Faşist teröristler Yeni Zelanda’da 49 kişiyi katletti

Yazdır

Cuma günü öğleden sonra Yeni Zelanda’nın Christchurch kentindeki iki camide gerçekleştirilen korkunç terör saldırısında 49 kişi öldü ve 48 kişi de yaralandı. Son dönemde dünyada meydana gelen en kötü katliamlardan biri olan saldırı, Yeni Zelanda’nın tarihinde bugüne kadar olan en büyük silahlı toplu katliam ve en şiddetli terör eylemi.

Linwood Mescidi’nde 7 kişi, şehir merkezine yakın Hagley Parkı’nın yanındaki El Nur Camisi’nde 41 kişi öldü. Bir kişi hastanede hayatını kaybederken, ölü sayısı artabilir.

Tüm dünyada sıradan insanlar saldırı karşısında şaşkınlıklarını dile getirdiler ve kurbanlara sempati gösterdiler. Cumartesi gecesi ve sonraki günlerde Yeni Zelanda kasabalarında ve kentlerinde anma nöbetleri planlandı.

Wellington’da cami dışında yas tutanlar

Katliamla ilgili olarak üç kişi tutuklandı. Camilerin yanında silahlar bulundu. Polis ayrıca -daha fazla saldırı planlanmış olabileceğinin bir göstergesi olarak- bir araçta bulunan iki patlayıcı cihazı etkisiz hale getirdi. Şimdiye kadar, sadece bir kişinin, 28 yaşındaki Avustralya vatandaşı Brenton Tarrant’ın ismi verildi. Tarrant, cinayet suçlamasıyla mahkemeye çıkarıldı.

Bu saldırı korkunç bir suç; ırkçılık ve aşırı sağcı ideolojinin harekete geçirdiği bir barbarlık eylemidir. Bu olay sadece Yeni Zelanda’ya özgü değildir. Bu, dünya çapında gelişen, devlet aygıtının en üst düzeylerince korunan ve teşvik edilen aşırı sağ ve faşist ağların yükselişinin sonucudur. Onların faaliyetleri, uluslararası sınıf mücadelesinin hızla yükselişi ve egemen seçkinlerin temel demokratik hakları ortadan kaldırarak muhalefeti bastırmaya yönelik çaresiz hamleleri ile yan yana genişlemiştir.

Tarrant, ilhamını, uluslararası düzeyde aşırı sağcı ve göçmen karşıtı gruplardan almıştı ve onlar arasında belirli bir izleyici kitlesine sahipti. El Nur Camisi saldırısının video görüntüleri, görünüşe göre Tarrant’ın kafasına monte edilmiş bir kameradan, Facebook’ta ve YouTube’da canlı olarak yayınlandı. Görüntü, silahlı adamın camiye doğru aracını sürdüğünü, binaya girdiğini ve soğukkanlı ve sistematik bir şekilde katliamını gerçekleştirdiğini gösteriyor. Küçük çocukların da aralarında olduğu savunmasız kurbanların, saldırı tüfeğinden çıkan mermi yağmurundan kaçma şansı çok azdı.

Her ne kadar birçok ayrıntı henüz bilinmese de, bunun rastgele veya “anlamsız” bir eylem olmadığı açık. Tarrant tarafından internette yayınlanan 73 sayfalık bir “manifesto”ya göre, o, Avrupa’da bir süre kaldıktan sonra, saldırıyı planlamaya iki yıl harcamıştı.

“Büyük Yer Değiştirme” başlıklı manifesto, Tarrant’ın bir beyaz üstünlükçüsü olduğunu ve kendisini “faşist” olarak nitelendirdiğini açıkça ortaya koyuyor. Belge, 2011’de Norveç İşçi Partisi kampında düzinelerce genci ve çocuğu öldüren, İslam karşıtı önyargı ile harekete geçirilmiş toplu katliamcı Anders Behring Breivik’i övüyor. Tarrant, Breivik ile “kısa temas” kurduğunu ve Yeni Zelanda saldırısı için onun “olurunu” aldığını iddia ediyor.

Daha geçtiğimiz ay, ABD’li yetkililer, sosyalist gruplara, Demokrat Partili siyasetçilere ve medyatik kişiliere karşı terörist saldırılar düzenlemeyi planlayan Sahil Güvenlik Teğmeni Christopher Paul Hasson’ı tutuklamıştı. Hasson, Breivik’i idolü olarak ilan eden bir neo-Nazi idi.

Tarrant, ABD Başkanı Donald Trump’ı “yenilenen beyaz kimliğin ve ortak amacın sembolü” olarak yüceltiyor. Trump gibi, Tarrant da, göçmenleri “işgalciler” olarak tanımlıyor: “Göçü ezip, halen topraklarımızda yaşayan işgalcileri sınır dışı etmeliyiz.”

Saldırgan ayrıca solcuları tehdit ediyor. “Antifaşistlere / Marksistlere / Komünistlere” başlıklı bir bölümde şöyle diyor: “Gözlerim üzerinizde. Boynunuzu botumun altında görmek istiyorum.” Tarrant, 12 Mart’ta, üzerinde mesajlar bulunan saldırı tüfeğinin çok sayıda fotoğrafını Twitter’da yayınlamış. Mesajlar arasında, 2007 yılında İspanya’da genç bir anarşisti öldüren neo-Nazi Josué Estébanez’e gönderme yapan mesajların yanı sıra, Osmanlı istilacılarının Avusturyalı milisler tarafından silahla püskürtülmesine atıfta bulunan “Viyana 1683” sloganı var.

Yeni Zelanda Polis Komiseri Mike Bush, şaşırtıcı bir şekilde, Yeni Zelanda veya Avustralya polisinin ya da başka herhangi bir kurumun Tarrant veya tutuklanan diğer kişiler hakkında önceden bir bilgisi olmadığını iddia etti. Görünüşe göre, onlar, herhangi bir aşırılık yanlısı “izleme listesi”nde bulunmuyorlardı. Eğer doğruysa, bu, devlet makamlarının aşırı sağcı çevrelerin faaliyetlerine göz yumduğu ve suç ortaklığı yaptığı gerçeğini vurgular.

Polisin dikkatini çekmeden böyle bir saldırının nasıl yıllarca planlanabileceğine ilişkin hiçbir açıklama yapılmadı. Saldırganların silahlarını nasıl edindikleri hakkında da sorular var. Yeni Zelanda’da silah kaydı tutulmuyor ve 5 milyondan az insanın bulunduğu ülkede 1,3 milyon yasal silah var.

Başbakan Jacinda Ardern, Cuma akşamı düzenlediği basın toplantısında, Yeni Zelanda, “bu şiddet eylemi için, ırkçılığa göz yumduğumuz, aşırılıkçılık için bir yerleşim bölgesi olduğumuz için seçilmedi. Biz, bunların hiçbiri olmadığımız için seçildik. Çünkü biz çeşitliliği, iyilikseverliği, merhameti temsil ediyoruz,” diye belirtti.

Gerçek şu ki, saldırı, emperyalist şiddet ve artan milliyetçilik, yabancı düşmanlığı ve ırkçılık eliyle karakterize edilen belirli bir yerel ve uluslararası siyasi bağlamda gerçekleşti. Bu saldırı, Yeni Zelanda ile Avustralya’nın, neredeyse yirmi yıldır, ABD’nin öncülüğünde bir milyondan fazla insanın ölümüne yol açan Afganistan, Irak ve Suriye savaşlarına katılmasının ardından gerçekleşiyor. Yeni Zelanda ve Avustralya birlikleri, Afganistan’da sivillere yönelik katliamlara ve vahşetlere bulaşmıştır.

Kötüleşen toplumsal koşullar, artan eşitsizlik ve yoksulluk altında, Yeni Zelanda’da bir “alternatif sağ” hareketinin yaratılmasını teşvik etmek için atılan belirli bir adım söz konusudur. Bu, işçi sınıfının ve gençliğin artan radikalleşmesine karşı koymak için tasarlanmıştır.

Yeni Zelanda’daki vahşet, yalnızca Breivik’in Norveç’teki toplu katliamını değil; 2012’de Wisconsin Oak Creek’teki bir Sih tapınağındaki ve 2014’teki Kansas Overland Park’daki bir Musevi bakımevinde faşistler tarafından düzenlenen cinayetleri; Güney Carolina Charleston’daki Afrika kökenli Amerikalı insanların 2015’te katledilmesini; 2016’da Britanya İşçi Partili politikacı Jo Cox’un öldürülmesini; Kanada Quebec’te bir camide altı kişinin 2017 yılında katledilişini ve Pennsylvania Pittsburgh’daki Hayat Ağacı sinagogundaki 11 Musevi’nin 2018’deki öldürülmesini takip etmektedir. Bunlar, sağcı terör eylemlerinin sadece bir kısmıdır.

Yeni Zelanda Yeşiller Partisi önderi James Shaw, Britanya İşçi Partisi lideri Jeremy Corbyn’e yapılan son saldırıyı hatırlatacak şekilde, geçtiğimiz Perşembe günü bir Wellington sokağında, Birleşmiş Milletler’e (BM) karşı slogan atan birinin saldırısına uğradı. Saldırgan, BM Yeni Göç Sözleşmesi’ni imzalayan Yeni Zelanda’ya karşı aşırı sağcı grupların son protestoları ile harekete geçirilmiş olabilir.

Avustralya’daki ve Yeni Zelanda’daki politikacılar, İslam karşıtı duyguları kasıtlı olarak besliyorlar. Avustralya’nın aşırı sağcı Bağımsız Senatörü Fraser Anning, Christchurch katliamından bizzat kurbanlarını sorumlu tutan faşist bir basın açıklaması yaptı ve Müslüman göçünü saldırının “gerçek nedeni” olarak nitelendirdi. Anning, kısa süre önce, St Kilda Sahili’nde önde gelen Avustralyalı neo-Naziler tarafından düzenlenen bir toplantıya katılmıştı.

Ardern, Cuma akşamındaki ilk basın toplantısında, “nefret” satıcıları için “Yeni Zelanda’da yer olmadığını” söyledi. Ancak, Ardern, ırkçı ve popülist Önce Yeni Zelanda Partisi’ne kucak açmış ve onu hükümetinin tam merkezine yerleştirmiştir. Bu parti, 1990’ların başında, açıkça, Asyalı ve göçmen karşıtı bir temelde kurulmuştu.

İşçi Partisi önderliğindeki koalisyon hükümetinin ortağı olan Önce Yeni Zelanda Partisi, Müslüman karşıtı yabancı düşmanlığı ile ünlüdür. Önce Yeni Zelanda Partisi’ne, 2017’de oyların yalnızca yüzde 7,2’sini almasına rağmen, dışişleri bakanlığı, savunma bakanlığı ve başbakan yardımcısı rolleri verildi.

Haziran 2017’deki Londra terör saldırılarının ardından, Önce Yeni Zelanda lideri Winston Peters, mecliste, Yeni Zelanda’nın “İslam toplumu”ndan, “kendi ailelerindeki” potansiyel teröristlerin isimlerini vererek “evi temizlemesini” talep etti. Peters, böyle bir aşırılıkçılığın varlığına ilişkin herhangi bir kanıt sunmaksızın, Yeni Zelanda’da “Şam kültürünü” ve “Trablus”u barındıran “çarpık kapsayıcılık ruhu”nu kınamıştı. O, “Bu tür toplulukların oluşmasına izin veren aynı siyasi olarak doğru tuzaktan kaçınmalıyız… Batılı bir halk, bir kültür olarak bu kaymayı durdurmalıyız” demişti.

Önce Yeni Zelanda Partisi, geçtiğimiz yıl, açıkça Müslümanları ve Asyalı göçmenleri hedef alarak, yeni göçmenlere “Yeni Zelanda değerleri testi” yapılmasını istedi. Peters, bunun, “kadınların sığır ve ikinci sınıf vatandaş” olduğuna inanan göçmenleri durduracağını söylemişti. Bir diğer Önce Yeni Zelanda üyesi Roger Melville ise, “Pakistanlı, Hintli ve diğer Asya tipi uluslardan” insanların “kendi usullerini başkalarına dayattığını” söylemişti.

Christchurch saldırısı, önümüzdeki tehlikeler hakkında ölümcül bir uyarı veriyor. Kapitalizm 1930’lardan bu yana en büyük krizine girerken, zehirli bir milliyetçilik, militarizm ve göçmen karşıtı yabancı düşmanlığı atmosferi, uluslararası düzeyde faşizmin yeniden ortaya çıkmasının temeli haline geliyor. Buna, bütün ülkelerin işçi sınıfını, kapitalizme ve ondan doğan faşist gericiliğe son verme mücadelesi içinde birleştiren, uluslararası ve sosyalist bir hareket inşa ederek cevap verilmesi gerekiyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

shares