Hükümetin Taksim operasyonu ve mücadelenin geleceği

Polis güçleri, “Cumhuriyet Anıtı ve Atatürk Kültür Merkezi (AKM) üzerindeki pankartları kaldırmak” bahanesiyle, Salı günü sabah erken saatlerde, TOMA’lar eşliğinde Taksim Meydanı’na girdi.

Polisin operasyonu üzerine Taksim Meydanı’nda bulunan siyasi parti ve gruplar ile polis arasında çatışmalar yaşandı. Taksim’deki çatışmalar, Gezi Parkı’nda eylem yapanların bir bölümünün polis ile siyasi gruplar arasına girerek bir koruma duvarı oluşturması sonucunda, bir süreliğine yatıştı.

Bununla birlikte, barikatların kaldırılması sırasında, Harbiye’de, Tarlabaşı’nda ve Sıraselviler’de çatışmalar yaşandı. Bu çatışmalarda çok sayıda insan yaralandı. Polisin gece geç saatlere kadar süren saldırısı sırasında Gezi Parkı da hedef alındı; çok sayıda çadır yanarken, parkta kalan direnişçilerden bir kısmı yaralandı. On binlerce insanın üzerine bir anda gaz ve ses bombaları yağdıran polisin uyguladığı terör, aynı 1977 1 Mayısı’nda olduğu gibi bir katliama yol açabilirdi. Ne var ki büyük sermaye medyası ve basını bu provokasyonu ve gece boyu süren polis terörünü görmezden geldi.

Taksim Meydanı’nı kuşatan polis, çok sayıda insanı gözaltına alırken, Çağlayan Adliyesi’nde bir protesto düzenleyen avukatlar, özel güvenlik görevlileri tarafından binadan çıkartıldı. 40 kadar avukat polis tarafından gözaltına alındı fakat gelen tepkiler üzerine daha sonra serbest bırakıldı.

İstanbul’da, Taksim çevresinde gün boyu süren polis saldırısı ve çatışmalar geceye sarkarken, Ankara’da da polis ile protestocular arasında sert çatışmalar yaşandı. Birkaç gündür Kuğulu Park’taki eylemcilerin çadırlarını kaldırmasını isteyen polis, yeniden parka gelerek çadırları ve pankartları kaldırdı.

Bu saldırıların, Pazartesi günü gerçekleşen bakanlar kurulu toplantısının ardından gerçekleşmiş olması anlamlıdır. Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, bu toplantının ardından yaptığı açıklamada, hükümetin, “masum ve samimi” Gezi Parkı eylemcileri ile “onları kullanmaya çalışan marjinal gruplar” arasında ayrım yaptığını ve Başbakan’ın birinci grubun temsilcileriyle bir toplantı düzenleyeceğini belirtmişti. Başbakan Erdoğan da, partisinin Salı günkü meclis grubu toplantısında yaptığı yalanlarla dolu konuşmasında, benzeri vurguları yapmıştı.

Taksim’de gerçekleşen polis operasyonu, hükümet yetkililerinin özellikle son bir haftadır sürdürdüğü kamuoyu hazırlama faaliyetinin ardından gerçekleşti. Hükümet, Cumhurbaşkanı Gül’ün “mesaj alınmıştır” açıklamasının ardından, Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, Erdoğan Fas’ta iken yaptığı bir basın toplantısıyla birlikte yeni bir strateji benimsemişti. Gezi Parkı Direnişçileri ile Taksim Dayanışma Platformu içindeki ve dışındaki sol parti ve örgütler arasında ayrım yapma biçimindeki bu strateji, “çevreye duyarlı vatandaş” ilan edilen Gezi Parkı’ndaki eylemcileri “kazanırken”, asıl olarak Taksim Dayanışma Platformu’nda ve solda cisimleşen siyasi muhalefeti hedefe yerleştirmeyi amaçlıyordu.

AKP’nin medya, polis ve provokatörler eliyle sergilediği bu tiyatronun son perdesini, onun sözde temsilcilerle yaptığı görüşme oluşturdu. “Gezi heyeti” adı verilen ve iktidar tarafından seçilen kişilerin, kitlesel protesto gösterilerini temsil etmek gibi bir durumları yoktur. Başbakan ile “bireyler” olarak orada görüştüklerini ifade eden bu insanlar, hükümetin kitlesel toplumsal muhalefete karşı sergilediği oyunun bir parçası haline gelmişlerdir. Bu “bireyler” ile yapılan toplantıdan çıkan “İstanbul’da referandum yapılabilir” sonucu, iktidarın tüm ülkeyi saran kitlesel gösterileri Gezi Parkı’yla sınırlı bir olaymış gibi gösterme, protestoların toplumsal-siyasal içeriğini boşaltma ve hareketi polis terörüne ek olarak “yumuşak” yöntemlerle tüketme çabasını ifade etmektedir. Gayrimeşru olarak gerçekleşen toplantıdan çıkan sonuç da gayrimeşrudur.

Tüm ülkede kitleler yalnızca kentlerin ve doğanın talanına karşı değil, herkesçe sahiplenilen talepler için alanlara dökülmüştür ve bu öfke patlamasının ardında, sermayenin AKP iktidarında cisimleşen diktatörlüğü yatmaktadır. Kitlelerin, başta gösteriler sırasında estirilen polis terörünün sorumlularının istifası ve yargılanması olmak üzere bütün meşru talepleri yerine getirilmeden geri çekilmesi, AKP’nin oyununun başarıya ulaşması ve demokratik haklara yönelik saldırıların sürmesi anlamına gelecektir. Belirlenen hedeflere ulaşmanın ve talepleri genişletmenin tek yolu ise aynı Tunus ve Mısır’da olduğu gibi, işçi sınıfının üretimden gelen gücüyle harekete geçmesi ve kitlesel seferberliğiyle siyasi iktidarı felç etmesidir.

Ajan provokatörler devrede

Gerek Taksim Meydanı’nda gerekse Ankara’da iki haftadır sürmekte olan protestolara çok sayıda provokatörün de katıldığı biliniyor. Geçmişte yaşanan deneyimler göz önünde bulundurulduğunda, bu unsurların, iktidarın halkı ikna etmeye çalıştığı “masum vatandaşlar – aşırılar” ayrımında rol oynadığını görmek oldukça kolay. Konuya ilişkin önceki değerlendirmemizde buna değinmiştik.

Polis’in, Taksim operasyonunda, yasal bir parti olan Sosyalist Demokrasi Partisi’ni (SDP) hedefe yerleştirmesi -ki bunu muhtemelen başka siyasi parti ve çevreler de izleyecek- provokasyonlara ilişkin kaygılarımızı doğrulamaktadır. Polis, elinde molotov kokteyli ve SDP’nin bayrağı ile çekilmiş fotoğrafı sosyal medyada yayımlanan birini gerekçe göstererek, partinin Tarlabaşı’ndaki bürosunu bastı ve yapılan açıklamaya göre 70 kişiyi gözaltına aldı. İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu, “molotov kokteyli ve telsiz ile yakalanan” kişinin SDP üyesi olduğunu iddia ederken, partinin yetkilileri bunu yalanladı. Hükümetin sergilediği bu yeni tiyatroda, buram buram ajan-provokatörlük kokmaktadır.

Hükümetin İstanbul’daki Gezi Parkı’ndan başlayarak ülkenin neredeyse tamamına yayılan protesto gösterilerine yönelik halk desteğini kırma amaçlı stratejisinde küçümsenmeyecek bir rol oynayan provokatörlere karşı her zamankinden daha uyanık olmak gerekiyor. Zira hükümet, kitlesel protestoları ezmek ve emekçi kitlelerin dikkatini gerçek sorunlardan uzaklaştırmak için, “terörle mücadele” adı altında, bir bütün olarak sosyalist harekete karşı cadı avı başlatma işareti vermektedir.

Sendikaların rolü

Sendikalar, Gezi Parkı’na yönelik polis terörünün ardından başlayan kitlesel protesto eylemlerinin demokratik hakların gaspına ve sermaye ile iktidarın işçi sınıfına yönelik saldırılarına karşı kapsamlı bir mücadeleye dönüşememesinde son derece önemli bir rol oynamıştır.

Başta Türk-İş ve Hak-İş olmak üzere bütün diğer sendikal önderlikler, iki haftadan uzun süredir Türkiye’yi sarsan kitlesel protestolar karşısında sessizliklerini korurken, DİSK’in 5 Haziran’da, KESK’in de 4-5 Haziran günleri sözde “dayanışma amacıyla” gerçekleştirdiği “genel grev”in göstermelik karakteri de açığa çıktı. Gelişmeler, bu sahte sol maskeli olanlar da dahil, sendikaların sermayeye ve iktidara karşı toplumsal ve demokratik hakların savunusu uğruna tek bir ciddi adım bile atamayacak durumda olduğunu kanıtlamaktadır. Unutmayalım ki sendikalar, onlarca fabrikanın ve işyerinin kapatılıp ortadan kaldırılmasını ve kentlerin devasa bir rant kaynağı haline getirilmesini öngören “kentsel dönüşüm” projesi ile ilgili olarak da hiçbir şey yapmadılar.

Sendikaların başına çöreklenmiş bürokratların ideolojik-siyasi eğilimlerinden bütünüyle bağımsız olan bu durum yeni değildir ve bunun altında, dünya çapında yaşanan ekonomik dönüşümler yatmaktadır. II. Dünya Savaşı sonrası ulusal koruma – kalkınma döneminde altın çağlarını yaşayan bu örgütlenmeler, işçi sınıfının -bırakın tarihsel çıkarlarını savunmayı- geçmiş dönemde elde etmiş olduğu ekonomik ve toplumsal haklarını bile koruyamamaktadır. Dahası, onlar, bankaların ve şirketlerin işçi sınıfına boyun eğdirme planlarında doğrudan rol oynamaktadırlar. Dolayısıyla, işçi sınıfının devrimci mücadelesinin gelişebilmesinin bir koşulu olarak, sermayenin gardiyanları haline gelmiş olan sendikaların yerini, yeni türde kitlesel taban örgütlenmelerinin alması gerekliliği bir kez daha kendisini göstermiştir.

BDP’nin rolü

AKP iktidarı ile birlikte, Kürt sorununda bir “barış süreci” içinde olan BDP, Gezi Parkı eylemlerine günlerce uzak durmuş ve iktidardan özel bir “teşekkür” almıştı. “Barış sürecine zarar verebilecek girişimlerde yer almayız” ve “ulusalcılarla aynı yerde olmayız” türü gerekçelerle temellendirilen bu yönelim, hareketin tüm ülkeye yayılmasının ve BDP yöneticilerinin Öcalan’ı ziyaretinin ardından değişmişti. BDP, uygulanan polis terörünü ve iktidarın sert söylemini eleştirerek, Gezi Parkı eylemlerine destek verdiğini açıkladı.

Ancak BDP’nin bu yönelimi, bizzat protestocular içinde gerilimlere yol açtı. Kitlesini seferber etmeksizin, verili gücüne göre “sembolik” sayılabilecek bir şekilde eylemlere katılan BDP’liler ile kitlesel eylemlere başından beri yoğun şekilde katılıp onlara kendi damgasını vurmaya çalışan Türk ulusalcıları / milliyetçileri arasında, 9 Haziran’da Taksim’de olduğu gibi, sorunlar yaşandı. Türk ulusalcılarının alandan kısmen çekilmesiyle, ciddi bir çatışmaya dönüşmeden “aşılan” bu “sorun”, aynı zamanda, gösterilere damgasını vuran kentli orta sınıflar ve gençliğin içindeki derin ideolojik-siyasi bölünmüşlüğün de bir yansımasıdır.

“Gezi Parkı” – “Marjinaller” ayrımı üzerine

Hükümetin, özellikle son bir haftadır, “Gezi Parkı direnişçileri” ile polisin ilk saldırısının ardından onlara destek olmak üzere gelen devrimci gruplar ve “Taksim Dayanışma Platformu” arasına duvar örme çabası içinde olduğuna değindik. Polis güçlerinin sabah erken saatlerde Taksim Meydanı’ndaki kitleyi boşaltma girişimi sırasında ve sonrasında ortaya çıkan durum, iktidarın yoğun bir propaganda kampanyası eşliğinde sürdürdüğü bu çabasının “Gezi Parkı eylemcileri” içinde yansımasını bulduğunu göstermektedir.

Gezi Parkı eylemcilerinin bir kesimi (tamamı değil), kendileri ile hükümetin “marjinal gruplar” olarak adlandırdığı sol kesimler ve “Platform” arasında geçişkenlikler olmasına rağmen, devrimcilere ve Taksim Dayanışma Platformu’na yönelik son saldırı karşısında sessiz kalmıştır. Gezi Parkı eylemcilerinin asıl olarak pasifist çevrecilerden oluştuğu düşünüldüğünde, onlar ile sol gruplar ve Platform’un daha “eylemci” ve “militan” karakter taşıyan bileşenleri arasında, kuşkusuz, bir yöntem ve hedef farklılığı bulunmaktadır.

Bununla birlikte, Gezi Parkı eylemcileri, söz konusu farklılıklara rağmen, 11 Haziran sabahı gerçekleşen polis saldırısı karşısında, sol kesimleri kendi yöntemleriyle destekleyebilirlerdi -ki onların bir kesimi bunu yapmaya çalıştı. Gezi Parkı eylemcileri, kendi protestolarının ilk polis saldırısında ezilmemiş olmasında, seslerinin tüm dünyaya yayılmasında ve iktidarın tutum değiştirerek meydanı açmak zorunda kalmasında Taksim Dayanışma Platformu’nun ve devrimci grupların son derece önemli bir rol oynadığını unutmamalılar.

Ara dersler

Gezi Parkı’nın korunması talebi ile başlayıp genel olarak iktidar karşıtı bir karakter kazanarak tüm ülkeye yayılan kitlesel protestolar, işçi sınıfı ve sosyalistler için son derece önemli dersler içermektedir.

Bunların başında, bu kitlesel protesto hareketine “müdahale etmeye” çalışan “sol” partilerin ve çevrelerin, onu doğru bir şekilde değerlendirmeyi -dolayısıyla doğru talepler geliştirmeyi mümkün kılacak işçi sınıfı eksenli uluslararası bir perspektiften ve Marksist yöntemden büyük ölçüde uzak olması geliyor. Bu yüzden, bazı “sol” gruplar “devrim” ve “devrimci hükümet” sloganı atarken, bir başka kesim sendika bürokrasilerinin ve burjuva muhalefetin (özellikle CHP’nin) dümen suyunda gidiyor; arada kalanlar da sendikalar hakkında hayaller yaymaya ve onların gerçek yüzünü teşhir etmemeye devam ediyor.

Yaşanmakta olan süreç, hemen hepsi -açık ya da örtülü biçimde- sendika bürokrasileri ya da BDP dolayımıyla burjuva muhalefetin bir kanadına yedeklenmiş olan siyasi önderliklerin, kitlesel toplumsal muhalefete önderlik etme ve taleplerini gerçekleştirmede kitlelere yol gösterme becerisine sahip olmadığını göstermektedir.

İki haftadır süren kitlesel gösteriler, öncelikle çözülmesi gereken temel sorunun, devrimci enternasyonalist bir işçi sınıfı önderliğinin inşası olduğunu göstermektedir. Bu partinin inşası, tarihsel deneyimler ışığında kitle hareketlerinin içinde ama onun basıncına boyun eğmeden, temel uluslararası devrimci perspektifleri koruyarak ve asıl hedef olan proleter devrim için uzun bir hazırlık sürecinin gerektiğinin bilinciyle ilerleyecektir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir