Normandiya Çıkartmasının yıldönümü: II. Dünya Savaşı’nı anma ve üçüncüsünü hazırlama

Hem Müttefik devletlerden hem de Almanya’dan yaklaşık 20.000 askerin yaşamını kaybettiği Normandiya Çıkartması katliamını simgeleyen 90 yaşındaki gazilerin, Cuma günü Normandiya sahillerinde muhtemelen son kez görünmesinden etkilenmeyecek insan çok az. Bu 70. yıldönümünde orada bulunanlar, 1944’teki o günden sağ çıkmış şanslı insanlardı. Ama orada ölenlerin anısının yaşamları boyunca onlara musallat olduğundan ve genç yaşta yaşadıkları bu son derece kötü deneyimin onların tüm yaşamlarına damgasını vurduğundan kuşku yok.

Gezegenimizdeki en büyük kitlesel kıyım olan II. Dünya Savaşı’ndan sağ çıkan ve sayısı giderek azalan bu topluluğun varlığı, yalnızca, ABD Başkanı Barack Obama’nın başı çektiği resmi kutlamaların sınırsız ikiyüzlülüğünü vurguluyordu.

Normandiya Çıkartması’nın 70. yıldönümünde, çok sayıda tarihsel ironi vardı. ABD Başkanı, görünüşte faşizmin nihai yenilgisine işaret eden tören öncesinde, başını neo-Naziler’in çektiği ABD destekli bir darbeyle iktidara gelmiş olan Ukrayna yönetimine desteği canlandırmak için Avrupa’yı turluyordu. Bu aşırı sağcı güçler, şimdi, Washington’ın desteğiyle, doğu Ukrayna halkına karşı savaş suçları işlemek üzere kullanıma sokuyorlar.

ABD’nin ve müttefiklerinin II. Dünya Savaşı’ndaki başlıca düşmanları (Almanya ve Japonya), şimdi, Rusya’yı ve Çin’i kuşatmada ABD emperyalizmine yardımcı olmaları için, Washington tarafından yeniden askerileşmeye teşvik ediliyor. Hem Almanya’daki hem de Japonya’daki tarihçiler, Alman ve Japon emperyalizmi tarafından işlenmiş suçları haklı göstermek için, II. Dünya Savaşı’nı yeniden betimliyorlar.

Obama’nın Omaha sahilinde yaptığı ve boş laflarla, her türlü gerçek içerikten arındırılmış tarihsel göndermelerle ve duygu sömürüsü yapan samimiyetsiz kişisel öykülerle dolu konuşması, tam ABD Başkanı’na özgüydü.

Obama’nın, 70 yıl önceki özverilerin nedeni hakkında, “Nazi silahları”na ve “Hitler’in duvarı”na yaptığı kısa göndermelerden başka söyleyecek sözü yoktu. O, kendi kısa tarihinde, Normandiya Çıkartması sırasında, Stalingrad’da Alman Ordusu’nu stratejik bir yenilgiye uğratmış olan Sovyetler Birliği’ne hiçbir gönderme yapmadı. Alman Ordusu’nun uğradığı kayıpların yüzde 80’inden Kızıl Ordu sorumluydu ve o savaş, Sovyet halkına 26 milyon cana malolmuştu.

Obama’nın konuşmasının belki de en tuhaf yanı, yaşlı gazileri 70 yıl önce Normandiya’da bir araya getirmiş olan savaşı, “11 Eylül sonrası” ABD ordusuyla, onun Afganistan’daki ve Irak’taki savaşları ile aynı kefeye koymaya kalkışmasıydı. Obama, günün birinde, “gelecek kuşaklar… burası gibi yerlerde onları anmak ve bu kadın ve erkek kuşağının ABD’nin dünyanın gördüğü en büyük özgürlük gücü olduğunu ve olmaya devam edeceğini bir kez daha kanıtladığını söylemek için toplanacaklar” öngörüsünde bulundu.

ABD, bir milyondan fazla Iraklı’nın ve Afganlı’nın öldürüldüğü savaşlarda hangi “özgürlüğü” getirdi? Gelecek kuşaklar, bu savaşlara işaret eden hangi yerlerde toplanacaklar? Felluce’de, Abu Ghrayb’da, Haditha’da, Bagram cezaevinde ya da sivillere yönelik sayısız insansız hava aracı saldırısının, bombalamanın ve gece baskınlarının yapıldığı yerlerde mi?

Obama bu konuşmasını yaparken, onun Avrupa turu, ABD medyasının, “burada olan her şeyden dolayı üzgün” olduğunu yazdıktan ve ABD ordusunu “yalancılar, kalleşler, budalalar ve zorbalar ordusu” olarak betimledikten sonra Afganistan’daki savaştan anlaşıldığı kadarıyla ucuz kurtulan Çavuş Bowe Bergdahl’ın serbest bırakılmasına ilişkin sağcı gazabıyla gölgelendi.

II. Dünya Savaşı’nda, Amerikan egemen sınıfı, ABD’deki ve tüm dünyadaki emekçilerin Hitler faşizmine yönelik yoğun düşmanlığı sayesinde, kendi militarizmini ve küresel arzularını kapsamlı bir demokratik söylemin ardında gizlemeyi büyük ölçüde başarabilmişti. Bugün, o, inandırıcı şekilde bu tür bir söyleme başvuramıyor. Amerikan egemen çevreleri, büyük ölçüde Çavuş Bergdahl’ın duyarlılığını paylaşan ve askeri müdahalelere düşman olan bir halk ile karşı karşıya.

I. Dünya Savaşı ne kadar “bütün savaşlara son verecek” bir savaş idiyse ya da Irak’ın istilası ne kadar terörizme karşı bir mücadele idiyse, II. Dünya Savaşı da o kadar demokrasi uğruna bir savaş ya da faşizme karşı bir mücadele idi. II. Dünya Savaşı’na giden dönemde, Hitler’in ve Mussolini’nin faşist diktatörlüklerini sosyalist devrime karşı mevzi olarak gören Batı Avrupa’daki ve ABD’deki başlıca kapitalist çıkar çevreleri, onları yere göğe sığdıramıyordu.

Sonuçta, II. Dünya Savaşı, büyük kapitalist güçlerin dünya pazarlarını ve kaynaklarını mali sektör ve sanayi devlerinin kar çıkarları uğruna yeniden paylaşmak için başlattığı emperyalist bir savaştı.

1934 yılında, sosyalist devrimin yayılmaması durumunda kaçınılmaz olarak bir diğer dünya savaşına yol açacak olan çelişkileri çözümleyen Troçki, şunları yazmıştı: “ABD emperyalizmi, 1914’te Almanya’yı savaş yolunu tutmaya zorlamış olan sorunlarla boğuşuyor. Dünya paylaşılmış durumda mı? O halde yeniden paylaşılması gerekiyor. Bu, Almanya için, bir ‘Avrupa’yı düzenleme’ sorunuydu. ABD’nin ise dünyayı ‘düzenleme’si gerekiyor. Tarih, insanlığı, Amerikan emperyalizminin şiddetli patlamasıyla karşı karşıya getiriyor.”

Bu sözcüklerdeki öngörü, her geçen gün daha belirgin hale geliyor. ABD emperyalizmi, II. Dünya Savaşı sonrasında, kapitalist dünyayı kendi ekonomik gücüne dayanarak yeniden düzenlemeyi başarmıştı. O, günümüzde, ekonomik gücünü yitirmesinin üstesinden gelmek için, kendi krizi eliyle askeri yollara başvurmaya zorlanıyor.

Obama, konuşmasında, orada toplanmış olan gazileri, “bizim barışı tanımamız için savaşmış” oldukları için övdü ve tanrının “bugün dünyamızın barışına ve güvenliğine hizmet eden” ABD ordusunu kutsamasını istedi.

II. Dünya Savaşı’na ilişkin bu anmada “barış” üzerine söylenen bütün laflara rağmen, ABD emperyalizminin ve Obama yönetiminin gözü dönmüş bir şekilde üçüncü bir dünya savaşını hazırladığı apaçık ortada.

Obama yönetimi, Asya-Pasifik’e “dönüş”ü ile birlikte, askeri bir çatışmanın koşullarını yaratmak için, Japonya’yı, Filipinler’i ve bölgedeki diğer ülkeleri dolduruşa getirirken, Çin’i kasıtlı olarak kışkırtıyor.

O, Ukrayna’daki rejim değişikliği mücadelesinde, Rusya’yı, sınırlarına dayanan yaşamsal bir NATO tehditiyle karşı karşıya getiriyor.

Son olarak, Obama yönetiminin amacı, ABD’nin hem bölgesel hem de uluslararası egemenliğini sağlama almak için Rusya ile Çin’in gücünü kırmak ve bu ülkeleri yarı-sömürgeler konumuna indirgemektir. O, pervasızca bu amaç peşinde koşarak, nükleer bir üçüncü dünya savaşını alevlendirmeyi göze alıyor.

Bununla birlikte, Obama’nın, Avrupalı güçlerin (özellikle Fransa’nın ve Almanya’nın) Washington’ın Rusya ile çatışmayı tırmandıran çizgisine uymada giderek açık hale gelen isteksizliğini ortaya koyan dört günlük Avrupa turu, bir tür fiyaskoya dönüşmüş durumda.

Bu, açık ifadesini, etkili Alman gazetesi Die Zeit’ta Cuma günü yayımlanan, “Avrupa’nın ABD ile ilişkisini yeniden düzenlemesi gerekiyor” başlıklı bir makalede buldu. Makale, “Ne ABD’nin Ukrayna’ya ve Rusya’ya yönelik politikası ne de Amerika’nın büyük stratejisi Avrupa’nın çıkarına.” uyarısında bulunuyor.

Makale, Washington’ın sadırganlığının, “Batı’yı, petrol gibi önemli ama azalan hammaddelere erişmek için daha saldırgan bir dış politika [yani savaş] sürdürmeye zorlayacak” bir Çin-Rusya-İran eksenine zemin hazırladığını öne sürüyor. Makalede, buna karşı, Almanya’nın bağımsız çıkarlarının “Avrupa’nın Rusya ile ilişkilerini korumada ve derinleştirme”de ve İran ile benzer ilişkiler sürdürmede olduğu vurgulanıyor.

Yeni bir dünya savaşı tehlikesi, yalnızca ABD emperyalizminin Rusya ve Çin ile körüklediği cepheleşmede yatmıyor. Bu, aynı zamanda, sürmekte olan ekonomik ve mali krizin darbeleri altında, Avrupalı güçler ile Amerika’nın, her biri diğerine karşı şiddetli bir çatışmaya dönüşme tehlikesi barındıran çelişen emperyalist çıkarlarında yatmaktadır.

İnsanlık, 100 yıl içinde, üçüncü kez, 1914’te ve 1939’dakilerden çok daha yıkıcı olacak küresel bir emperyalist çatışma tehlikesiyle; sosyalizm ya da barbarlık tercihi ile karşı karşıya.

Yeni bir emperyalist savaşı durdurmanın, uluslararası sosyalist devrimden başka bir yolu bulunmuyor. Belirleyici sorun, Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin inşası yoluyla işçi sınıfının yeni devrimci önderliğini oluşturmaktır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir