli’nde 3 bin 250 ve Adapazarı’nda 750 işçi toplam dört fabrikada grevi sürdürüyor. 9 Ocak tarihinde başlayan toplu iş sözleşmesi görüşmelerinde üzerinde bu güne kadar anlaşılamayan ana konu, patronlarının işe yeni alınacak işçilerin ücretlerini kendilerinin belirlemesini istemeleriydi. Grevden bir gün önce son kez yapılan görüşmede, patronlar işe yeni alınacak işçilerle ilgili taleplerini ve daha önce imzalanan TİS’lerde yer alan kazanılmış hakların gasp edilmesine ilişkin tüm dayatmalarını geri çektiler. Ücret zammının ise yüzde 4.3 olacağını belirten patronların bu teklifi, sendika bürokratları tarafından razı gelinecek bir teklif olsa gerek ki, onlar masadan grev kararıyla kalkmadılar. Bu grev, Lastik-İş sendikasında örgütlü olan işçilerin kararıydı. Lastik işçilerinin 31 Mayıstan beri süren grevdeki coşkusu ve kararlılığı son derece önemli.

Özellikle içinden geçtiğimiz türdeki dönemlerde -ki bu dönem yalnızca Türkiye’de değil tüm dünyada oldukça kapsamlı ekonomik ve siyasi altüst oluşlara sahne oluyor, işçi sınıfı içerisinde çakacak bir kıvılcım, bugün birbirinden yalıtılmış grevler karşısında oldukça “sessiz ve sakin” görünen işçilerin sokaklara dökülmesine neden olabilir. Çok uzağa ya da eskiye gitmeye gerek yok, Türkiye’de 80’lerin sonu ve 90’ların başında yükselen sınıf mücadelesi bunun en açık kanıtlarından biri. Bu grevle de ilgili olarak, grev sonucunda bir kazanım aranacaksa, Lastik işçilerinin militanlığı sonucu geliştirebilecekleri sınıf dayanışması olabilir. Bunun içinse yine sendika bürokrasisinin aşılması gerekiyor –ki grevden elde edilebilecek en büyük kazanım bu olacaktır. Vurgulanması gereken şey, lastik işçilerinin mücadelesinin “ücret zammı ve sendikal mücadele” sınırlılıklarından çıkarmak ve sermayeye karşı gerçek bir sınıf mücadelesine dönüştürebilmektir.

Burada da başlıca görev Marksistlere düşüyor. Marksistler, bu sendikal mücadelelerin ve grevlerin sınırlarını hiç yılmadan işçilere anlatmak zorundalar. Yapılması gereken şey grev ziyareti yapıp işçilere başarılar dilemek ve sendika bürokrasilerine yaltaklanmak değil, grevci işçileri sendikacılık sarmalından kurtarmaya ve sosyalizm mücadelesine kazanmaya çalışmak olmalıdır.

Ekmeğe Yapılan Zam karşısında Küçük Burjuva Solu’nun yaklaşımı

İstanbul’da 300 gram ekmeğin fiyatı 85 kuruş, Eskişehir’de ise 65 kuruşa çıktı. Geçtiğimiz günlerde, Eskişehir’de, birçok siyasi parti ve kitle örgütünün oluşturduğu Emek ve Ekmek Meclisi adlı bir oluşumun önderliğinde zamlara karşı bir basın açıklaması yapıldı. 3 Hazirandan itibaren on gün sürecek bir imza kampanyası başlatan bu Meclis’in imza metninde geçenler incelenmeye değer:

“Halkın hastaneleri özelleştirme adı altında talan edilmekte…”dir. “Halkın fabrikaları, işletmeleri satılarak dışa bağımlı ekonominin açıkları kapatılmaya çalışılıyor.”

Bileşenlerinden de (ÇGD, DSP, EHP, Halkevleri, İKP, Kristal-İş, MMO, ÖDP, Eskişehir Öğrenci Kolektifleri, SHP, ESMMMO, TMMOB, Tunceliler Derneği, Türkiye Ziraatçılar Derneği, Eskişehir Ziraat Odası, Ziraat Mühendisleri Odası) anlaşılacağı gibi bu platform asıl olarak “ulusal” kapitalizmden yana küçük burjuva “sol”undan oluşuyor. Yukarıda aktardığımız iki cümlede kasıtlı bir çarpıtmayla karşılaşıyoruz: “Halkın hastanesi, fabrikası” denilerek, devlet mülkiyetinde olan kurumların aslında halkın olduğu ileri sürülüyor. Sosyalist bakışla yakından uzaktan alakası olmayan bu yaklaşım, devletin sınıf karakterini gizlemekte ve burjuva devletin mülkiyetini özel sermayenin mülkiyetine yeğlemektedir. Bu, varlığını kapitalizme –ama kendilerini tekelci rekabet karşısında koruyan bir devletin gözetimi altında işleyen bir kapitalizme- borçlu olan küçük burjuva solunun tipik tutumudur. Metnin devamında bu “Meclis”in küçük burjuva gerici özü daha da belirginleşiyor:

Tespit: “Buğday ve un fiyatlarına yansıyan bu durum çiftçinin yoksullaşmasına, üretim yapamamasına ve kırdan kentlere göç etmesine neden oluyor.”

