Panama Belgeleri ve Türkiye’deki toplumsal eşitsizlik

Asalaklık, suçluluk ve yozlaşma, kapitalizmin yüzündeki siğiller değil, onun esas yüzüdür.

Nisan ayının başında yayınlanmaya başlamasıyla dünya çapında bir sarsıntıya yol açan Panama Belgeleri’nin Türkiye’yi de kapsayan ikinci bölümü Pazartesi günü yayınlandı.

Mali oligarşinin vergi kaçırma, kara para aklama ve servetini gizleme aracı olarak vergiden muaf ülkelerdeki paravan şirketlerdeki (offshore) birikimlerine ilişkin bilgilerinin sızdırılmasının merkezinde, bu alanda 1970’lerin sonundan beri varlıklı müşterilerine hizmet sağlayan Mossack Fonseca adlı firma yer alıyordu.

Dünya Sosyalist Web Sitesi (WSWS) yazarı Andre Damon’ın konuyla ilgili yazısında belirttiği gibi:

Skandalın kalbinde yer alan Panamalı hukuk firması Mossack Fonseca, vergilendirmeden kaçınmak için paralarını güvenli bir yere gizleyip saklayarak politikacılara ve süper zenginlere milyonlarca dolarlık yardım sağladı. Onun faaliyetleri, vergi kaçakçılarının, kara para aklama dolaplarının, kurumsal rüşvet fonlarının ve siyasi rüşvetlerin dünyanın başlıca “demokrasiler”inin gündelik ekonomik ve siyasi yaşamındaki rolü için bir kutsal kitaptır.

Dünya çapında işçi sınıfının sömürüsüyle elde edilen ve mali vurgun yoluyla büyütülen servetin hem vergiden muaf tutulması hem de “güvenli liman” kabul edilen yerlerde gizlenmesi ve bunda devlet yetkilerinin doğrudan suç ortaklığı, kapitalist siyasi ve toplumsal düzenin dünya nüfusunun ezici çoğunluğuna karşı var oluşunu gözler önüne seriyor.

Yayınlanan ilk belgeler eski ya da halen görevi başında olan 12 devlet/hükümet başkanını ve 150’ye yakın politikacıyı içeriyordu. En “demokratik” ve “şeffaf” ülkelerden biri olarak sunulan İzlanda’nın başbakanının da vergi kaçırdığının ortaya çıkmasını takip eden protestolar, kısa süre içinde başbakan David Gunnlaugsson’un istifasına yol açmıştı.

Britanya Başbakanı David Cameron da, babasının bu vergi kaçakçılığının içinde olduğunun ortaya çıkmasının ardından istifa talepleriyle karşılaşmıştı.

Raporun yayınlanmasının ardından İzlanda ve Britanya’nın yanı sıra, Şili, Fransa, Rusya, Ukrayna, Arjantin, Amerika Birleşik Devletleri, Almanya, Brezilya, Kanada, Norveç ve İsveç dahil, çok sayıda ülkede skandallar patlamış ve soruşturmalar başlatılmıştı.

Son yayınlanan 214 bin civarında belgede, Britanya’dan 17 bin, Birleşik Arap Emirlikleri’nden 8 bin, ABD’den 6 bin, Fransa’dan 304, Almanya’dan 200 ve Türkiye’den 101 şirket yer alıyor.

Belgelerin, İsrail ile Suudi Arabistan arasındaki siyasi işbirliğinin tamamlayıcı bir unsuru olarak ortaya çıkardığı bir diğer şey de, Suudi Kralı Selman bin Abdülaziz’in geçtiğimiz yıl İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’ya seçim çalışmasında kullanması için 80 milyon dolar göndermiş olması.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın AKP hükümetinin de bölgedeki başlıca müttefiki konumuna yükselen ve kendisine devlet nişanı verilen Suudi Kralı ile İsrail Başbakanı arasındaki bu kirli ilişki, aynı zamanda, bu üç gerici rejimin Ortadoğu’daki yağma savaşındaki ve özellikle Yemen halkına karşı gerçekleştirilen Suudi katliamındaki suç ortaklığını bir kez daha ortaya koyuyor.

Panama Belgeleri’ndeki ikinci dalgada, Koç Holding, Nurol Holding, Çalık Enerji, Zorlu Enerji, Sembol İnşaat, Rixos, Ağaoğlu, Sabancı, Ulusoy, Gürmen Group gibi şirketlerin ve onların sahibi aile üyelerinin adları yer alıyor.

Söz konusu şirketlerin ve onların sahipleri olan ailelerin konumu göz önünde bulundurulduğunda, Türkiye’deki en büyük şirketlerden kimilerinin; dolayısıyla, Türkiye egemen sınıfının önemli bir kesiminin bu vergi kaçakçılığı sürecinde yer aldığı ortaya çıkmaktadır.

Yukarıda adı geçen şirketler ve aileler, vergiden kaçırdıkları servetlerini, özellikle AKP iktidarları döneminde büyük ölçüde arttırmışlardır ve siyasi iktidarın arkasındaki başlıca sermaye güçlerini oluşturmaktadır.

Türkiye kapitalist sınıfının on yıllardır başını çeken Koç Holding’in bu süreçteki büyümesi, ancak Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki devlet destekli yaratılma süreciyle karşılaştırılabilir.

Koç Holding, son 13 yılda, özellikle Tüpraş’ın hibe edilmesinin büyük katkısıyla, aktif büyüklüğünü 13,7 milyar liradan 73 milyar liranın üstüne çıkardı. Bu dönemde, şirketin piyasa değeri 3,1 milyar liradan 28,5 milyar liraya ulaşmış, toplam karı 21 milyar lirayı aşmış durumdadır. Holding’in toplam gelirleri, ülkenin gayrisafi yurtiçi hasılasının yüzde 8’ine, ihracatın ise yüzde 9’una denk düşüyor.

Türkiye büyük sermayesinin başlıca kesimlerinin bulaştığı vergi kaçakçılığı, Türkiye’deki vergi gelirlerindeki büyük pay zaten işçi sınıfı tarafından sağlanıyor olduğu için daha da çarpıcıdır. Bütçe gelirlerinin yüzde 80’den fazlasını taşıyan işçiler, ücretlerini vergilendirilmiş olarak almalarının yanı sıra, ekmekten suya, ulaşımdan kitaba kadar kadar her şeyden alınan dolaylı vergiler eliyle bir kez daha soyuluyorlar.

Buna karşılık, büyük sermaye sahiplerinin vergileri, yalnızca vergi kaçakçılığıyla değil ama vergi afları, vergi indirimleri vb. kolaylıklarla en aza indiriliyor. AKP iktidarları döneminde artan oranlı gelir vergisi düzleştirilmiş, en zenginlere uygulanan gelir vergisi üst dilimi yüzde 45’ten 35’e düşürülmüştür. Buna, kurumlar vergisi oranının yüzde 33’ten yüzde 20’ye düşürülmesi, buna karşılık en büyük bankalardan ve şirketlerden bunun yalnızca yüzde 1-2’lik kısımlarının alınması eşlik ediyor. Bu haliyle, Türkiye, vergi dağılımı adaletsizliğinde dünya sıralamasının üst sıralarında yer alıyor. (Kaynak)

Patronlar zaten büyük ölçüde muaf tutuldukları vergilerini ödemezken, başta sağlık ve eğitim olmak üzere tüm kamu harcamaları (savaş yatırımları dahil) emekçilerin sırtına yıkılmaktadır.

Toplumsal eşitsizlik, burjuvazinin uluslararası ölçekte sürdürdüğü toplumsal saldırının 2008 küresel ekonomik krizi sonrasında iyice şiddetlenmesi ve tırmanan savaş hazırlıkları nedeniyle görülmedik boyutlara ulaşmış durumdadır.

Türkiye, gelir ve servet eşitsizliği sıralamasında başı çeken ülkelerden birisi.

Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın 2013 yılının başında yayınladığı “Türkiye’de Aile Yapısı Araştırması”, toplumun gelir dağılımındaki çarpıcı eşitsizliği gözler önüne sermişti. Araştırmaya göre, hanehalklarının yüzde 95’i yoksulluk sınırında (3.200 lira) ve altında, yüzde 60’ı ise açlık sınırında (1200-1000 lira) ve altında yaşıyordu. Aynı şekilde, Türkiye’deki 19,7 milyon aileden en zengin 100 tanesi, 216 milyar doları aşan servetiyle milli gelirin yüzde 30’unu alıyordu.

Türkiye’de, nüfusun en zengin yüzde 10’unun geliri, en yoksul yüzde 10’un 12,6 katıdır. Buna göre, Türkiye, 2015 rakamlarıyla OECD ülkeleri arasında Meksika, Şili, ABD ve İsrail’in ardından beşinci, Avrupa’da ilk sırada yer alıyor.

Research Institute On Turkey’in Credit Suisse’in Küresel Servet Raporu’na (Ekim 2014) dayandırdığı çalışmasına göre, nüfusun en zengin yüzde 1’inin toplam servetten aldığı pay, 2002 yılında yüzde 39,4 iken, 2014’te yüzde 54,3’e çıkmış durumda. Geriye kalan yüzde 99’un toplam servetten aldığı pay ise, 2002’de yüzde 60,6 iken, 2014’te 45,7’ye gerilemiştir.

Yine, aynı çalışmaya göre, Türkiye, dünyadaki servet bölüşümü adaletsizliğinde Ukrayna, Rusya, Kazakistan, Lübnan ve ABD’nin ardından 6. sırada yer alıyor. Türkiye’de, nüfusun yüzde 75,3’ünün mal varlığı 10 bin doların altında iken, yüzde 22,8’inin 10 bin ile 100 bin; yüzde 1,8’inin 100 bin ile 1 milyon arasında bir mal varlığı bulunuyor. Yüzde 0,2’nin mal varlığı ise 1 milyon doların üzerinde.

Söz konusu veriler, mali aristokrasiyi oluşturan bir avuç insan ile toplumun ezici çoğunluğu arasındaki derin toplumsal uçurumu şüphe götürmez bir şekilde gözler önüne sermektedir.

Toplumsal eşitsizliğin ve buna eşlik eden sınıfsal gerilimlerin ulaştığı boyut, “demokratik” egemenlik biçimleriyle bağdaşmamaktadır. Uluslararası bir olgu olan polis devleti ve diktatörlük yöneliminin arkasında, bu maddi koşullar yatıyor.

Hükümetler, bu dizginsiz sömürü ve vurgun sürecinde kapitalistlerin doğrudan hizmetçileri konumundadır. Hükümetler, sömürüye, yolsuzluğa, kara para aklamaya ve vergi kaçakçılığına dayanan bu muazzam serveti işçi sınıfına karşı korumak için giderek artan bir şekilde anti-demokratik biçimler ediniyor; politikacılar, asalak bir azınlık yararına attıkları her adım için daha fazla rüşvete ve yolsuzluğa batıyor.

İleriye giden tek yol, mülksüzleştiricilerin mülksüzleştirilmesidir. Kapitalist sistemi dünya çapında ortadan kaldırabilecek ve yerine tüm insanların ihtiyacına ve toplumsal eşitliğe dayanan sosyalist bir dünya toplumunu kurabilecek olan tek güç, uluslararası işçi sınıfıdır. İşçi sınıfının bunu başarabilmesi için, iliklerine kadar çürümüş olan bu sistemin savunucusu ve suç ortakları olan bütün burjuva partilerinden ve onların sahte sol uzantılarından bağımsız, kendi enternasyonalist sosyalist partisini inşa etmesi ve iktidar ele geçirmesi gerekiyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir