Otuzuncu yılında Tiananmen Meydanı katliamı – I

Yazdır

Tank destekli ağır silahlı Çin birliklerinin 3-4 Haziran 1989’da Pekin’in kenar mahallelerinden geçip yüzlerce, belki de binlerce silahsız sivili katletmesinin üzerinden otuz yıl geçti. Silahlı kuvvetler, öğrencilerin ve işçilerin haftalardır kitlesel protestolarını sürdürdüğü Tiananmen Meydanı’na doğru ilerlerken, derme çatma barikatları şiddetle ezip geçtiler.

Stalinist Çin Komünist Partisi’nin (ÇKP) iktidarda kalmak için her şeyi yapma kararlılığını gösteren bu barbarca olaylar, tarihe, Tiananmen Meydanı katliamı olarak geçti. Fakat bu kanlı saldırı sırasında ölenlerin büyük kısmı, askeri birliklerin Pekin’in merkezine ilerlemesini cesurca durdurmaya çalışmış olan işçilerdi. Tahminler değişkenlik göstermekle birlikte, 7.000 kadar ölü ve 20.000 yaralı olduğu düşünülüyor.

Dahası, olayların ardından Çin genelinde gerçekleşen terör döneminde, uzun hapis ve idam cezaları dahil en ağır cezaları alanlar işçiler oldu. Haziran ve Temmuz aylarında, çoğu protestolar sırasında ortaya çıkan İşçilerin Otonom Federasyonları’nın üyesi olan 40.000 dolayında işçi tutuklandı.

Tiananmen Meydanı’ndaki protestocular

Genellikle öğrenci protestocuların ezilmesi olarak betimlenen olaylar, gerçekte kitlesel bir işçi sınıfı hareketini ezici bir üstünlükle hedef alan bir baskı dalgasıydı. Nisan’da demokratik reform çağrısı yapan öğrenci protestoları olarak başlamış olan hareket, işçiler Mayıs ayının ortasında kendi sınıf taleplerini ileri sürerek gösterilere katılınca, milyonlarca insanın yer aldığı bir hareket haline geldi.

Pekin İşçileri Otonom Federasyonu, 20 Nisan’da bir avuç işçi tarafından kuruldu ve Mayıs ayının ortasına gelindiğinde başlıca örgütlenme merkezi haline gelecek şekilde hızla büyüdü. 17 Mayıs’ta, iki milyon dolayında insan Pekin’in merkezinde yürüyüş yaptı. Çoğunluğu, kendi iş birimlerinin ya da işyerlerinin pankartları altında yürüyen işçiler ve aileleri oluşturuyordu. Pekin’deki olayların etkisiyle, aralarında Çangsa’nın, Şaoyang’ın, Şiangtan’ın, Hengyang’ın ve Yueyang’ın bulunduğu çok sayıda büyük şehirde İşçilerin Otonom Federasyonları kuruldu.

Ilımlı öğrenci önderleri demokratik haklar konusunda taviz vermeleri için ÇKP bürokrasisine baskı yapma niyetinde iken, işçileri, kötüleşen yaşam standartları, artan enflasyon, işten çıkarma ve işyerlerinin kapatılması dalgası harekete geçirmişti. Yönetimin 1970’lerden beri kapitalist piyasaya kucak açması, genişleyen toplumsal eşitsizliğe ve her tarafa yayılmış bürokratik yolsuzluk ile vurgunculuğa yol açmıştı. İşçiler, Deng Şiaoping, Li Peng, Zhao Ziyang, Jiang Zemin, Çen Yun gibi üst düzey ÇKP önderleri ile ailelerinin ayrıcalık ve servet birikimine şiddetli biçimde düşmandı ve onların komünist ve sosyalist olma iddiasına küçümseyerek bakıyordu.

İşçilerin 25 Mayıs’ta yayınladığı bir açıklama, işçi sınıfı içindeki isyankar eğilimleri ifade ediyordu: “Ulusumuz, biz işçilerin ve tüm diğer kafa ve kol emekçilerinin mücadelesi ve emeği ile yaratılmıştır. Bizler, bu ulusun gerçek efendileriyiz. Ulusal gidişat konusunda sesimiz duyulmalıdır. Ulusun ve işçi sınıfının bu yozlaşmış küçük pislik tabakasının adımızı gasp etmesine, öğrencileri ezmesine, demokrasiyi öldürmesine ve insan haklarını çiğnemesine izin vermemeliyiz.” [1]

Başbakan Zhao Ziyang, öğrenci önderlerinin taleplerine karşı olumluydu ve temel demokratik haklar için yapılan çağrılara küçük tavizler vermeyi tavsiye ediyordu. Ancak, huzursuzluğu bizzat yönetimin varlığını tehdit eden işçi sınıfı ile herhangi bir uzlaşma mümkün değildi. Protesto hareketi boyut ve kendine güven açısından hızla büyürken, başlıca önder olan Deng Şiaoping, müttefiki Zhao’yu başbakanlıktan alıp, yerine sertlik yanlısı Li Peng’i atadı ve orduya hem Pekin’deki hem de ülke genelindeki protestoları şiddetle bastırma emri verdi.

Stalinizmin krizi

Böylesi aşırı önlemlere başvurulması, Stalinizmin yalnızca Çin’de değil ama uluslararası ölçekte yaşadığı derin kriz ile bağlantılıydı. Çin’de, Doğu Avrupa’da ve Sovyetler Birliği’nde, derinleşen ekonomik ve toplumsal krizlere karşılık olarak, merkezi bürokratik planlama mekanizmalarını ortadan kaldırma, özel girişimi teşvik etme ve piyasa mekanizmalarını kurma yönünde bir değişim yaşanıyordu.

Mihail Gorbaçov, 1985’te Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin (SBKP) önderliğini üstlenmesinden sonra, perestroyka (yeniden yapılanma) ve glasnost (açılık ve şeffaflık) adlı temel politikalarını uygulamaya koydu. Bunlar, merkezi planlama mekanizmasının dışındaki ticari girişimler için daha büyük bir özerkliğin temelini atıyor ve demokratik reform bahanesiyle, küçük burjuvazi arasında rejime bir toplumsal destek tabanı oluşturmaya çalışıyordu.

Gorbaçov’un piyasa yanlısı yeniden yapılanması, aynı zamanda, artan ekonomik ve siyasi krizlerini umutsuzca çözmeye uğraşan Doğu Avrupa’daki Stalinist rejimleri, kapitalist restorasyon planları konusunda cesaretlendiriyordu. Gorbaçov’un, 1956’da Macaristan’da işçi ayaklanmasını ezmek ve 1968’de Çekoslovakya’da liberal reformları sona erdirmek için yapmış oldukları gibi, Sovyet bloğu müttefiklerini desteklemek üzere askeri olarak müdahale etmeyeceklerinin sinyalini verince, bu restorasyon süreçleri hız kazandı. Gorbaçov, Aralık 1987’de, 500.000 Sovyet askerinin Doğu Avrupa’dan çekileceğini açıkladı.

Doğu Avrupa ülkelerindeki Stalinist bürokrasiler, 1989-90 döneminde, çok kısa bir süre içinde, ulusallaştırılmış mülkiyet ilişkilerinden ve merkezi planlamadan geriye ne kaldıysa ortadan kaldırarak, birbiri ardında kapitalizmi restore etme adımları attılar.

Polonya’da, hükümet ile muhalif Dayanışma’nın önderleri arasındaki görüşmeler, sınırlı seçimler düzenleme konusunda Nisan 1989’da yapılan bir anlaşma ile sonuçlandı. Bu, Ağustos ayında, Dayanışma’nın önderi Tadeusz Mazowiecki’nin başbakan olarak atanmasının önünü açtı. Mazowiecki, piyasa yanlısı yeniden yapılanmayı hızla hayata geçirdi.

Piyasa yanlısı yeniden yapılanma süreçlerinin zaten ilerlemiş olduğu Macaristan’daki benzer pazarlıklar, Ağustos 1989’da yeni bir anayasanın getirilmesine yol açtı. Mayıs 1990’da yapılan çok partili seçimler, merkezi planlamadan geriye ne kaldıysa çöpe atan ve topyekün bir özelleştirme gerçekleştiren bir hükümet ile sonuçlandı.

Gorbaçov, artan ekonomik ve siyasi krizin ortasında, Ekim 1989’da, Doğu Alman hükümetini piyasa yanlısı reformları hızlandırmaya çağırmak için Berlin’i ziyaret etti. İki hafta sonra, Erich Honecker, önderlik görevlerinden istifa etti. Hükümet, 9 Kasım’da, tüm sınır kısıtlamalarının sona erdiğini duyurdu ve Berlinliler nefret edilen Berlin Duvarı’nı yıktılar. Batı Almanya Başbakanı Helmut Kohl, ay sona ermeden önce, Doğu Almanya’yı kapitalist Batı Avrupa ile bütünleştirme planını açıkladı. Bu süreç, Ekim 1990’da tamamlandı.

Bunu, hızla, Çekoslovakya’daki, Romanya’daki ve Bulgaristan’daki Stalinist rejimlerin çöküşü izledi. 1990’ın sonuna gelindiğinde, Doğu Avrupa genelindeki hükümetler, yaşam standartlarında hızlı bir kötüleşmeye yol açacak şekilde, devlet mülkiyetinin yağmalanmasına, yabancı sermaye akışına ve sosyal hizmetlerin ortadan kaldırılmasına önderlik ettiler.

Gorbaçov’un Sovyetler Birliği’ndeki politikaları, Stalinist bürokrasi ve gelişmekte olan girişimciler tabakası içinde, özel mülkiyet ve piyasa ilişkileri önündeki tüm engelleri çok daha hızlı bir şekilde ortadan kaldırma yönünde yoğun basınçlara neden oldu. Bu, Temmuz 1991’de Boris Yeltsin’in göreve gelmesinde ve piyasa yanlısı “şok terapisi”nin uygulamaya konmasında ifadesini buldu. Sovyetler Birliği, Aralık 1991’de resmen tasfiye edildi.

Sovyetler Birliği’nin parçalanması ve Doğu Avrupa’daki Stalinist devletlerin çöküşü, kapitalist medyada sosyalizmin sonunu ilan eden zafer gösterilerine yol açtı. Hiçbir şey öngörememiş ve hiçbir şeyi açıklayamayan uzmanlar, politikacılar ve akademisyenler, tarihin sonunu ilan edecek kadar ileri giderek, piyasanın zaferi üzerine bayram ettiler. Başka bir ifadeye, kapitalizm, insanlığın gelişimindeki sözümona en yüksek ve nihai aşamayı temsil ediyordu. Hep birlikte, yeni bir barış, refah ve demokrasi döneminin doğacağını ilan ettiler.

Lev Troçki’nin Stalinizm çözümlemesini temel alan Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi (DEUK), Gorbaçov’a yönelik genel övgüyü reddetti ve onun politikalarının ilk işçi devletinin kazanımlarını hızla ortadan kaldırılmasına yol açtığı uyarısında bulundu. DEUK’un Ağustos 1988’de yayınlanan “Dünya Kapitalist Krizi ve Dördüncü Enternasyonal’in Görevleri” başlıklı perspektifler kararı, Sovyetler Birliği’nin çöküşünün sosyalizmin değil; Stalinizmin ve onun gerici otarşik “tek ülkede sosyalizm” anlayışının ürünü olduğunu açıkça ortaya koydu:

“Sovyet ekonomisinin gerçek krizi, kendisini dünya pazarının kaynaklarından ve uluslararası işbölümünden zorla yalıtmasında yatmaktadır. Bu krizi aşmanın sadece iki yolu var. Gorbaçov’un önerdiği yol, sanayide devlet mülkiyetini kaldırmayı, planlama ilkesini terk etmeyi, dış ticarette devlet tekelinden vazgeçmeyi; yani Sovyetler Birliği’nin dünya kapitalizminin bünyesine yeniden eklemlenmesini içermektedir. Bu gerici çözümün alternatifi, Sovyet ve uluslararası işçi sınıfını, planlı ekonomiyi kapitalizmin Avrupa’daki, Kuzey Amerika’daki ve Asya’daki kalelerine yaymayı hedefleyen devrimci bir saldırıda birleştirerek, emperyalizmin dünya ekonomisi üzerindeki egemenliğini yıkmayı gerektirir.” [2]

DEUK, Sovyetler Birliği’nin dağıtılmasının ardından, Stalinizmin krizinin temel nedeninin, 1970’lerin sonundan beri gelişmekte olan ve ulusal ekonomik düzenlemeye dayanan tüm programların altını oyan üretim küreselleşmesi süreçlerinde yattığını tespit etti. Stalinizmin krizi bunun en doğrudan ve keskin ifadesi olmakla birlikte, sosyal demokrat partilerin, işçi partilerinin ve sendikaların uluslararası ölçekte piyasa yanlısı yeniden yapılanmayı benimsemelerinin ve işçi sınıfının sosyal haklarını herhangi bir şekilde savunmayı terk etmelerinin arkasında aynı süreçler yatıyordu.

Çin’de kapitalist restorasyon

Doğu Avrupa ile Sovyetler Birliği’ndeki olaylar, kapitalist restorasyon sürecinin 1970’lerden beri devam ettiği Çin’de büyük etkide bulundu. ÇKP’nin Haziran 1989’da işçi sınıfını acımasızca bastırmak üzere orduyu kullanma kararı, büyük ölçüde, Polonya’da 1980-81’de meydana gelen ve Dayanışma sendikasının kurulmasına yol açan kitlesel grev hareketinin Çin’de tekrarlanmasından duyulan ve çoktandır devam eden korkuyla koşullandırılmıştı.

Çin uzmanı Maurice Meisner, bu konuda, işçi kitlelerinin 17 Mayıs’ta Tiananmen Meydanı’ndaki protestolara katılımı, “Parti önderleri arasındaki ‘Polonya korkusu’nu; işçiler ile aydınlar arasında Komünist devlete karşı Dayanışma türü bir ittifakın doğmasına yönelik on yıllık saplantılarını bir hayli alevlendirdi,” diye açıklıyor ve ekliyordu: “Dolayısıyla, bu korku, sıkıyönetim uygulamaya koyma yönündeki vahim kararlarına katkı yaptı.” [3]

Deng Şiaoping, Gorbaçov’un perestroika’sına yakınlığını çoktan yürürlüğe sokmuş olduğu politikalarla kabul ederken, ÇKP rejiminin temellerini oyacağından korktuğu glasnost’un siyasi serbestleşmesini benimsemedi. Gorbaçov 1989 Mayıs’ının ortasında daha sıkı Çin-Sovyet bağları kurmak üzere Pekin’i ziyaret ettiğinde, Çin önderliği, Gorbaçov’un varlığının Tiananmen Meydanı’ndaki protestolara daha fazla güç vereceği kaygısıyla, onunla görüşmeleri gizli tuttu. Doğu Avrupa’daki Stalinist rejimlerin hızla çökmesi, ÇKP bürokrasisinin her türlü muhalefeti bastırma kararlılığını yalnızca arttırdı.

Çin’deki krizin kökleri, 1949 Çin devriminin sonucunda yatmaktadır. Çin Komünist Partisi’ni iktidara getiren devasa olaylar, 500 milyonu aşkın bir nüfusa sahip olan ülkeyi sefalete ve geri kalmışlığa saplamış olan yüz yılı aşkın sürelik emperyalist baskıyı sona erdirmişti. Bu devrim, halkın ezici çoğunluğunun, ekonomik güvence, temel demokratik ve toplumsal haklar ve düzgün bir yaşam standardı özlemlerini ifade ediyordu. Onlarca yıldır devam eden siyasi ayaklanmalar ve Japon emperyalizmine karşı 1937’den 1945’e kadar devam eden savaş, ülkeyi kırıp geçirmiş ve geride tahminen 14 milyon Çinli asker ve sivil ölü bırakmıştı.

Bununla birlikte, yeni ÇKP aygıtı da, Sovyet bürokrasisi gibi, gerici ulusalcı “tek ülkede sosyalizm” programına dayanıyordu. Bu program, sosyalist enternasyonalizmin ve Lev Troçki’nin 1917’de Rusya’daki Ekim Devrimi’nin temelini oluşturmuş olan Sürekli Devrim teorisinin bir inkarıydı.

Sonuç olarak, devrimin rotası ve 1949’da Mao Zedong tarafından ilan edilen Çin Halk Cumhuriyeti’nin (ÇHC) sonraki evrimi, Stalin’in 1925–27’deki İkinci Çin Devrimi’ne ihanetinin ardından ÇKP’ye yön vermiş olan Stalinizm eliyle saptırılmış ve sakatlanmıştı. 1925–27’de, Stalin, son derece genç Çin Komünist Partisi’ni burjuva milliyetçi Kuomintang’a tabi kıldı ve bu, Çinli komünistlerin ve işçi sınıfının Nisan 1927’de ve ardından Mayıs 1927’de ezici darbeler almasıyla sonuçlandı. Troçki’nin bu trajediye ilişkin çözümlemesini destekleyen ÇKP önderleri ve üyeleri ise partiden ihraç edildiler.

1949 Çin Devrimi’nin ardından, Maoculuğun faydacı, ulusalcı ideolojisi, Çin’i hızla bir çıkmaza götürdü. Mao’nun “Yeni Demokrasi” perspektifi, ulusal burjuvazi ile bir blok sürdürmeyi amaçlıyordu ancak ÇKP hükümeti, Kore Savaşı’nın ve burjuva/küçük burjuva unsurların sabotajlar yaptığı koşullarda, planlanmış olandan daha ileri gitmeye zorlandı. 1956’ya gelindiğinde, ekonomi neredeyse tamamen ulusallaştırılmış ve Sovyetler Birliği’ndeki gibi bürokratik planlamaya tabi kılınmıştı ama işçi sınıfı kendi demokratik organları üzerinden söz hakkına sahip değildi.

Maocu rejimin işçi sınıfına yapısal düşmanlığı, Çinli Troçkistleri bastırmasında kendisini gösterdi. 1952’de, işçilerin yükselen direnişinin ortasında, bütün Troçkistler hapse atıldı. Dördüncü Enternasyonal, Doğu Avrupa devletleri için olduğu gibi, Çin’i de bir deforme işçi devleti olarak tanımladı. Bu, vurguyu rejimin deforme (bozulmuş), bürokratik karakterine yapan, son derece koşullu bir formüldü.

“Tek ülkede sosyalizm” ulusal otarşisi, ÇKP bürokrasisinin hiçbir çözüme sahip olmadığı, giderek kötüleşen bir ekonomik ve toplumsal çalkantıya ve krizlere neden oldu. Bu, şiddetli bir iç hizipsel çatışmayı beraberinde getirdi. Mao’nun hayallere dayanan ve “Büyük İleri Atılım”ına temel oluşturan köylü bir sosyalist toplum projesi, ekonomik yıkım ve kitlesel açlık ile sonuçlandı. Mao’nun Liu Shaoqi önderliğindeki hizipsel muhalifleri, ağır sanayiye verilen önemle birlikte Sovyetlerin bürokratik planlama modelini takip ettiler ama bu da bir alternatif sağlamadı.

İki Stalinist rejim de kendi çatışan ulusal çıkarlarını ileri sürdüğü için Sovyetler Birliği ile 1961–63’te yaşanan kırılma ve Sovyet yardımının ve danışmanlarının geri çekilmesi, ekonomik krizi fazlasıyla kötüleştirdi. Mao, rakiplerini yerinden etme yönünde son bir umutsuz girişimle, 1966’da Kültür Devrimi’ni başlattı. Bu ise, bizzat rejimin varlığını tehdit eden kafası karışmış ve sarsıcı toplumsal mücadelelere yol açacak şekilde, hızla onun kontrolünden çıktı. Mao, kendisinin “Genel Merkezi Topa Tutun” bildirisini gerçek anlamıyla ele alan işçileri bastırmak için ordunun yardımını istedi. Bu, 1967’de, Şanghay’da kitlesel grevlere ve bağımsız bir Şanghay Halk Komünü’nün oluşması ile sonuçlandı.

Ülkeyi harap eden büyük ekonomik ve toplumsal sorunları çözemeyen ve Sovyetler Birliği ile bir askeri cepheleşme ile karşı karşıya bulunan ÇKP bürokrasisi, Çin’in küresel kapitalizm ile bütünleşmesinin temellerini atacak şekilde, ABD emperyalizmi ile Sovyet karşıtı bir ittifak kurdu. Genellikle Deng Şiaoing’in piyasa reformlarını başlattığına inanılsa da, Mao’nun 1972’de ABD Başkanı Richard Nixon ile vardığı uzlaşma, yabancı yatırımın ve Batı ile ticaretin artmasının olmazsa olmaz siyasi ve diplomatik önkoşuluydu.

“Açılma ve reform” süreci, işyerlerinde katı disiplin uygulanması ve üretimi arttırmanın vurgulanması ile el ele gidiyordu. Maurice Meissner, bu konuda şunları belirtmişti: “Kültür Devrimi sırasında kovulmuş olan fabrika müdürleri, eski makamlarını geri aldılar; buna, yönetimin otoritesini, iş disiplinini ve fabrika kurallarını ve düzenlemelerini sağlamlaştırma ve ‘anarşizme’ ve ‘aşırı solculuğa’ karşı mücadele çağrıları eşlik etti. Dış ticarette ve yabancı teknoloji ithalatında çarpıcı artışlar söz konusuydu. Kültür Devrimi sırasında saldırıya uğrayan kıdemli parti önderlerine, giderek artan bir hızla itibarları iade edildi; belirtmek gerekir ki, 1973’e gelindiğinde, bakanlıkları, ‘Kültür Devrimi öncesi kadrolar’ yönetiyordu.” [4]

Toplam dış ticaret değeri, 1969’dan 1975’e kadar, yılda 4 milyar ABD dolarından 14 milyar dolara yükseldi. Çin, 1972’nin sonundan 1975’in ortalarına kadar, çoğunlukla Japonya’dan ve batı Avrupa’dan olmak üzere, 2,8 milyar dolar değerinde sanayi tesisi ithal etti.

Kültür Devrimi sırasında “2 numaralı kapitalist yolcu” olarak sürgüne gönderilmiş olan Deng Şiaoping’e hakları iade edildi ve Zhou Enlai önderliğindeki devlet konseyinin başbakan yardımcısı olarak atandı. Deng, 1974’te, Birleşmiş Milletler’in (BM) özel bir oturumunda Çin heyetine önderlik etti. Orada, “sosyalist blok”un artık var olmadığını ve Çin’in Üçüncü Dünya’nın parçası olduğunu ilan etti. Deng, Mao’nun 1976’da ölmesinin ardından yaşanan hizipler arası iktidar mücadelesinde, Stalinist bürokrasi içindeki baskın kişilik olarak ortaya çıktı. Deng, ABD emperyalizmine her zamankinden daha çok kucak açtı; 1979’da diplomatik ilişkilere resmiyet kazandırdı, komşu Vietnam’a karşı daha kapsamlı bir savaş başlattı ve Şili diktatörü Augusto Pinochet gibi ABD müttefiklerini savundu.

Deng, 1978’den itibaren, piyasa yanlısı “reform ve açılma” adımlarına büyük ölçüde hız verdi. 1979’da, Şenzen’de, Zhuhai’de, Shantou’da ve Şiamen’de, yabancı girişimcilerin ve ortak girişimlerin ihraç etmek üzere meta ürettiği ve vergi muafiyetleri ile başka imtiyazlara sahip olduğu dört Özel Ekonomik Bölge (SEZ) kurdu. Benzer bir sistem, daha sonra Şanghay gibi son derece önemli liman kentlerinde de uygulamaya kondu. Kırsal bölgede, kolektifleştirilmiş komünler dağıtıldı ve özel girişimlerin faaliyetleri önündeki engeller kaldırıldı. Tarımsal ürünlerin fiyatları yükseltildi. Kentlerde, devlete ait binlerce işletmeyi kar amaçlı şirketlere dönüştürmek üzere adımlar atıldı. Özel girişimlerin önü açıldı, piyasanın tüketim mallarının fiyatlarını belirlemesine gitgide daha çok izin verildi ve işe alma ve işten çıkarmaya izin verilerek bir “emek piyasası”na önayak olundu.

Bu piyasaya yanlısı reformlar, toplumsal eşitsizliğin hızla yükselmesine neden oldu. Milyonlarca eski köylü topraksız bırakıldı ve kentlerde iş aramak zorunda kaldı. Kapitalist piyasanın serbest bırakıldığı SEZ’lerde, kaçakçılık, rüşvet ve devlet mülkiyetinin çalınması dahil yolsuzluk ve suç oluşturan faaliyetler aşırı boyutlara ulaştı. Üst düzey parti önderlerinin oğulları ve kızları, kendi iş imparatorluklarını kurmak için tamamen siyasi bağlantılarından yararlandılar. Fiyat kısıtlamalarının kaldırılmasıyla birlikte, enflasyon 1988’de yüzde 18,5’e fırladı. Rejim, buna, kredileri sert biçimde kısarak ve ithalat kısıtlamalarını yeniden uygulamaya koyarak karşılık verdi. Özel işletmeler işgüçlerini azalttıkları ya da bütünüyle kapandıkları için, yüz binlerce işçi işini kaybetti. ÇKP bürokratlarının yolsuzluğuna ve zenginleşmesine duyulan nefretle birleşen işsizlik, iş güvencesinin ortadan kalkması ve fiyatlarda yaşanan sıçrama, işçilerin sonraki yıl gerçekleşen kitlesel protestolarında patlak veren toplumsal hoşnutsuzluğu körükledi.

Devam edecek…

Dipnotlar

[1] Andrew G. Walder ve Gong Xiaoxia, “Workers in the Tiananmen protests: The politics of the Beijing Workers Autonomous Federation” [Tiananmen protestolarında işçiler: Pekin İşçileri Otonom Federasyonu’nun politikası”ndan alıntı, ilk kez Australian Journal of Chinese Affairs’de yayınlandı, Sayı 29, Ocak 1993.

[2] The World Capitalist Crisis and the Tasks of the Fourth International: Perspectives Resolution of the International Committee of the Fourth International, Ağustos 1988, Labor Publications, syf. 30–31.

[3] Maurice Meisner, Mao’s China and After: A History of the People’s Republic, [Mao’nun Çin’i ve Sonrası: Halk Cumhuriyeti’nin Tarihi] The Free Press, Üçüncü baskı, 1999, syf. 508.

[4] Age., syf.389.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

shares