Talep: “Üreticiye daha fazla devlet desteğinin sağlanması…”

Küçük burjuvazinin 1970’lerden beri süregelen küreselleşme adı verilen olguya –ki bu olgunun önemli yanlarından biri çiftçinin (yani küçük burjuva köylünün) yok oluşu ve proleterleşmesidir- tepkisini ifade eden yukarıdaki satırlar, Marx ve Engels’in Komünist Manifesto’da dile getirdikleri “tarihin tekerleğini geri döndürme çabası içindeki” köylülüğün politik sözcülerinin gerici taleplerini mükemmel biçimde özetliyor. Onlar, küreselleşme ile birlikte küçük köylüyü uluslararası sermayeye karşı koruyan gümrük duvarlarını ve yine bu köylülüğü ayakta tutan devlet desteğini talep ediyorlar. Ne yazık ki, o günler eskide kaldı.

Küçük burjuva solcularının aksine, Marksistlerin bugün gelinen durum karşısındaki perspektifleri, geriye dönüşü değil ileriye doğru sıçramayı içerir. Onlar, üretici güçlerin, mal ve hizmetlerin dünya çapında planlı üretiminin ve bölüşümün maddi zeminini hazırlayan gelişmesini ve -bu anlamda- küreselleşmeyi, yeniden “ulusal” gettolara kapanmayla değil, dünya sosyalist devrimi ve sosyalizmle ilişkilendirirler. Marksistler, ekmek fiyatlarına yapılan zamların AKP’nin kötü niyetleriyle alakası olmadığını, bunun dünya çapında yaşanan kapitalist krizin bir sonucu olarak; uluslararası bir olgu olarak ortaya çıktığını ve bunun çözümünün ulusal koruma gibi gerici talepler değil, burjuva üretim ve mülkiyet ilişkilerinin ortadan kaldırılması olduğunu anlatırlar.

Aslında, yukarıda da bahsettiğimiz konuyu, yani bu durumun uluslararası bir olgu olduğu gerçeğini görmek için daha birkaç hafta öncesinde dünyanın dört bir yanında birden patlayan isyanlara bakmak yeterli. Özellikle Mısır’ın Mahalla kentinde yaşayan işçilerinin gösterdikleri militan tutum, Marksist önderliğin yokluğuna karşın, örnek alınması gereken yaklaşımı da göstermişti. Mahalla’daki 25 bin tekstil işçisinin ‘yasadışı’ başlattıkları grev sonrası başlayan gösteriler genel bir ayaklanmaya dönüşmüş ve yarım milyona yakın kişi sokaklara dökülmüştü.

Marksist Perspektif

Böylesine kapsamlı altüst oluşların yaşandığı dönemlerde, sınıf mücadelesinde küçük bir kıvılcımın bile bir ayaklanmaya dönüşmesi olası. Bu, tarih hakkında biraz fikri olanların bilebileceği bir olgu. Bütün bu toplumsal patlamaların maddi zeminini oluşturan şey, üretimin küreselleşmesi olgusundan başka bir şey değildir.

Üretici güçlerin uzunca süredir ulusal sınırlar içine hapsedilemeyen gelişmesi ile kapitalist üretim ve mülkiyet ilişkileri (ve bunların ifadesi olan “ulus devlet”ler) arasındaki çelişki, 25 yılı aşkın zamandır, sınıf çelişkilerini hiç olmadığı kadar keskinleştirmektedir. Artık dünya nüfusunun çoğunluğunu proleterler oluşturuyor. Son dönemde Stalinistlerin ve Pablocuların sendikal mücadeleyi – dolayısıyla ulusal” ekonomiyi- ön plana çıkartmaya çalışmaları ya da küçük burjuvazinin korunmasını istemeleri tesadüf değil. Onlar, tarihin tekerliğini geri çevirmeye çalışmakta ve tarihsel olarak gerici bir rol üstlenmekteler. Bu da, kendilerini “Marksist” olarak adlandıran bu grupların, Marksizmin temel direği olan tarihsel maddeci yöntemden bihaber olmalarından ileri geliyor.

Bugün, sendikal (ekonomik) mücadele yürüten ya da zamlara karşı eylem yapan işçilerin kendiliğinden isyanları hiç olmadığı kadar önemli halde gelmiş durumda. Sürekli vurguladığımız gibi, bu “küçük” görünen eylemler, içlerinde oldukça büyük dinamikler taşıyor. Ancak, bu mücadelelerin önderliğinin sendika bürokrasisinde veya küçük burjuva solunda olması, bunları baştan düzen sınırları içerisine hapsetmekte ve yenilgiye mahkum kılmaktadır. Bugün sosyalistlerin yapması gerekenlerin başında, böylesi mücadelelerin içinde yer almak ve burada Marksist perspektifleri işçilere sürekli anlatmak, bu mücadelenin uluslararası ve devrimci boyutunu ön plana çıkartmak geliyor.

20. yüzyıl iki dünya savaşına, ayaklanmalara ve devrimlere sahne oldu. İçinde yaşadığımız yüzyılda ise insanlığı bir önceki yüzyıldan çok daha büyük altüst oluşlar bekliyor. Bu altüst oluşların yüz milyonlarca insanın ölümüyle sonuçlanacak dünya savaşlarına dönüşmesini önlemek ve bir dünya sosyalist devrimine dönüştürebilmek için uluslararası Marksist bir örgütü; dünya devriminin sosyalist partisini örgütleme mücadelesi, hiç olmadığı kadar önem kazanmış durumda. İşçi sınıfının önünde Rosa Luxemburg’un yüz yıl önce dile getirdiği şu tercih duruyor: Sosyalizm ya da barbarlık.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir