Otuzuncu yılında Tiananmen Meydanı katliamı – II

Yazdır

Tiananmen Meydanı katliamını takip eden kapitalist restorasyon

Tiananmen Meydanı’ndaki kanlı baskının ve ülke genelindeki polis kuşatmasının ardından, ÇKP önderliği içindeki hizipsel çatışma, sonraki üç yılda, Deng’in kapitalist restorasyon programı üzerinden keskinleşti. Deng, askerleri işçilerin ve öğrencilerin üstüne sürerken, piyasa yanlısı yeniden yapılanma konusundaki baş müttefiki Zhao Ziyang’i başbakanlık görevinden aldı. Şanghay’da eski parti önderi olan Jiang Zemin, bir uzlaşma çaresi olarak ÇKP genel sekreterliği makamına getirildi. İnisiyatif, Zhao’yu eleştirirken Deng’in politikalarını da eleştiren, sertlik yanlısı denilen Li Peng ile Çen Yun’a geçti.

Bununla birlikte, Li ve Çen, piyasa ilişkilerinde kısıtlamalar yapılmasını savunurken, politikalarını önceki duruma ve çoktan bir çıkmaz sokak olduğu kanıtlanmış olan ulusalcı “tek ülkede sosyalizm” perspektifine dayandırıyorlardı. Tam da Doğu Avrupa’daki deforme işçi devletleri çöktüğü ve Gorbaçov’un politikaları merkezi planlamanın ve ulusallaştırılmış mülkiyet ilişkilerinin altını oyduğu sırada, Sovyetler Birliği’ne doğru bakıyorlardı. Onların “Sovyet hizbi”, Çin bürokrasisinin, güçleri ve ayrıcalıkları devlete ait sanayinin kilit sektörleri ve Pekin’deki merkezi aygıt üzerindeki denetimlerine bağlı olan kesimlerini temsil ediyordu.

Li, Kasım 1989’daki Beşinci Plenum’da, yeniden oluşturulmuş olan Devlet Planlama Komisyonu’nun tavsiyelerine dayanan ana raporu sundu. Kabul edilen plan, enflasyonu 1990’da yüzde 10’a düşürmeyi ve kredi üzerinde sıkı denetimler sürdürerek ve ulusal bütçeyi dengeleyerek ekonomik büyümeyi yüzde 5’e yükseltmeyi gerektiriyordu. Kırsal endüstriye, devlete ait işletmelerle rekabet etme izni verilmeyecekti. SEZ’ler ve “açık kapı” politikası yürürlükte tutulurken, yeni kısıtlamalar ülkenin özellikle güneyindeki kır ve taşra sektörlerini vurdu.

Deng, artık herhangi bir resmi parti ya da devlet görevinde olmamakla birlikte, özellikle yeni kar amaçlı sanayinin yoğunlaştığı güney eyaletlerinde hala hatırı sayılır bir siyasi nüfuza sahip olmayı sürdürüyordu. Deng, herhangi bir siyasi serbestleşmeye karşı çıkma konusunda sertlik yanlılarının tarafını tuttu ve en önemlisi de 1989’daki askeri baskıyı destekledi ama özel girişimler ve yabancı yatırım önündeki kısıtlamaların tamamen kaldırılması gerektiği konusunda son derece kararlıydı.

Sovyetler Birliği’nde çığ gibi büyüyen kriz, meseleleri karar noktasına getirdi. Ağustos 1991’de Gorboçov’u ve Yeltsin’i devirmeyi ve onların piyasa yanlısı yeniden yapılanma programlarını geriye döndürmeyi amaçlayan bir Stalinist darbe girişimi başarısızlıkla sonuçlandı. Çin uzmanı Michael Marti, bu konuda şunları yazıyordu: “Bu tek olay, Deng Şiaoping’inki dahil olmak üzere Çin önderliği içinde siyasi denklem hakkındaki düşünceyi değiştirdi. Sovyet Kızıl Ordu’sunun, kontrolü yeniden kazanma girişiminde Sovyetler Birliği Komünist Partisi’ni desteklememesi, ÇKP’yi paniğe sürükledi. Çin önderliği, bir emsalin oluşturulmuş olduğundan korkuya kapıldı.” [5]

Hizipsel çatışmanın hatları çizilmişti. “Sovyet hizbi”, SEZ’ler dahil bütün piyasa yanlısı reformların yerindeliğini sorgulamaya başlarken, Deng, ekonomik büyüme düzeylerinin istihdamı ve toplumsal istikrarı sürdürmek için çok düşük olduğu konusunda ısrar ediyordu. Deng, 1989 sonunda kıdemli partililerin bir toplantısında, “Eğer ekonomi uzun süre canlandırılamazsa, hükümet içeride halk desteğini yitirecek ve diğer ülkeler tarafından ezilip zulüm görecek. Bu durumun devam etmesi ise, Komünist Parti’nin çökmesine yol açacak,” diyordu. [6]

Deng, Stalinizmin Doğu Avrupa’da çökmesinden sonra, Sovyetler Birliği’ndeki krizin jeopolitik ilişkileri geniş ölçüde değiştireceğinden de kaygılıydı. Deng’in stratejisi yalnızca ABD ile Sovyetler Birliği arasında denge kurmaya çalışmakla kalmıyordu. Onun ekonomi politikaları, potansiyel olarak eski Sovyet cumhuriyetlerinde açılan yeni fırsatları sömürmeye yönelebilecek büyük bir yabancı yatırım akışına dayanıyordu.

Deng, güney eyaletlerindeki parti önderlerinin yanı sıra, Halk Kurtuluş Ordusu’nun (HKO) desteğine bel bağlıyordu. Generaller, ABD emperyalizminin ve müttefiklerinin 1990–91 Körfez Savaşı’nda Irak ordusunu hızla yıkıma uğratmak için ileri teknoloji silahlarını konuşlandırmalarıyla şoka uğramışlardı. Bundan çıkardıkları sonuç, Çin’in HKO’yu ciddi biçimde modernize etmeye yatırım yapmak zorunda olduğu ve yalnızca Deng’in politikalarının ekonomiyi dönüştürüp, bu yatırım için gereken büyümeyi üretebileceği idi.

Deng, Sovyetler Birliği’nin Aralık 1991’de resmen tasfiye edilmesinden sadece 20 gün sonra, Ocak-Şubat 1992’de, “Güney turu”na başladı. Ona, üst düzey generaller, devlet güvenlik şefi Kiao Şi ve kıdemli partili Bo Yibo eşlik ediyordu. Deng, SEZ’leri ve güney kentlerini ziyaret ederken, Sovyetlerin çökmesi karşısında ekonomi politikalarında herhangi bir tersine dönüş olmayacağını ilan etti. Büyüyen toplumsal eşitsizlik hakkındaki kaygıları önemsemeyen Deng’in, “Bırakalım önce birileri zenginleşsin,” dediği söylenir.

Anlatıldığına göre, Deng, Şanghay’da Çen Yun ile karşılaştığında, “Ekonomiyi geliştiremeyen her önder görevi bırakmalı,” diyordu. Kapitalist restorasyonu açıkça destekleyen Deng, şunları söylemişti: “Daha fazla yabancı sermaye ve daha fazla ileri düzeyde yabancı deneyim ve teknoloji çekmeli ve daha fazla yabancı yatırımlı girişim kurmalıyız. Kapitalizmi uygulamaya koyduğumuzu söylemelerinden korkmayın. Kapitalizm korkunç bir şey değil.” [7]

Tüm ülkeyi ucuz Çin emeğinin sömürüsü için dev bir serbest ticaret bölgesine dönüştüren topyekün kapitalist restorasyona kapıyı açan Deng galip gelmişti. Yabancı yatırımcılar Pekin’deki polis devleti rejiminin işçi sınıfını disipline sokmak için ne kadar acımasız olursa olsun her yola başvurmaya istekli olduğunu fark ederken, Tiananmen Meydanı katliamı üzerine timsah gözyaşları döken Batılı politikacılar hızla bir kenara itildiler. ÇKP, 1993’te, kapitalizmi benimsemesine yırtık pırtık bir “sosyalist” maske takarak, hedefinin “sosyalist bir piyasa ekonomisi” olduğunu ilan etti.

ÇKP, 1994’te, emek gücünün alınıp satılmasını yasallaştırarak, resmen bir “emek piyasası” kurdu. Devlete ait işletmeler, kar için işletilen şirketler olmak üzere özelleştirildi. Kar getirmeyenler yeniden yapılandırıldı ya da kapatıldı. Stratejik olarak belirlenmemiş olan sektörlerdeki daha iyi donanımlı işletmeler, ya satıldılar ya da yabancı ulusötesi şirketlerin bağlı şirketlerine dönüştürüldüler. Birkaçı ise, devlete ait “en önemli ulusal şirketler” olarak korundu.

1996 ile 2005 yılları arasında, devlete ait ve kolektif işletmelerde çalışanların sayısı, 144 milyondan 73 milyona düşerek yarıya indi.  Ömür boyu istihdamın yanı sıra, beşikten mezara sosyal hizmetlerin “demir pirinç kasesi” de ortadan kaldırıldı. Önceden devlete ait işletmelerce sağlanan temel hizmetler (çocuk bakımı, eğitim, sağlık hizmeti ve emeklilik), artık tek tek işçilere bırakıldı.

Günümüzde Çin kapitalizmi

Çin’de geçtiğimiz 30 yılda kapitalizmin yeniden kurulması, Çin toplumu içindeki temel toplumsal gerilimleri yalnızca şiddetlendirmiş ve ÇKP aygıtının karşı karşıya olduğu siyasi ve jeopolitik açmazları yoğunlaştırmıştır.

Çin’in dünyanın en büyük ikinci ekonomisi haline gelecek şekilde olağanüstü ekonomik büyümesi, her şeyden önce, Çin’i onlarca yıldır ilk kez birleştiren, eğitimli ve nitelikli bir işgücü yaratan ve temel sektörleri ve gerekli altyapıyı geliştiren 1949 Devrimi’nin muazzam kazanımlarına dayanmaktadır. Ülkeye yönelik yabancı sermaye akışı, Çin’i, dünyanın çalışma şartları kötü fabrikası haline getirdi ve 1992 ile 2010 yılları arasında ekonomide 11 katlık devasa bir artış üretti. Ancak bu hızlı büyüme, Çin ekonomisinin öz gücünü değil; tersine, onun dünya ekonomisindeki rolünü, yabancı sermayeye ve teknolojiye bağımlılığını yansıtıyordu.

Amerika Birleşik Devletleri başta olmak üzere, emperyalist güçler, Çin’in ekonomik büyümesi onların köklü jeopolitik çıkarlarına meydan okumadığı sürece, ucuz Çin emeğini sömürmeye fazlasıyla istekliydi. Ne var ki, Çin sanayilerinin dünyanın dört bir yanından gereksinim duyduğu devasa miktarda hammadde ve enerji, onu, Asya’da, Afrika’da, Ortadoğu’da ve dünya çapında ABD ve diğer büyük güçler ile gitgide daha çok çatışma içine soktu. Dahası, Çin, Huawei ve ZTE gibi kendi “ulusal” ileri teknoloji ürünlerini yaratma peşinde koştuğu için, ABD, Trump yönetimi altında, Pekin’e –sadece ticaret alanıyla sınırlı olmayan– bir ekonomik savaş ilan etti. Washington, Çin’in ileri teknoloji sektörleri geliştirip yayma ve Pekin’in Kuşak ve Yol Girişimi kapsamındaki devasa altyapı projeleri dolayımıyla Avrasya’yı Çin’e daha sıkı bir şekilde bağlama planlarına açıkça karşı çıkıyor.

ÇKP önderleri tarafından teşvik edilen, Çin’in, “barışçıl bir yükseliş” yoluyla, ABD ile başa baş bir dünya gücü haline gelebileceğine ilişkin hayaller yıkılmış durumda. Çin’in büyümesi, onu, ABD’nin hakimiyetindeki küresel emperyalist düzen ile çatışmaya soktu. ABD, Obama ve şimdi de Trump yönetimi altında, küresel egemenliğinin devam etmesini garantiye almak için elinin altındaki bütün araçları kullanmaya başladı. Trump’ın ekonomik savaşı, Hint-Pasifik’teki askeri yığınak, Güney Çin Denizi’nde “denizcilik özgürlüğü” faaliyetleri kisvesi altında artan savaş gemisi provokasyonları ve iki nükleer silahlı güç arasında bir savaş için daha açık hazırlıklar ile el ele gidiyor.

ÇKP önderliğinin, tırmanan savaş tehlikesine, bir yandan Çin ve uluslararası işçi sınıfı için yalnızca felaketle sonuçlanabilecek olan çılgınca bir silahlanma yarışına girerken, diğer yandan emperyalizm ile umutsuzca bir uzlaşma peşinde koşmaktan başka verecek bir yanıtı bulunmuyor. Kapitalist restorasyon, Çin’in ABD’ye karşı koyma kapasitesini güçlendirmek şöyle dursun, onu fazlasıyla zayıflatmış durumda. Yönetim, kaçınılmaz olarak içerideki işçi sınıfının toplumsal mücadelelerine yol açacağı için, yapısal olarak, uluslararası işçi sınıfına herhangi bir çağrı yapmaktan aciz durumda.

Sosyalizme ve enternasyonalizme önceki sembolik bağlılığını terk etmiş olan ÇKP, orta sınıf tabakalar içinde bir toplumsal taban yaratma çabasıyla artan oranda Çin milliyetçiliğini kışkırtmaya bel bağlıyor. Çinli işçileri uluslararası sınıf kardeşlerinden ve Çin içinde de Han olmayan azınlıklardan ayıran Çin şovenizminde ve yurtseverliğinde ilerici olan hiçbir şey yoktur. ÇKP’nin Uygurlara, Tibetlilere ve diğer etnik gruplara karşı baskıcı önlemleri, ABD’nin kendi çıkarına kullanma peşinde koştuğu bir açık alan sağlıyor. Washington, sahte “insan hakları” bayrağı altında, Çin’i parçalama ve kendi çıkarlarına tabi kılma emelinin parçası olarak, ayrılıkçı grupları teşvik ediyor.

Tiananmen Meydanı katliamından otuz yıl sonra, ÇKP önderliği, işçi sınıfı muhalefetinin canlanmasından dehşete kapılıyor. Bunun ilk kıpırtıları, işçi grevlerine ve protestolarına ilişkin artan sayıda haberde ve özellikle geçtiğimiz yıl, bir üniversite öğrencileri kesiminin mücadelelerinde işçilere yardım etmeye yönelmesinde görülüyor. Çin işçi sınıfı, 1989’dan beri devasa büyüyerek tahminen 400 milyon kişiye ulaştı ve nüfusun önemli bir kısmını oluşturuyor. Ülkedeki kent nüfusunun 1990’da sadece yüzde 26,4 iken 2017’de yüzde 58,5’e yükselmiş olması, bunun bir göstergesidir.

ÇKP önderliği, BM’nin çok sade yoksulluk ölçütlerini kullanarak, yüz milyonlarca insanı yoksulluktan kurtarmakla övünüyor. Bu tür değerlendirmeler, işçiler arasında hoşnutsuzluğu körükleyen birçok etmeni görmezden gelmektedir. Ücretlerin geç ödenmesi ya da ödenmemesi biçimindeki genel uygulama, sağlıksız ve tehlikeli fabrika koşulları, işyerlerinde sert disiplin uygulamaları ve kentlerdeki on milyonlarca iç göçmenin temel sosyal haklardan yoksun oluşu, bunlar arasındadır. ÇKP bürokrasisinin işyerlerindeki kolu işlevi gören Tüm Çin Sendikaları Federasyonu, bütün bu baskıcı koşulları denetleyip polislik yapıyor.

Kapitalist restorasyon, toplumsal eşitsizlikte çarpıcı bir yükseliş yaratmış durumda: Çin, dünyadaki en eşitlikçi toplumlardan biri iken, en eşitsiz ülkelerden biri haline gelmiştir. Çinli işçiler aylık 370 dolarlık asgari ücretle hayatta kalma mücadelesi verirken, ülkenin en zengin kişisi ve Tencent yönetim kurulu başkanı Pony Ma, neredeyse 40 milyar dolarlık bir kişisel servete sahiptir. Çoğu durumda servetlerini apaçık yolsuzluk ve devlet mülkiyetinin yağmalanması yoluyla yapmış olan bu süper zengin oligarklar, Çin Komünist Partisi içinde temsil edilmekte ve güçlü danışma organlarında yer almaktadır.

Süper zenginler ile işçilerin ve yoksulların ezici çoğunluğu arasındaki uçurum, er ya da geç, 30 yıl önceki işçi ve öğrenci başkaldırısını gölgede bırakacak bir ölçekte patlak verecek olan devasa toplumsal gerilimler oluşturuyor. Stalinist önderliğin 1989’dan çıkardığı ders, rejime karşı daha geniş bir hareketin odak noktası haline gelebilecek her türlü muhalefet ifadesini her yola başvurarak bastırmak zorunda olduğuydu. Halkın çoğunluğunun acil toplumsal gereksinimlerini karşılayamayan ÇKP, polis devleti aygıtını büyük ölçüde genişletti ve artık her yıl iç güvenlik güçlerine dış savunmaya yaptığından daha fazla harcama yapıyor.

İşçi sınıfının da, 1989’da hızla devrimci boyutlar edinen hareketin yenilgisinden gerekli siyasi dersleri çıkarması gerekiyor. Eksik olan, hızla Çin geneline yayılan harekette kararlılık, cesaret ve yiğitlik ya da sayı eksikliği değil; uluslararası işçi sınıfının 20. yüzyılda karşı karşıya olduğu temel sorun olan, devrimci önderlik yokluğuydu.

James Cogan, “Tiananmen Meydanı katliamının onuncu yılı” başlıklı çözümlemesinde, bu meseleyi şöyle özetlemişti:

“Siyasi olarak deneyimsiz ve var olan rejime karşı çıkma dışında bir siyasi perspektiften yoksun olan işçi önderleri, öğrenci organlarına herhangi bir alternatif ileri süremediler ve onlara uydular. Çinli işçiler, yaşam deneyimlerinden neye karşı olduklarını biliyorlardı (Stalinizme ve kapitalizme) ama alternatif bir toplumsal düzen uğruna herhangi bir perspektifi açık bir şekilde ifade edemediler.

“Stalinizmin onlarca yıllık egemenliği ve Çin’de gerçek Marksizmin aktif biçimde bastırılması, işçi sınıfı içinde devrimci sosyalist, yani Troçkist bir eğilimin olmadığı anlamına geliyordu. Ülkedeki hiçbir örgüt, Çin işçi sınıfının eylemlerine ve hislerine içkin olan programı; Stalinist rejimi devirmeyi ve ekonomide işçi sınıfı yararına büyük reformlar uygulama koymayı amaçlayan bir siyasi devrim programını kendiliğinden ileri süremezdi.” [8]

Birinci derecede önemli siyasi görev, Çin işçi sınıfı içinde, Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin bir şubesi olarak Troçkist bir önderlik inşa etmektir. 1989 protestolarından ortaya çıkan muhalefet eğilimlerinin hiçbiri, işçi sınıfı için uygulanabilir bir siyasi perspektif sunmamaktadır. 1989’da Pekin İşçileri Otonom Federasyonu içinde öne çıkan Han Dongfang gibi bağımsız sendika savunucuları, ABD sendikal aygıtının, başka bir ifadeyle ABD emperyalizminin kollarına doğru sendeleyerek, sendikalizmin siyasi iflasını vurguladılar.

Gençlerden, aydınlardan ve işçilerden oluşan bir kesim, çözüm için Maoculuğa ve onun bayağı “devrimci” sloganlarına yöneldi. Oysa Çin’deki kapitalist restorasyon Maoculuktan bir kopuş değildi; yapısal olarak “tek ülkede sosyalizm” çıkmazından kaynaklanmıştı. Maoculuk, işçi sınıfına yönelik düşmanlığı, öznel iradeye vurgusu ve özellikle tiksindirici milliyetçiliği nedeniyle, uygun bir şekilde, Çin tipi Stalinizm olarak adlandırılabilir. Maoculuk, gerçek Marksizme; yani sadece –Çinli Troçkistlerin de dahil olduğu– Troçkist hareket tarafından savunulan sosyalist enternasyonalizm perspektifine taban tabana zıttır.

Çin’de DEUK’un parçası olarak gerçekten devrimci bir partinin kurulması, uluslararası işçi sınıfının başlıca stratejik deneyimlerinin özümsenmesini gerektirmektedir. 20. yüzyıldaki Çin devrimleri, bu deneyimlerin son derece önemli bir parçasıdır. ÇKP önderleri, işçilerin ve gençlerin tarihin dersleri üzerine çalışmaya başlamasından büyük korku duyuyor; 1989 olaylarına ilişkin her türlü bilgiyi ve tartışmayı sansürleyip gizlemeye çalışıyor ve Stalinizmin 20. yüzyıl hakkındaki yalanlarını söylemeye devam ediyorlar.

Troçkizmin Stalinizme karşı uzun süreli mücadelesinin can alıcı siyasi dersleri, Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin programına, perspektifine ve belgelerine içkindir. İşçiler ve gençler, DEUK’un Tiananmen Meydanı katliamı üzerine –bu hafta Dünya Sosyalist Web Sitesi’nde yeniden yayınlanmış olan– belgeleriyle başlayarak, söz konusu siyasi meselelere ilişkin ciddi bir çalışma yapmalılar. Sizleri, Çin işçi sınıfı içinde Troçkist bir önderliği inşa etmeye doğru ilk adım olarak, Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi ile bağlantı kurmaya çağırıyoruz.

Bitti.

Dipnotlar

[5] Michael Marti, China and the Legacy of Deng Xiaoping: From Communist Revolution to Capitalist Evolution [Çin ve Deng Şiaoping’in Mirası: Komünist Devrimden Kapitalist Evrime], Brassey’s Inc, 2002, syf. 47–48.

[6] John Chan’in “Twenty years since Deng Xiaoping’s ‘Southern tour’—Part 1” [Deng Şiaoping’in ‘Güney turu’nun yirminci yıldönümü – I] makalesinden alıntı, 26 Kasım 2012.

[7] John Chan’in “Twenty years since Deng Xiaoping’s ‘Southern tour’—Part 2” [Deng Şiaoping’in ‘Güney turu’nun yirminci yıldönümü – II] makalesinden alıntı, 27 Kasım 2012.

[8] James Cogan, “Ten years since the Tiananmen Square massacre: Political lessons for the working class” [Tiananmen Meydanı katliamının onuncu yılı: İşçi sınıfı için siyasi dersler], 4 Haziran 1999.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

shares