Koç Üniversitesi’nde devam eden saldırı ve sahte solun rolü

Mart ayı sonunda Koç Üniversitesi’nde düzenlenen bir dizi forumun ardından, 2 Nisan günü, “Koç Üniversitesi Bileşenleri” adına bir basın açıklaması yapıldı. Bu basın açıklamasında, genel olarak sorunların ifade edilmesinden sonra, Koç Üniversitesi’nin bir şirket olmadığı iddia ediliyor ve kendi içinde çelişkili talepler sıralanıyor. Örneğin, doğru bir şekilde ileri sürülen, “Tüm üniversite çalışanlarına iş güvencesi sağlansın!” talebinin ardından, “Taşeron işçilerinin işten çıkarılmasına son verilsin!” ve “Taşeron İzleme Kurulu üniversite yönetimi tarafından resmen tanınsın!” denilerek taşeron sistemi kabul edilmekte ve meşrulaştırılmaktadır.

Bu açıklama, aslında, Koç Üniversitesi’ndeki öğretim üyelerinin önceki on yılların ayrıcalıklarının ortadan kaldırılması anlamına gelen bu kapitalist saldırı karşısında kendilerini üniversitede çalışan işçilerden ve genel olarak işçi sınıfından uzak tutma çabasının ifadesiydi. Koç Üniversitesi’nin öğretim üyeleri, sermayenin üniversitelere yönelik saldırısını püskürtmek için işçi sınıfına yaslanan bir mücadele hattı örgütlemek yerine, saldırıyı gerçekleştirenlerle birlikte karar almak istediklerini ilan etmektedirler: “Üniversitemizdeki karar alma süreçleri, tüm bileşenlerin katılımıyla şeffaf ve demokratik bir hale getirilsin.”

Bu eylemden önce, 143 öğretim üyesinin imzalayarak rektöre sunduğu bir dilekçede de, sözleşme yenileme ve terfi kriterlerinin şeffaf olmamasından duyulan “kaygı” dile getirilmiş ve akademik personelin bu konudaki politikaların oluşturulmasına katılmak istediği belirtilmişti.

Bu öğretim üyeleri, saldırının arkasında yatan koşulları bilimsel bir şekilde açıklayarak yüzlerini işçi sınıfına ve gençliğe dönmek yerine, kendi ayrıcalıklarını korumaya odaklanarak, sermayenin programına yedeklenmektedirler.

Öğretim üyelerinin, Koç Holding patronlarının “karar alma süreçlerine” katılım (“Üniversitemizdeki karar alma süreçleri, tüm bileşenlerin katılımıyla şeffaf ve demokratik bir hale getirilsin!”) talebi, her eğilimden sahte sol çevre tarafından da benimseniyor. Dahası, sahte sol örgütlenmeler, orta sınıfların siyasi temsilcisi olarak, hem üniversitede çalışan işçileri hem de öğrencileri, öğretim üyelerinin gerici taleplerine yedeklemek için ellerinden geleni yapıyorlar.

Bundan iki yıl önce, Koç Üniversitesi’ndeki taşeron işçilerinin işten çıkarılması ve buna karşı gelişen direniş üzerine yazımızda şöyle yazmıştık: “Nisan ayının ilk yarısında Koç Üniversitesi’nde taşeron işçilerinin gerçekleştirdiği direniş ve onların yeni taşeron şirketlerde çalışmaya devam etme talebini kabul ettirmesi, genel olarak bir zafer olarak değerlendirildi. Oysa işçilerin yeni taşeron şirketlerde istihdam edilmesiyle sonuçlanan bu direnişin kazanım olarak kabul edilmesi gereken tek yanı, işçisi, öğrencisi ve akademisyeni ile bütün üniversite bileşenlerinin üniversite yönetimine karşı aynı cephede, militanca yer almasıydı.” [1]

Bu tespitimiz, o dönem, direnişi “zafer” olarak selamlayan “sol” tarafından sekter bulunmuş ve bizim elde edilen kazanımı görmezden geldiğimiz iddia edilmişti. Bize göre, direnişin tek ve önemli kazanımı, üniversite emekçilerinin ve öğrencilerin ortak mücadelesiydi ama bu mücadele, sosyalist bir perspektife sahip olmadığı için başarısızlığa mahkumdu: “Koç Üniversitesi’ndeki bu mücadele, yalın bir sınıf perspektifine sahip olmadığı için, gerçek ve kalıcı bir kazanımla sonuçlanmamıştır. Koç Üniversitesi yönetimi ile varılan anlaşmada, direnişin başında talep edilen taşerona karşı kadro hakkından vazgeçilmiş ve taşeron sistemi kabul edilmiştir.” [2]

O dönem, bu açık gerçekliğe rağmen, “kimi ‘sol’ çevreler, geniş işçi kesimlerini birleştirecek militan bir talep olarak ‘taşeronun ortadan kaldırılması ve herkese kadro’ talebinden geri adım atılmasını ve taşeron sisteminin işçilere kabul ettirilmesini görmezden gelerek, direnişi, ‘taşeron işçilerin örgütlü mücadelesi büyük kazanımlarla sona erdi!’ biçiminde yorumladılar.” [3]

Oysa direnişin işten atılan işçilerin işe geri alınmasıyla sonuçlanması gerçek ve kalıcı bir kazanım veya zafer değildi. Varılan anlaşmada, taşeronluğun kaldırılması talebinden geri adım atılmış ve taşeron sistemi kabul edilmiş; işçilere her an işten çıkarılma tehdidi altında çalışma dayatılmış; taşeron sistemi, “Taşeron İzleme Kurulu” adlı bir şikayet kurulu eliyle meşrulaştırılmıştı. Kabul edilen ve “zafer” olarak sunulan anlaşma, yeni saldırıların önünü açık bırakıyor ve bir bütün olarak üniversitelerin dönüşümünün arkasında yatan kapitalist saldırıyı göz ardı ediyordu. Sermayenin saldırısı uluslararasıydı ve yalnızca, öğrencilerin de desteğini alan işçi sınıfının kapitalizme karşı mücadelesi ekseninin ileriye giden bir yol bulunuyordu.

Aradan geçen iki yıl tüm bu tespitlerimizi doğrulamış, sahte solun hem o süreçte hem de bugün, gerçekleri gizleme ve dolayısıyla saldırıya ortak olma rolünü gözler önüne sermiştir.

O günden bu yana, Koç Üniversitesi’ndeki sermaye saldırısı durdurulmamış aksine hızlanarak devam etmiştir. Son iki yıl içinde, taşeron işçilerin yüzde 20’si işten çıkarıldı, daha az sayıda işçiye daha fazla iş dayatılmaya başlandı; okutmanlar ve asistan olarak sigortasız ve güvencesiz çalıştırılan yüksek lisans öğrencileri üzerindeki sömürü ağırlaştırıldı; öğretim üyelerinin ücretlerinde büyük kesintiler gerçekleştirildi; sözleşmeler yenilenmedi ve işten çıkarmalar hız kazandı.

Peki, bu saldırının arkasında ne yatıyor? Bu, AKP iktidarı döneminde katlanarak büyüyen, Türkiye tekelci burjuvazisinin belkemiği olan ve kimi küçük-burjuva solcularının Gezi sürecinde alkışlayabildiği Koç Holding’e özgü bir saldırı mı; yoksa uluslararası düzeyde bir toplumsal karşı-devrim saldırısının, üniversiteleri dönüştürme ayağının Türkiye’deki uygulaması mı? Hiç şüphesiz, ikincisi. Koç Holding, Türkiye’deki bu saldırıda, yalnızca başı çekmektedir.

Taşeron sistemi ile öğretim üyesinden asistanına kadar üniversite çalışanlarının karşı karşıya olduğu saldırı nasıl birbirinden ayrılamazsa, onun arkasındaki üniversitelerin dönüşümü programı ile işçi sınıfına yönelik uluslararası saldırı da birbirinden ayrılamaz.

Koç Üniversitesi gibi özel üniversitelerin başı çektiği söz konusu dönüşüm sürecini, ‘Küreselleşme ve üniversitelerin dönüşümü’ [2] başlığı altında şöyle açıklamıştık:

“Türkiye’nin hızlı bir şekilde eklemlendiği Bologna (üniversitelerin ticarileşmesi) sürecinde, üniversitelere olan devlet desteği iyice kısıtlanmaktadır. Bundaki amaç, üniversitelere kendi kaynaklarını yaratmasını dayatmak ve onların “mali özerklik” adı altında kapitalist kuruluşların tam denetimi altına girmesini sağlamaktır. Üniversite şirkete dönüştükçe, öğrenciler müşteri olarak algılanmakta; daha fazla para kazanmak için, öğretim üyesi başına düşen öğrenci sayısı artırılırken, araştırmalar için ayrılan kaynaklar kısılmaktadır.”

“Öte yandan, öğrencilerin müşterileştirilmesi eğitimin tamamen paralı hale getirilmesini hızlandırmaktadır. Eğitim hakkının piyasada işlem gören (alınıp satılan) bir hizmete dönüştürülmesi, üniversiteler arasında daha fazla öğrenciye sahip olma yönünde bir rekabeti kızıştırmakta; bilim emekçileri -deyim yerindeyse- “okul pazarlamacısı” olmaya zorlanmaktadır. Bu süreç, üniversitelerin kendi gelirlerini sağlamak üzere piyasaya iş yapmalarını yani üniversite-şirket işbirliğini geliştirmelerini dayatıyor; oyunun kurallarına uymayan akademisyenleri ise işsizlik bekliyor.”

“En ileri uygulamasını ABD’de gördüğümüz bu uygulamayla, öğretim görevlileri, eğer işlerini korumak istiyorlarsa şirketlere iş yapmalı ve onların çizdiği sınırları aşmamalıdırlar. Ekonomik ve sosyal hak kayıplarının eşlik ettiği bu süreçte, bilim tamamen sermayenin denetimine girmekte, zaten sınırlı olan akademik özgürlükler, üniversitelerin kapitalistlerin doğrudan denetimine tabi kılınmasıyla, ortadan kaldırılmaktadır.”

“Hızla ticarileştirilerek Bologna sürecine uyumlu hale getirilen üniversitelerde hâlihazırda yapılmak istenen ve yasal altyapısı büyük ölçüde hazırlanmış olan bir diğer değişiklik de “mütevelli heyetleri” oluşturmak. Üniversite yönetiminin demokratikleştirilmesi, yönetime öğrencilerin de katılması, özerkliğin hayata geçirilmesi gibi sahte ideolojik söylemlerle meşrulaştırılmaya çalışılan bu adım, gerçekte üniversitelerin şirketlerin ve bankaların yan kuruluşlarına dönüşümü ve tam anlamıyla şirketleşmeleri anlamına gelecektir…”

“1) Üniversitelerin dönüşümü, bizzat kapitalist üretimin son otuz yıllık küreselleşme sürecinin bir ürünüdür; 2) bu süreç, kapitalizmin doğası gereği uluslararası ölçekte işlemektedir; 3) dolayısıyla, kapitalist dünya ekonomisi gözardı edilerek sağlıklı bir mücadele hattı oluşturulamaz; 4) gelişen sürecin sınıf mücadelelerindeki yansıması, dünya burjuvazisinin işçi sınıfının yalnızca üniversitelerde okuyan çocuklarına değil ama bu kurumlarda çalışan ve üniversite mezunlarını kapsayan en kalifiye kesimine yönelik toplumsal saldırısıdır.”

Koç Üniversitesi’ndeki eyleme katılan Halkevleri, HDP, Umut-Sen, İşçi Demokrasisi Partisi, Öğretim Üyeleri Derneği, Bilgi Sendikalaşma Hareketi, Sarıyer Kent Dayanışması, Köz, Eğitim- Sen 6 Nolu Şube, Devrimci İşçi Partisi, Birleşik Haziran Hareketi ve AKADER gibi çevreler, her olayda olduğu gibi, bu üniversitede yaşananların arkasındaki gerçekliği kavrama yönünde de hiçbir çaba göstermiyorlar. Onlar, taşeronu meşrulaştıran ve öğretim üyelerinin işçi sınıfına ve gençliğe karşı kendi ayrıcalıklarını koruma çabasını ifade eden taleplerin tek bir satırını bile eleştirmeyerek mücadelenin yönünü saptırıyor; dahası, söz konusu taleplere ilericilik atfederek, bankaların ve şirketlerin saldırısına ortak oluyorlar.

Bu sahte sol yapıların başında, iki yıl önceki eylemleri, “İşçilerin, (öğretim görevlisi, okutman ve asistanlardan oluşan) eğitim emekçilerinin ve öğrencilerin el ele vererek sürdürdüğü güçlü direniş zafer kazandı ve işçiler işe geri alındı.” diyerek “zafer” ilan eden sahte Troçkist DİP geliyor [3]. DİP’in yayın organı Gerçek gazetesi, “Bu direnişin somut ürünlerinden biri olan Taşeron İzleme Kurulu, işçilerin sorunları hakkında güçlü bir duyarlılığın ve sınıf dayanışmasının kampüste bugüne kadar sürdürülmesini sağladı.” diyerek, taşeron sistemini meşrulaştıran bir kurula desteğini ilan ediyor. DİP, bununla da yetinmiyor ve öğretim görevlilerinin üniversite yönetime katılma talebini açıkça olumluyor.

Oysa Koç Üniversitesi emekçilerinin ve tüm işçi sınıfının sermayenin saldırısına karşı ihtiyacını duyduğu şey Taşeron İzleme Komitesi ya da sendikalar gibi kapitalist sömürüyü baştan kabul eden sistem içi örgütler değil, tüm işçileri bu saldırılara karşı tabanda birleştirecek işyeri meclisleri tarzı yeni kitlesel mücadele örgütleridir. Üniversitelerin dönüşümü de dahil, işçi sınıfına yönelik uluslararası saldırıya karşı gerçek ve kalıcı zaferin tek yolu, kapitalizme karşı sınıf temelli enternasyonalist sosyalist bir perspektif ve örgütlenmenin geliştirilmesinden geçmektedir.

Sahte Troçkist maskesiyle DİP’in özgün bir bileşenini oluşturduğu sahte solun her biri yenilgilerle sonuçlanan yalıtılmış eylemleri ve sendikal mücadeleleri “zafer” olarak alkışlamasının hem ulusal hem de uluslararası sonucu,  kapitalizme ve sermayenin politikalarına hizmet etmektir.

Bu yüzden, söz konusu sahte solun Koç Üniversitesi’ndeki saldırı karşısındaki tavrı, onun, Tekel, Telekom, THY, Şişecam, metal grevleri vb. mücadelelerde görüldüğü gibi patronların ve sendika bürokratlarının hizmetine koşmasından; burjuva partisi HDP’yi desteklemesinden; Ortadoğu’da emperyalist koalisyonla ittifaka soyunan Kürt hareketine övgüler yağdırmasından ve nihayet, Yunanistan’da işçi sınıfı düşmanı AB politikalarını uygulayan Syriza’ya verdiği destekten ayrı düşünülemez.

Sahte solun tamamının küçük farklılıklarla izlediği bu sınıf işbirlikçisi politikalar, gerçekleri gizlemek ve işçi sınıfının ve gençliğin kapitalist saldırıya karşı mücadelesinin yönünü saptırmaktan başka bir şeye hizmet etmemektedir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir