Gazze’deki savaş suçları ve milliyetçiliğin iflası

Gazze’deki Filistin bölgesi, İsrail devleti tarafından işlenen, sözcüklerle anlatılamayacak savaş suçlarına sahne oluyor. İsrail Silahlı Kuvvetleri’nin (İSK) dünkü bombardımanında Gazze’nin kuzeyindeki Beyt Hanun şehrindeki Birleşmiş Milletler’e (BM) ait bir okulun bombalanması ve çoğu çocuklardan ve kadınlardan oluşan en az 15 kişinin öldürülüp 200’den fazla insanın yaralanması karşısında ne söylenebilir? İSK, bu tesisin koordinatlarına ve bölgede sürekli topçu ateşinden ve hava saldırılarından kurtulmaya çalışan çok sayıda sivilin bulunduğuna ilişkin bilgilere sahipti. İSK, yine de orayı bombaladı (BM’nin barınakları, bir hafta içinde dördüncü kez hedef alındı).

BM’ye ait okulların bombalanması, yalnızca en son zorbalıktır. İSK, okulların yanı sıra hastanelere, su ve kanalizasyon tesislerine, ambulanslara ve gazetecilere de saldırıyor. İsrail’in, İslamcı Hamas hareketinin önderlerine karşı ayrım yapmaksızın sürdürdüğü süikast girişimlerinde, onların ailelerinden onlarca insan öldürüldü. Yalnızca 18 günde, asıl olarak sivillerden oluşan en az 800 Filistinli öldürülmüş ve 5.250’den fazla insan yaralanmış durumda.

Gazze’nin istilası, İsrail’deki Siyonist rejimin değerlerden yoksun, iflas etmiş karakterini doğrulamaktadır. Başbakan Benjamin Netanyahu’nun başında olduğu hükümet, aklını yitirmiş ve karşı karşıya olduğu krize, yönünü şaşırmış öldürücü bir şiddet patlamasından başka yanıtı olmayan, yalıtılmış ve morali bozuk bir egemen sınıfı temsil etmektedir. Savunmasız Filistinliler’e yönelik bu kitlesel katliam, yalnızca, tüm Ortadoğu’da, dünyada ve bizzat İsrail içindeki Musevi işçiler arasında Siyonizm’e yönelik tepkiyi ve düşmanlığı derinleştirmeye hizmet ediyor.

Siyonizmi savunan ABD ve Avrupalı emperyalist güçler de en az onun kadar itibarsızlaşmıştır. Başkan Barack Obama, Dışileri Bakanı John Kerry ve Avrupalı politikacılar, bir yandan sivil ölümlerinden duydukları “kaygı”yı açıklarken, aynı zamanda savaş suçlarına alçakça gerekçelerini (“İsrail’in kendisini savunma hakkı var”) tekrarladıkça, öfke artıyor. Mısır yönetimi ve Ortadoğu’da İsrail ile işbirliği yapan tüm diğer Arap devletleri, bu yüzden, kendi halkları tarafından aşağılanıyor.

Doğu Kudüs’te ve Batı Şeria’da iki haftadır artan gösteriler ve huzursuzluk, hem Netanyahu hükümetine hem de Mahmud Abbas’ın her İsrail vahşetine uyum sağlayan rüşvet yiyici Filistin Yönetimi’ne karşı yeni bir intifadaya (Filistinli kitlelerin yaygın ayaklanması) işaret etmektedir. Giderek artan sayıda İsrailli kendi hükümetlerinden tiksiniyor.

Bununla birlikte, öfke, kınama ve protestolar yeterli bir yanıt değildir. Gereksinim duyulan şey, tüm dinlerden ve etnik kökenlerden işçileri sosyalist enternasyonalizm uğruna mücadelede birleştirebilecek siyasi bir perspektiftir.

İsrail’in kurulmasından 66, 1967’deki yayılmacı savaştan ve İşgal Altındaki Topraklar’ın ele geçirilmesinden 47 yıl sonra, tüm Siyonist proje (Ortadoğu’da dinsel temelde bir Musevi devleti oluşturma yönündeki gerici perspektif) açıkça iflas etmiş durumda.

Onlarca yıllık baskı ve öldürmeler, ilk olarak 1948’de mülklerine el konulmuş ve İşgal Altındaki Topraklar’daki Musevi yerleşimcilerin yayılmasıyla sürekli olarak yerlerinden edilmiş olan Filistinliler’in direnişini kırmamıştır.

Siyonist ideoloji, Filistinliler’in mülksüzleştirilmesini, Museviler’in Naziler arafından topluca katledilmesi ve onlara güvenli bir bölge oluşturma ihtiyacı nedeniyle meşru olduğunu iddia ediyor. Bugün, İsrail hükümeti, giderek Naziler’inkine benzeyen suçlar işliyor. Gazze’deki 1,8 milyon insanın, dünyada cehennemi yaşayacak şekilde, içme suyundan, yeterli gıda maddesinden, elektrikten ve sağlık hizmetlerinden kasıtlı olarak mahrum bırakıldığı bir modern zaman gettosunda hapsedilmesi, yalnızca bir soykırım politikası olarak betimlenebilir.

İsrail’de sürdürülen, Siyonist devletin Musevi inancında yeralan şeyleri temsil ettiği biçimindeki milliyetçi propaganda, onun sınıflara bölünmüş ve toplumsal çelişkiler eliyle parçalanmış kapitalist bir toplum olduğu gerçeğini çürütemiyor. Siyonizm’den yararlananlar, kapitalist milyarderlerden ve milyonerlerden oluşan bir oligarşi ile baştan sona yozlaşmış siyaset kurumudur. Geçtiğimiz 12 yıl içinde, işçilerin ücretleri, İsrail şirketlerinin dünya piyasalarında rekabet edebilirliğini sürdürmek için düşürülürken, zengin İsrailliler servetlerini üçe katladılar.

En ağır biçimde yoksulları etkileyen sert kemer sıkma önlemlerini ve vergi artışlarını dayatan Netanyahu hükümeti, her ülkede olduğu gibi, sisteme özgü küresel ekonomik çöküşe yanıt olarak, işçi sınıfına karşı bir sınıf savaşı sürdürüyor.Gazze’ye yönelik saldırı, büyük ölçüde, İsrailli kapitalist sınıfın, İsrail toplumunun çözümsüz krizini Arap karşıtı şovenizme ve Filistinli kitlelere karşı savaşa yönlendirme çaresizliğinden kaynaklanmaktadır.

Şunun anlaşılması gerekiyor ki İsrail’deki ve Ortadoğu’daki durum, tüm kapitalist sistemin yaygın krizinin bir dışavurumundan ibarettir. I. Dünya Savaşı’nın patlamasından önceki yıllarda olduğu gibi, yerkürenin rakip ulus-devletlere bölünmesi ve ekonomik yaşamın kapitalist bir azınlığın kar birikimine tabi kılınması, bütünleşmiş ve karşılıklı bağımlı dünya ekonomisi gerçekliği ile bağdaştırılamaz. Üretimin geçtiğimiz 30 yıl boyunca küreselleşmesi, kapitalizmin, 1914’de ve 1939’da dünya savaşlarına yol açmış olan içsel çelişkilerine yeni bir yoğunluk kazandırmıştır.

Yalnızca ABD’nin değil ama bütün emperyalist güçlerin egemen sınıfları, artık, militarizmi ve savaşı, küresel kaynakların ve pazarların kendi dar ulusal çıkarlarına tabi kılınmasının tek yolu olarak görüyorlar. Sözde sömürgelerden çekilme eliyle yaratılmış yapay ulus-devletlerdeki çeşitli varlıklı klikler, rakiplerine karşı kendi servetlerini ve ayrıcalıklarını sağlama almak için, tüm dünyada mezhepsel ve etnik temelli bölünmelere önayak oluyorlar.

Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi, bir ülkeden diğerine yayılan katliamların, iç savaşların ve emperyalist entrikaların ortasında, “Sosyalizm ve emperyalist savaşa karşı mücadele” başlıklı açıklamasında, artan bir üçüncü dünya savaşı tehlikesi uyarısında bulunmuştu. Bununla birlikte, aynı süreç, işçi sınıfını sosyalist devrime doğru itmektedir.

Bu eğilim, 2011’deki Mısır devriminde güçlü bir şekilde görüldü. O devrim başarısızlığa uğramamış olsaydı, Ortadoğu’daki durum, günümüzdekinden çok farklı olurdu. Mısır egemen sınıfının ve onun arkasında duran emperyalist güçlerin kontrol altına alma becerisi, Ortadoğu’da ve tüm dünyada işçi sınıfı içindeki tarihsel sorunun, perspektif ve önderlik krizinin önemini belirtmektedir.

Olayların, her ülkede, kapitalist sınıfa karşı kitlesel mücadelelerin koşullarını yarattığına inanan WSWS ve DEUK, her gün, bu krizi çözme mücadelesi vermektedir.

İşçi sınıfının uluslararası birliğine ve sosyalizm uğruna mücadeleye olan gereksinim, hiç bir yerde, Ortadoğu’daki kadar keskin değildir. Kapitalizmin ve ulus-devlet sisteminin yarattığı felaketin çözümü, onların, dünya sosyalist devrimi uğruna mücadelenin bir parçası olarak, Ortadoğu Birleşik Sosyalist Devletleri Federasyonu’nun kurulması yoluyla ortadan kaldırılmasıdır.

Günümüzün stratejik görevi, işçi sınıfının ve ezilen kitlelerin yeni önderliği olarak, dünya Troçkist hareketi Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin şubelerini inşa etmektir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir