Lübcke cinayeti ve Almanya’da “Nazi sorunu”nun dönüşü

Yazdır

Hitler’in Üçüncü İmparatorluk’unun çöküşünden yaklaşık 75 yıl sonra, Alman politikacı Walter Lübcke’nin (Hristiyan Demokrat Birlik, CDU) 2 Haziran’da sağcı bir terörist tarafından suikasta kurban gitmesi, Almanya’nın yeniden çok ciddi bir Nazi sorununa sahip olduğuna ilişkin uzun süredir gizlenen kirli gerçeği gözler önüne serdi.

Lübcke cinayeti, birkaç hafta boyunca medya tarafından önemsiz gibi gösterildi ve siyasi seçkinler tarafından adeta görmezden gelindi. Fakat alttan alta kaynayan halk öfkesi ve politikacıların sağcı teröristlerin hedefi olabileceklerinden duydukları korku, Almanya’daki neo-Nazi faaliyetin artık büyük bir siyasi tehlike olduğuna ilişkin itiraflara yol açmış durumda.

Walter Lübcke

Almanya’nın yüksek tirajlı haber dergisi Der Spiegel’in kapağında, suikastçı Stephan Ernst’ün bir fotoğrafı ve şu başlık var: “Uyuyan Kahverengi Hücreler: Baba, Komşu, Katil? Sağdan Gelen Yeni Tehlike.”

Başbakan Angela Merkel (CDU), 22 Haziran Cumartesi günü, Dortmund’da, Lübcke cinayetinin, “her yerde aşırı sağcı eğilimlerin ve ağların olası belirtilerini dikkatle gözden geçirmek için … acil bir çağrı” olduğunu söyledi. “Güvenilirliğin tamamen kaybedilmesi” uyarısında bulunan Merkel, devlet “her düzeyde harekete geçmeye çağrıldı ve Alman hükümeti bu sorumluluğu çok ciddi bir şekilde üstleniyor,” dedi.

Daha birkaç gün önce aşırı sağcı terörist grupların Lübcke cinayetiyle ilişkili olduğu hakkında hiçbir kanıt olmadığını iddia etmiş olan İçişleri Bakanı Horst Seehofer (Hristiyan Sosyal Birlik, CSU), aşırı sağcılığın “ciddi bir tehlike” haline gelmiş olduğunu itiraf etti. Seehofer, bundan dolayı, “anayasal devlete daha fazla yetki vermek” ve “güvenliği arttırmak için her şeyi yapmak” istiyor.

Dışişleri Bakanı Heiko Maas, Bild gazetesine yaptığı açıklamada şunları kabul etti: “Almanya’da terörizm sorunu var. Ülkemizde şiddet eylemi gerçekleştirmeye kendini adamış 12.000’den fazla aşırı sağcı bulunuyor. Yerine getirilmemiş tutuklama kararları olmasına rağmen, 450 kişi yeraltına geçebildi.” Maas, açıklamasını, “bu ilk adımlarla, beraber, her gün ve her yerde mücadele etme” çağrısı yaparak bitiriyordu.

Tüm bu gecikmiş şok ve kaygı açıklamaları ikiyüzlülük kokuyor. Sağcı terörist ağı, polis ve istihbarat kurumları tarafından yaratılmış bir Frankenstein canavarıdır. Bu ağ, başlıca siyasi partiler tarafından korunup cesaretlendirilmektedir. Partiler, medya ve aşırı sağcı akademisyenlerin etkili kesimleri ile birlikte, faşizmin canlanmasını onaylayan ve teşvik eden siyasi ve düşünsel bir ortam yaratmış durumdalar.

Onlar, ırkçı Almanya İçin Alternatif’i (Alternative für Deutschland, AfD) teşvik ettiler. AfD’nin başlıca önderi, yakın dönemde, Nazi vahşetlerini, bin yıllık “şanlı” Alman tarihine gölge düşürmemesi gereken küçük bir “kuş pisliği” olarak önemsizleştirmişti. Basında yer alan haberlere göre, Lübcke cinayeti zanlısı Ernst, 2016’da AfD’ye 150 avro bağış yapmış ve parayı şu mesajla birlikte göndermişti: “2016 Seçim Kampanyası Bağışı: Tanrı Sizi Kutsasın.”

Büyük Koalisyon, AfD’nin siyasi otoritesinin geliştirilmesinde merkezi rol oynamıştır. CDU/CSU ile Sosyal Demokrat Parti’nin (SPD) 2017’deki son genel seçimden sonra halk tarafından desteklenmeyen hükümetlerini sürdürme kararı alması, oyların yalnızca yüzde 12,6’sını almış olmasına rağmen AfD’yi parlamentodaki ana muhalefet haline getirdi.

CDU ve SPD, AfD’yle anlaşmalar yaptı ve ona devlet aygıtı, güvenlik güçleri, federal meclis ve eyalet parlamentoları içinde durmadan büyüyen bir etki kazandırdı. Aynı zamanda, her iki parti de, AfD’nin politikalarını büyük ölçüde benimsedi.

Seehofer ile Maas, koalisyon hükümetinin neo-faşist unsurları geliştirmesini örneklemektedir. Seehofer, geçtiğimiz yaz Chemnitz’de düzenlenen göçmen karşıtı faşizan protestoların ardından, hükümette bakan olmasa protestolara katılmış olacağını açıkladı ve “göç sorunu, bu ülkedeki tüm sorunların anasıdır,” dedi.

Durmadan askeri güçle desteklenmiş saldırgan bir dış politika talep eden bir Sosyal Demokrat olan Maas ise, sert eleştirilerini, Alman halkının geniş kesimlerinin, özellikle de öğrencilerin ve işçi sınıfı gençliğinin yaygın solcu ve savaş karşıtı düşüncelerine yöneltmiştir.

Bu kirli siyasi sürecin merkezinde, Hitler’in politikalarının, Bolşevizm biçimindeki daha büyük kötülüğe –belki aşırı olsa da– anlaşılır bir tepki olduğunu iddia ederek Üçüncü İmparatorluk’un suçlarını göreceleştirmek ve meşrulaştırmak üzere dikkatle örgütlenmiş bir kampanya bulunmaktadır. Alman hükümetinin ve medyanın oynadığı gerici rol, özellikle Berlin’deki saygın Humboldt Üniversitesi’nde bulunan ve siyasilerle bağlantılı olan, Doğu Avrupa Araştırmaları Bölümü’nün başındaki meşhur Hitler savunucusu Profesör Jörg Baberowski olayıyla netlik kazanmaktadır.

Öğrenciler, Baberowski’den, göçmenlere karşı kirli ajitasyonu ve Nazi suçlarını sinikçe önemsizleştirmesi nedeniyle nefret ediyorlar. Baberowski, 2014’te, Der Spiegel’e, “Hitler kötü biri değildi. Masasında, Musevilerin ortadan kaldırılması hakkında konuşulmasını istemiyordu,” demişti. Buna rağmen ya da bundan dolayı, medyada dikkat çekmesi sağlanan Baberowski, devlet aygıtı içindeki birçok dostu tarafından korunuyor. Lübcke cinayetinden sadece birkaç gün önce, Alman hükümeti, resmi bir açıklama yaparak bu aşırı sağcı profesöre arka çıktı ve ona yönelik eleştirilerin “liberal demokratik toplumsal düzen”e yönelik bir saldırı olduğunu ilan etti.

Şu anda, Baberowski’nin Facebook arkadaşı olan Erica Steinbach, herkes tarafından, Lübcke cinayetinin manevi faillerinden biri olmakla suçlanıyor. Steinbach, bu yılın başında, Ekim 2015’te sığınmacıları kabul etmeyi savunduğu için Lübcke’ye yönelik bir dizi saldırı metni yayınlamıştı. Baberowski’nin bu dostu, sayfasının yorum bölümünde Lübcke’ye karşı yayınlanan ölüm tehditlerini silmekten bir süre kaçınmıştı.

Lübcke’nin öldürülmesi, Sosyalist Eşitlik Partisi (Sozialistische Gleichheitspartei, SGP) ve Dünya Sosyalist Web Sitesi’nin faşist canlanmaya ilişkin tüm uyarılarını tamamen doğrulamıştır. Biz, hem Baberowski’nin Hitler’in suçlarını meşrulaştırmasının, hem de dönemin Cumhurbaşkanı Joachim Gauck’un 2014’teki Münih Güvenlik Konferansı’nda “askeri kısıtlama”nın sonunu ilan etmesinin siyasi sonuçlarını açıklamıştık.

SGP, şu uyarıda bulunmuştu: “Savaş sonrası dönemin, Almanya’nın Nazilerin berbat suçlarından dersler çıkarmış, ‘Batı’ya katılmış’, barışçı bir dış politika benimsemiş ve istikrarlı bir demokrasi geliştirmiş olduğu biçimindeki propagandasının yalan olduğu ortaya çıkmış durumda. Alman emperyalizmi, tarihsel olarak biçimlenmiş gerçek yüzünü, hem içeride hem de dışarıda, tüm saldırganlığıyla bir kez daha gösteriyor.”

Faşist canlanmanın doğurduğu tehlike gerçektir. Fakat 1930’lardaki ile bugün var olan siyasi durum arasında büyük farklılıklar var. Hitler, kafası karışmış ve mahvolmuş küçük iş sahiplerinden ve sefil durumdaki köylülerden oluşan milyonlarca kişiyi kendi bayrağı altında harekete geçirebilmişken, günümüzdeki faşizm bir kitle hareketi değil ve halkın ezici çoğunluğu faşizmden nefret ediyor. Alman egemen sınıfının Alman emperyalizminin tarihsel suçlarını aklama yönündeki tüm çabalarına rağmen, halkın geniş kesimleri 1930’ların ve 1940’ların dehşetlerini unutmuş değil. Kısa süre önce yapılan bir anket, Alman halkının yüzde 70’inin AfD’nin herhangi bir şekilde hükümete katılmasına karşı olduğunu gösteriyor. AfD’yi kapsayan bir koalisyon hükümetini destekleyenlerin oranı yalnızca yüzde 9.

AfD’nin ve onun çevresindeki faşist katillerin gücü, çok büyük ölçüde, onun devlet aygıtı içindeki, özellikle de polis ve istihbarat kurumları içindeki desteğine dayanmaktadır. Dahası bu parti, CDU/CSU’nun ve SPD’nin sempatisine ve hatta aktif teşviklerine güvenebiliyor. Tüm düzen partileri tarafından desteklenen Gauck, kısa süre önce Spiegel’e verdiği ve Lübcke cinayetinden sonra yayınlanan röportajda, “sağa daha büyük hoşgörü” gösterilmesi çağrısı yapıyordu.

CDU’nun Saksonya-Anhalt’taki güncel bir tartışma dokümanında, açıkça aşırı sağcı bir program temelinde AfD ile bir koalisyon hükümeti kurma çağrısı yapılıyor. Doküman, “toplumsal ile ulusalı yeniden birleştirmek” gerektiğini ileri sürüyor ve şöyle devam ediyor: “Suçtan korunma ile birlikte, toplumsal gerilemeden korunma. Bir yurt ve ulusal kimlik arzusu, sol partiler ve gruplar içindeki çok kültürlülüğün bütün çeşitlerine açıkça karşı olmalıdır.”

Aşırı sağın içine sızmış olduğu devlet aygıtı, 1920’lerdeki Weimar Cumhuriyeti döneminde, Merkez Parti politikacısı Matthias Erzberger ile liberal Dışişleri Bakanı Walther Rathenau’nun aşırı sağcılar tarafından öldürülmesinden sonra olduğu gibi, bunu sola karşı baskıyı yoğunlaştırmak için kullanacak.

Anayasayı Koruma Federal Bürosu’nun [Verfassungsschutz, BfV] Büyük Koalisyon dönemindeki son raporu, burjuvazi için, “demokrasi düşmanları”nın sağda değil ama solda bulunduğunu doğrulamaktadır. Raporda, AfD ve onun aşırı sağcı destekleyicilerinden, sözde “aşırı solcular”ın “kurbanları” olarak söz ediliyor. Fakat kapitalizme, milliyetçiliğe, militarizme ve emperyalizme yönelik muhalefet, “aşırı solcu” ve “anayasaya aykırı” olmakla suçlanıyor.

SGP ise, AfD’yi açıkça suçladığı, Almanya’nın yeniden askerileştirilmesine karşı çıktığı ve sosyalist bir toplum çağrısı yaptığı gerekçeleriyle hükümetin “izleme listesi”ne alınmış durumda.

Bu siyasi tehdit SGP’yi sindirip yıldıramayacak. SGP, Verfassungsschutz’a karşı yasal girişimde bulunuyor ve bu sağcı siyasi komployu yenilgiye uğratabilecek tek toplumsal güce; Almanya, Avrupa ve uluslararası işçi sınıfına başvuruyor.

25 Haziran 2019

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

shares