Gezi protestolarının yıldönümünde işçi sınıfını bekleyen tehlikeler ve sahte sol

AKP hükümeti, geçtiğimiz yıla damgasını vuran Gezi Parkı protestolarının yıldönümünde, başta İstanbul olmak üzere ülke genelinde fiili bir sıkıyönetim ve terör uygulamaya hazırlanıyor. 31 Mayıs günü için Taksim ve çevresinde 25 bin polis ve 50 TOMA görevlendirilmiş durumda. Bu hazırlıklar, hükümet cephesinden gelen tehditlerle tamamlanıyor.

Dahası, AKP iktidarı, resmi kolluk güçlerinin yanı sıra, onlarla işbirliği içinde muhaliflere saldıran sopalı ve satırlı yandaşlarını da harekete geçiriyor. Hükümet yanlısı güçler, “Taksim Dayanışması”nın Gezi Parkı protestolarının birinci yıldönümü için 31 Mayıs’ta Taksim’de toplanma çağrısına karşılık olarak, aynı gün Sultanahmet Meydanı’nda “Mavi Marmara için” gösteri düzenleyeceklerini ve Ayasofya’da namaz kılacaklarını açıkladılar.

“Taksim Dayanışması”nın çağrısına “solcu” sendikalar da destek veriyor. “Taksim Dayanışması” adlı oluşum ve onu desteklediğini açıklayan (aslında onu yönlendiren) DİSK, KESK, TMMOB ve TTB gibi önderlikler eliyle, yine baştan sona programsız, hazırlıksız ve örgütsüz bir biçimde çağrısı yapılan bu eylemde sokağa çıkacak olanlar, iktidarın dizginsiz polis terörü ve provokasyonlarıyla karşı karşıya bırakılma tehdidi altındadırlar.

Kendiliğinden patlayan Gezi Parkı protestolarının bir işçi sınıfı hareketi ile tamamlanmasını engelleyen, onu yalıtıp yenilgiye uğratan bu güçler, toplumsal muhalefetin kontrol dışına çıkmaması ve düzeni tehdit edecek boyuta ulaşmaması için ellerinden geleni artlarına koymuyorlar. Onlar en son, Soma’daki madenci katliamı karşısındaki kitlesel öfkeyi göstermelik eylemlerle geçiştirmişlerdi.

Sahte solun ve “solcu” sendikaların kitlesel protestoları dizginleme yönündeki her adımını, iktidarın artan tehditleri ve saldırısı izledi. AKP iktidarı, Gezi Parkı protestolarının bu önderlikler eliyle yenilgiye uğratılmasından bu yana, demokratik hakları tırpanlayan onlarca yasa değişikliğiyle, polis devletinin inşasında hızla ilerliyor; bu yasal önlemlere, giderek artan bir polis terörü eşlik ediyor. Polisin Okmeydanı’nda Berkin Elvan için her hafta gerçekleştirilen eylemlere yönelik saldırısında, geçtiğimiz günlerde iki kişi daha öldürüldü.

Sahte sol ve sendikalar, iktidarın kapsamlı saldırılarına karşı, göstermelik eylemler ve açıklamalar dışında hiçbir şey yapmıyorlar. Onların, işçi sınıfının ve gençliğin toplumsal karşı-devrim ve savaş politikalarına olan öfkesini dar bir “AKP karşıtlığı” içine hapsetme ve düzen sınırları içinde tutma çabasının, burjuva ana muhalefet partisi CHP’yi iktidara taşıma planının bir parçası olduğu ortada.

Bununla birlikte, bu gerici perspektif, “Taksim Dayanışması” adı altında biraraya gelmiş olan küçük burjuva solcularının hiç ummadığı sonuçlara da yolaçabilir. Artan bölgesel gerilimlerin ortasında içten içe derinleşen bir kriz yaşayan AKP iktidarının, perspektifsiz ve örgütsüz kitlesel protesto hareketlerinin üzerine polisi salarak çatışmaları körüklemesi, provokasyonlara başvurması ve bunları bir olağanüstü halin gerekçesi haline getirmesi, hiç kimseyi şaşırtmamalı.

Hükümet ve AKP sözcülerinin son haftalardaki açıklamaları ve Genelkurmay Başkanı Org. Necdet Özel’in 29 Mayıs günü, Efes 2014 tatbikatının ardından yaptığı konuşma, demokratik hakların iyice tırpanlanacağı bu seçeneğin egemen çevrelerin gündeminde üst sıralara doğru tırmandığının işaretini verdi.

Genelkurmay Başkanı, “Sosyal medya ve enformasyonla şekillenen renkli değişim ve mevsim devrimleri”nden söz ederken, açıkça, Gezi Parkı türü kitlesel protestolara gönderme yapıyordu. “Bugün ülkeler askeri tehditle değil güvenliğe doğrudan etkisi olan ekonomik sosyal tehditle karşı karşı karşıyadır.” diyen Özel, “ulusal güvenlik stratejisinin günümüz şartlarına göre değerlendirilmesi gerektiğini” öne sürmüştü.

Dış politikada iflas eden, iç politikada ise giderek daha fazla baskı ve şiddetle ayakta kalmaya çalışan hükümet, kendisini büyük bir ekonomik krizin ve toplumsal patlamaların beklediğinin farkında. Bu yüzden, başta başbakan olmak üzere hükümet, bilinçli olarak siyasi gerginliği arttıran bir söylem geliştiriyor. Bu “çatışmacı” söylem ve baskıcı uygulamalar, iktidarın toplumsal tabanını birarada tutmasına hizmet etmekle birlikte, bunun çok ötesinde bir amaca sahiptir: Toplumsal öfkeyi, düzeni sarsacak boyuta ulaşmadan önce açığa çıkartıp ezmek. Sözümona “önleyici müdahale” adı verilen bu yönelimi, bir orman yangının yayılmasını önlemek için kontrollü yangın çıkartmaya benzetebiliriz.

Egemen sınıfın bu “önleyici müdahale” planında önemli bir rol oynayan toplumsal güçlerden biri, belki de en önemlisi, Gezi Parkı protestolarının yenilgisinden dersler çıkarmak bir yana, onu kutsallaştırıp sömürme yoluna giden sahte solcu siyasi ve sendikal önderliklerdir. Onlar, işçi sınıfının ve gençliğin toplumsal öfkesini sosyalist perspektiften ve örgütlenmeden yoksun bırakarak düzen sınırları içerisinde eritiyorlar. Toplumsal muhalefeti ne pahasına olursa olsun burjuva düzenin sınırları içinde tutmayı amaçlayan bu yıkıcı yönelimin yol açtığı yenilgiler, kitleler içinde moral bozukluğunu ve umutsuzluğu arttırırken, egemenlerin daha baskıcı önlemlere başvurmasını kolaylaştırmaktadır.

Egemen sınıfın ve iktidarın, geçtiğimiz birkaç yıl içinde Mısır’dan Ukrayna’ya ve en son Tayland’a kadar birçok ülkede yaşananlardan gerekli dersleri çıkarmadıklarını düşünmek için hiçbir neden bulunmuyor. Kapitalizmin uluslararası çelişkilerinin yansıması olan bu süreç, çatışmasız ve sarsıntısız bir şekilde yaşanmayacak; burjuvazi, giderek daha otoriter ve baskıcı bir eğilim içine girecektir.

Bu yüzden, “Taksim Dayanışması”nda yer alan sendikal ve siyasal önderliklerin bir kez daha “Gezi ruhu”na seslenmesi, yalnızca sinik ve ikiyüzlü bir “ruh çağırma” seansından ibaret değildir.

Kitlelerin AKP iktidarına yönelik öfke patlamasını ifade eden Gezi Parkı protestoları, işçi sınıfının bağımsız sosyalist bir perspektifle müdahale edemediği koşullarda, sahte solun önderliğinde, moral bozucu bir yenilgi ile sonuçlanmıştı. Küçük burjuva solu ve “solcu” sendikalar, aradan geçen bir yıl içinde, göstermelik eylemlerle “Gezi ruhu” dedikleri şeyi yaşatmaya ve ondan beslenmeye çalışırken, gerçekte, kitlelerin öfkesini boşaltıyor ve yılgınlık tohumları ekiyorlardı.

Bu siyasal ve sendikal örgütler, böylece, egemen sınıfın toplumsal karşı-devrim, diktatörlük ve savaş yönelimine karşı muhalefeti örgütlemek şöyle dursun, onu, ortaya çıktığı her durumda yenilgiye uğratmakla görevli olduklarını; işçi sınıfına ve gençliğe verebilecekleri ilerici hiçbir şeyleri olmadığını kanıtladılar. Geçtiğimiz yılların deneyimleri ve içinden geçmekte olduğumuz tarihsel dönem, kitlelerin kapitalist sisteme ve diktatörlüklere duydukları öfkenin, sosyalist bir işçi sınıfı önderliğinden yoksun olması durumunda, burjuva ve küçük burjuva önderlikler eliyle sistemin duvarlarına çarpmaya sürüklendiğini defalarca göstermiştir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir