Dördüncü Enternasyonal’in kuruluşunun 80. yıldönümü üzerine

Yazdır

Bugün, Dördüncü Enternasyonal’in 3 Eylül 1938’de toplanan kuruluş kongresinin 80. yıldönümü. Dördüncü Enternasyonal’in Troçki’nin önderliğinde kurulması, son derece büyük tarihsel öneme ve güncel geçerliliğe sahip bir olaydır. Dünya Sosyalist Web Sitesi, önümüzdeki üç ay boyunca, bu yıldönümünü, Dördüncü Enternasyonal’in önemini açıklayan bir dizi yayınla ve etkinlikle kutlayacak.

Bugün, Sosyalist Eşitlik Partisi’nin (ABD) Ulusal Başkanı ve WSWS’nin Uluslararası Yayın Kurulu Başkanı David North’un Dördüncü Enternasyonal’in 70. kuruluş yıldönümünde sunmuş olduğu raporu yayınlıyoruz.

Bu rapor, 1 Kasım 2008’de, Michigan Ann Arbor’da, Barack Obama’nın seçilmesiyle sonuçlanan o yılki başkanlık seçimlerinin öngününde düzenlenen bir toplantıda sunulmuştu. Bu raporun içerdiği siyasi durum çözümlemesi, on yıl sonra, hem Obama yönetiminin eylemleri hem de ABD’deki güncel kriz karşısında bütünüyle doğrulanmıştır.

***

Dördüncü Enternasyonal, kuruluş kongresini, 3 Eylül 1938’de, Paris’in bir kenar mahallesinde düzenledi. Konferansın gündemi, tutanaklara göre, “kongrenin düzenlendiği yasadışı koşulllar”dan dolayı, yalnızca bir günlük resmi oturuma olanak sağlıyordu. Tutanaklarda sözü edilen “yasadışı koşullar”, Fransa’daki burjuva demokratik devletin polisinin, Avrupa’nın büyük bölümünde yasal açıdan ceza görmeden hareket eden faşist çetelerin ve en önemlisi, Stalin’in, Lev Troçki ile yakın çalışma arkadaşlarının fiziksel olarak ortadan kaldırılmasına yönelik talimatlarını yerine getirmeye çalışan Sovyet gizli polis örgütü GPU’nun acımasız katillerinin Troçkist harekete yönelik aralıksız zulmü eliyle yaratılmıştı.

Kongrenin düzenlendiği kuşatma koşulları, o zamanlar Dördüncü Enternasyonal’in bir destekleyicisi olan Pierre Naville’in açılış toplantısındaki sözlerinde şöyle ifade edilmişti:

Klement’in korkunç ölümünden dolayı resmi rapor sunulmayacak. Klement, dağıtılmak üzere ayrıntılı, yazılı bir rapor hazırlamıştı ama o rapor, diğer belgelerle birlikte ortadan kayboldu. Mevcut rapor, yalnızca bir özet olacak. [1]

Naville’in sözünü ettiği öldürülen kişi, Dördüncü Enternasyonal’in, konferansa iki aydan kısa süre kala, Temmuz 1938’de Stalin’in ajanları tarafından kaçırılıp öldürülmüş olan sekreteri Rudolf Klement idi. O, Troçkist hareketin, kuruluş kongresinden önceki bir yıl içinde öldürülen dördüncü önde gelen kişiliğiydi. Ondan önce, Erwin Wolf Temmuz 1937’de İspanya’da, Ignace Reiss Eylül 1937’de İsviçre’de ve Troçki’nin oğlu Lev Sedov Şubat 1938’de Paris’te öldürülmüştü. Naville’in bilmediği ve bilemeyeceği şey, bu dört suikastte anahtar rol oynamış olan bir GPU ajanının (Mark Zborowski) Dördüncü Enternasyonal’in Rusya şubesinin temsilcisi olarak kongrede bulunuyor olduğuydu.

Bu suikastler, 1917 Ekim Devrimi’nde belirleyici rol oynamış olan devrimci işçilerden, sosyalist aydınlardan ve Bolşevik önderlerden geride kalanlara yönelik siyasi soykırım kampanyası ile kopmaz biçimde bağlantılıydı. Stalin’in yönetiminde Ağustos 1936 ile Mart 1938 yılları arasında Moskova’da yapılan düzmece yargılamalar, SSCB’deki Troçkist, yani Marksist etkinin bütünüyle ortadan kaldırılmasını amaçlayan kapsamlı bir operasyonun açık dışavurumuydu.

Lev Troçki

Çağdaş burjuva tarihçiler, az sayıda istisnayla, Stalinist terörün Troçki ve Troçkizm ile pek fazla ilgili olmadığında ısrar ediyorlar. Onlar, Stalin’in, 1929’da SSCB’den sürgüne gönderilmiş olan ve kayda değer bir etkisi olmayan Troçki’den korkması için hiçbir neden olmadığını ileri sürüyorlar. Troçki’ye yönelik düşmanlığına karşın bu sürgündeki devrimcinin “hayalet”inin Stalin’e işkence ettiğini vurgulayan ölmüş Sovyet/Rus tarihçi General Dmitri Volkogonov, bu yüzeysel değerlendirmeye meydan okudu:

Troçki artık orada değildi ama Stalin, yokluğunda ondan daha fazla nefret ediyordu ve Troçki’nin hayaleti, sık sık, gaspçıyı ziyaret ediyordu… O, Molotov’u, Kaganoviç’i, Kruşçev’i ve Zdanov’u dinlemek zorunda kaldığında Troçki’yi düşünüyordu. Troçki, örgüt kavrayışıyla ve bir konuşmacı ya da yazar olarak yetenekleriyle, entelektüel olarak farklı bir çaptaydı. O, bu bürokratlar grubundan, her bakımdan çok daha üstündü ama aynı zamanda Stalin’den de üstündü ve Stalin bunu biliyordu. O, “Böyle bir düşmanı elimden nasıl kaçırabildim?” diye hayıflanıyordu. O, bir kez, yakın çevresine, bunun hayatındaki en büyük hatalardan biri olduğunu itiraf etmişti…

Troçki’nin yalnızca kendi adına değil ama SSCB içindeki tüm sessiz destekleyicileri ve muhalifler adına konuştuğu düşüncesi, Stalin için özellikle acı vericiydi. Önder, Troçki’nin Stalin’in Çarpıtma Okulu, Bolşevik Parti Üyelerine Açık Mektup ya da Stalinist Termidor gibi eserlerini okuduğunda, özkontrolünü neredeyse yitiriyordu… Stalin, İhanete Uğrayan Devrim‘i, öfkeden kudurarak, bir gecede okumuştu. O, bardağı taşıran son damla oldu. Stalin, birkaç yıldır, kafasında, şu iki kararı olgunlaştırıyordu ve artık onları yaşama geçirmeyi önerdi. İlk olarak, ne pahasına olursa olsun, Troçki’yi siyasi arenadan silmeliydi… İkincisi, ülke içindeki tüm olası düşmanların kararlı ve nihai olarak ortadan kaldırılması gerektiğine artık her zamankinden daha fazla ikna olmuştu. [2]

Troçki, düşmanlarının fiziksel gücünün ve kendisi ile destekleyicilerinin karşı karşıya olduğu tehlikelerin farkındaydı. Nihai zafere olan olağanüstü bir güvenle, kendi eserini, dünya sosyalist devriminin aracı olarak Dördüncü Enternasyonal’i yaşama geçirdi. O, 18 Ekim 1938’de, Dördüncü Enternasyonal’in kuruluşunu kutlarken şunu ilan etti:

Cellatlar, duygusuzluk ve siniklik içinde, bizi korkutmanın mümkün olduğunu düşünüyorlar. Yanılıyorlar! Darbelerin altında daha da güçleniyoruz. Stalin’in vahşi politikası, yalnızca çaresizlik politikasıdır. Ordumuzun askerlerini tek tek öldürmek mümkün ama onları korkutmak mümkün değildir. Dostlar, bu kutlama günlerinde yeniden tekrarlayacağız … Bizi korkutmak mümkün değildir. [3]

Dördüncü Enternasyonal’in kökleri, Sovyet devletinin ve Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin artan bürokratlaşmasına karşı Troçki ve Sol Muhalefet tarafından 1923’te başlatılan mücadelede yatmaktadır. Bu siyasi mücadele, daha Stalin Troçki’nin başlıca karşıtı ve Komünist Parti’nin önderi olarak ortaya çıkmadan önce başlamıştı. Troçki’ye göre, Stalin’in iktidara yükselmesi, Sovyet devletinin ve Komünist Parti’nin yozlaşmasının nedeni değil; siyasi gericiliğin, işçi sınıfının Ekim Devrimi’nin ardından Batı Avrupa’da uğramış olduğu yenilgilerin sonucu olarak, SSCB içinde yükselmesinin siyasi bir dışavurumuydu. Lenin’e ve Troçki’ye göre, Sovyetler Birliği’ndeki sosyalizmin yazgısı, dünya sosyalist devriminin zaferine bağlıydı. Sosyalizmin, bir başına Rusya’da, yalıtılmış ve ekonomik olarak geri kalmış bir ülkede geliştirilebileceği düşüncesi, Marksist teorinin en temel öncüllerine aykırıydı.

Stalin’in, 1924’ün sonlarında ileri sürdüğü, sosyalizmin tek ülkede inşa edilebileceği (yani Sovyetler Birliği’nin, kendi sınırları dışındaki, özellikle Batı Avrupa’daki ve Kuzey Amerika’daki uluslararası işçi sınıfı mücadelelerinin sonucundan bağımsız biçimde sosyalizme ulaşabileceği) iddiası, özünde, egemen bürokrasinin milliyetçi/ulusalcı yönelimini, perspektifini ve programını açığa vuruyordu. Josef Stalin önderliğindeki bürokrasi, “sosyalizm” derken, üretim araçlarının devletin mülkiyetinde olmasından kaynaklanan kendi gelirlerini ve ayrıcalıklarını koruyan bir ulusal ekonomik kendine yeterlik sistemini kastediyordu.

Bürokrasinin Troçki’ye ve Sol Muhalefet’e yönelik zulmü, Bolşevik Parti’nin Marksist ve enternasyonalist temellerinin çarpıtılmasını ve inkar edilmesini gerektirmişti. Stalinist rejim, her zamankinden daha açık ve kaba biçimde, uluslararası sosyalist hareketin çıkarlarını bürokrasinin gereksinimlerine tabi kıldı. Dünya sosyalist devrimi programına bu ihanetin sonucu, uluslararası işçi sınıfı adına bir dizi siyasi yenilgi (1926’da Britanya’da, 1927’de Çin’de ve en korkuncu, 1933’te Almanya’da) oldu. Stalin’in Almanya Komünist Partisi’ni feci bir şekilde yanlış yönlendirmesi, Hitler’in 1933’te iktidara gelmesini mümkün kıldı. Bu olay, II. Dünya Savaşı’na ve on milyonlarca insanın ölmesine yol açan olaylar zincirini harekete geçirdi.

Sol Muhalefet üyeleri (1927). Oturanlar: Serebriakov, Radek, Troçki, Boguslavski, Preobrajenski. Ayaktakiler: Rakovski, Drobnis, Beloborodov, Sosnovski

Troçki ve Uluslararası Sol Muhalefet, Hitler’in zaferinin ardından, Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin ve Üçüncü (Komünist) Enternasyonal’in reformuna yönelik önceki politikasını değiştirdi. Troçki, artık, yeni bir Enternasyonal’in inşası ve SSCB’de bir siyasi devrim çağrısı yapıyordu. O, Sovyetler Birliği’ndeki Stalinist bürokrasiyi, emperyalizmin işçi sınıfı içindeki ajanı olarak tanımladı.

1933 ile 1938 arası yıllar, asıl olarak, Dördüncü Enternasyonal’in kuruluş kongresinin teorik ve siyasal hazırlığına adanmıştı. 1935’te yazan Troçki, bu faaliyeti, yaşamının en önemli (Ekim Devrimi’nin örgütlenmesindeki ve Kızıl Ordu’yu kurup ona önderlik etmedeki rolünden bile daha önemli) çalışması olarak değerlendirdi. O, bu değerlendirmeyi gerekçelendirirken, 1917’de, kendisinin olmaması durumunda, Lenin’in önderliğinin Bolşevik Parti içindeki muhalefetin üstesinden gelmeye ve iktidarı alma kararını yaşama geçirmeye yeterli olacağını ileri sürüyordu. Oysa şimdi (1930’larda), yeni devrimci kadroları eğitebilecek ve Marksist hareketin sürekliliğini koruyabilecek başka kimse yoktu. Troçki, o anda vazgeçilmez olduğunu ve Marksizmin mirasının sürekliliğini garantiye almak için beş yıla ihtiyacı olduğunu kabul ediyordu. Troçki bu değerlendirmeyi yaptığında tam beş yılı kalmıştı ve o, bu amaca ulaşmada başarılı oldu.

Troçki’nin çalışmasının neden olmazsa olmaz olduğunu anlamak gerekiyor. Onun dehasına gönderme yapmak yetersizdir. Onun entelektüel ve siyasi kişiliğinin üç unsurunu vurgulamak gerekir.

İlk olarak, Troçki, “klasik Marksizm”in, yani doğrudan Marx’a ve Engels’e uzanan ve 19. yüzyılın son on yıllarında ortaya çıkmış kitlesel devrimci işçi sınıfı hareketini eğitip ona esin vermiş olan teorik ve siyasal okulun ve geleneğin son büyük temsilcisiydi. Sosyalist Eşitlik Partisi’nin Tarihsel ve Uluslararası Temelleri‘nde belirtilmiş olduğu gibi, Troçki, “felsefi olarak maddecilikte kökleşmiş, nesnel gerçekliğin kavranmasından hareket eden, işçi sınıfının eğitimine ve siyasi seferberliğine yönelik ve stratejik olarak kapitalizme karşı devrimci mücadele ile ilgili bir devrim teorisi”ni cisimleştiriyordu. [4]

İkincisi, Troçki, sosyalist devrimin küresel boyutlarını ve dinamiklerini; uluslararası sosyoekonomik süreçler ile tarihsel olarak belirlenmiş ulusal koşulların diyalektik etkileşimini, 20. yüzyılın tüm diğer siyasi düşünürlerinden daha derinlemesine kavramıştı. Bu kavrayış, Troçki tarafından, ilk olarak, geri kalmış bir ülkede geleneksel burjuva demokratik görevler ile işçi sınıfının zımnen sosyalist çabaları arasındaki ilişkinin, mevcut anlayışlarla çelişecek ve yeni bir teorik yaklaşımı gerektirecek bir şekilde ortaya çıktığı Rusya’daki 1905 devriminin yol açtığı sorunlara yanıt olarak geliştirilmiş olan sürekli devrim teorisinde ifade buldu.

Üçüncüsü, Troçki, Lenin’in 1903 bölünmesi ile 1917’deki devrimci çözüm arasındaki yıllarda Menşevik oportünizme ve merkezciliğe karşı mücadelesinin temel siyasi derslerini özümsemişti. O önemli gelişim döneminde siyasi ilke konularında Lenin ile hasım olan Troçki, Lenin’in Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi içindeki ve sonradan, 1914’teki emperyalist savaşın patlamasının ardından İkinci Enternasyonal içindeki oportünizmin bütün biçimlerine karşı çıkmadaki olağanüstü öngörüsünü kavramış ve takdir etmişti. Troçki’nin bu tarihsel deneyimden çıkardığı dersler, Dördüncü Enternasyonal’in inşası mücadelesinin başlıca siyasi temelini oluşturdu.

Troçki’nin entelektüel ve siyasi yol programının bu üç unsurunun her biri, ayrıntılı bir incelemeyi hak etmektedir. Ancak zamanımızın sınırlılığı, daha yoğunlaşmış bir yaklaşımı gerektiriyor. Bu yüzden, izin verirseniz, “klasik” Marksizm sorunu üzerine odaklanalım. Troçki’nin devrimci bir stratejist olarak sahip olduğu güçleri bilen ve onlara büyük değer verenler arasında bile, onun siyasi düşüncesinin teorik temellerine ilişkin yeterli bir değerlendirmeye oldukça az rastlanıyor. Troçki’nin devrimci düşüncenin başlıca kaynağı olarak diyalektik maddeciliğe yaptığı vurguya rağmen, sempatik yorumcular bile, bu tür felsefi bağlılık iddialarını sır dolu ve temelsiz görmektedir. Örneğin, Troçki’nin toplum ve siyaset alanlarına ilişkin düşünceleri konusunda tanınmış bir bilim insanı ve uzman, onun diyalektik maddeciliğin temel unsurlarını açıkladığı bir paragraftan alıntı yaptıktan sonra, açık bir öfke ile soruyor: “İyi de, bütün bunların toplum araştırmasıyla ve Marksist devrimci politika ve strateji ile ne ilgisi var?” [5] Bu soru, felsefi bakış açısı ve yöntem ile siyasi düşünce ve pratik arasındaki ilişki konusunda yetersiz bir kavrayışı açığa vurmaktadır. Bu, aynı zamanda, Troçki’nin son derece farkında olduğu, Marksist maddecilik ile çeşitli felsefi idealizm okulları arasındaki çatışmanın içeriğine ve sonuçlarına ilişkin sınırlı bir anlayışı ifade etmektedir.

Avrupa (özellikle de Rus) sosyalist hareketinin çok sayıda çatışan eğilimi içinde I. Dünya Savaşı öncesinde yaşanan siyasi mücadeleler hakkında çok şey yazılmış olmasına karşın, teorik çatışmalara çok az yer verilmiştir. Eduard Bernstein revizyonizmine karşı mücadele bile, büyük ölçüde, siyasi program ve perspektif açısından incelenmiştir. Bu alandaki farklılıklar, elbette, son derece büyük ve kalıcı bir öneme sahipti. Ancak, Marksizm ile revizyonizm arasındaki bu çok önemli çatışmanın bir diğer yanının (yani, mücadelenin teorik boyutlarının) vurgulanması gerekir. Bu açıdan incelendiğinde, bir neo-Kantçı olan Bernstein, Marksizme muhalefeti felsefi olarak çeşitli öznel idealist akımlara dayanan daha geniş bir entelektüel eğilimin parçasıydı.

Kısaca belirtmek gerekirse, bu eğilimler, maddenin bilinç üzerindeki önceliğini ileri süren felsefi ve tarihsel maddeciliği reddediyorlardı. Onlar, bu temelde, insan toplumunun gelişmesinin, entelektüel gelişme dahil, toplumun ekonomik yapısı ile ilgili yasalara uygun biçimde ilerlediği düşüncesini reddediyorlardı.

Artık, tarihe ilişkin maddeci kavrayışın, 1890’ların sonlarında başlayan teorik eğitimi giderek artan biçimde etkili olan öznelci idealist ve akıldışıcı düşünce okulları ile sürekli çatışma içinde ilerlemiş olan Troçki’den başka kararlı savunucusu yoktu. Troçki, uzun devrimci yaşamının sonuna doğru, Marx’ın maddeci dünya görüşüne ilişkin şu açıklamayı yaptı:

Doğanın nesnel süreçlerinin kavranması olarak bilimi kuran insan, inatla ve ısrarla, kendisini bilimden dışlamaya; sözde duyumlarüstü güçler (din) ya da değişmez manevi kurallar (idealizm) ile ilişki biçiminde, kendisine özel ayrıcalıklar ayırmaya çalışmıştır. İnsana maddi dünyanın evrimsel sürecinde doğal bir halka; insan toplumuna üretim ve bölüşüm örgütlenmesi; kapitalizme insan toplumunun gelişmesinde bir aşama olarak bakan Marx, insanı, bu berbat ayrıcalıklardan, kesin olarak ve sonsuza dek mahrum etti…

Kapitalist toplumdaki süreçlerin nedenlerini onun üyelerinin öznel bilincinde (niyetlerde ya da planlarda) aramak, bütünüyle olanaksızdır. Kapitalizmin nesnel süreçleri, bilim onlar hakkında ciddi biçimde düşünmeye başlamadan önce formüle edilmişti. Bugün bile, insanlığın büyük çoğunluğu, kapitalist ekonomiye yön veren yasalar hakkında hiçbir şey bilmiyor. Marx’ın yönetimin tüm gücü, belirli kişilerin öznel bakış açısından değil ama bir bütün olarak toplumun gelişimine ilişkin nesnel bakış açısından, ekonomik olgulara yönelik yaklaşımıydı; tıpkı bir deneysel doğa bilimcisinin bir arı kovanına ya da bir karınca yuvasına yaklaşması gibi.

Ekonomi bilimi için belirleyici önem taşıyan şey, insanların nasıl hareket ettikleridir; kendi eylemleri hakkında ne düşündükleri değil. Toplumun temeli din ve ahlak değil; doğa ve emektir. Marx’ın yönetimi maddecidir, çünkü varlıktan bilince ilerler, tersi yönde değil. Marx’ın yöntemi diyalektiktir, çünkü hem doğayı hem de toplumu evrildikleri haliyle ve bizzat evrimi çatışan güçlerin sürekli mücadelesi olarak ele alır.[6]

Siyasi mücadele dünyasında, Marx’ın maddeci bakış açısının uygulanması, devrimci politikanın, her şeyden önce, nesnel sosyoekonomik koşullara ilişkin bir çözümlemeye dayandırılmasını gerektiriyordu. Devrimci parti, eylemlerini, kitlelere hakim olan ruh haline ve yanılsamalara değil ama kapitalizmin sosyoekonomik çelişkilerinin gerçekten var olan düzeyine dayandırmalıydı. Bizzat kitlelerin ruh hali, nesnel koşulların çarpık bir yansımasıydı. Devrimci parti, bu ruh halinin üstesinden, yalnızca, işçi sınıfı içinde kapitalist krize ve onun siyasi sonuçlarına ilişkin doğru bir kavrayış uğruna mücadele ettiği ölçüde gelebilirdi.

Troçki, devrimci programın bu nesnel hareket noktasını, Dördüncü Enternasyonal’in kuruluş kongresinin hemen öncesinde, Mayıs 1938’de Amerikalı destekleyicileri ile yaptığı tartışmalarda şöyle vurgulamıştı:

… Amerikan işçi sınıfının siyasi geriliği çok büyük. Bu, faşist bir felaket tehlikesinin çok büyük olduğu anlamına gelir. Bu, tüm faaliyetimizin kalkış noktasıdır. Program, işçilerin geriliğini değil; işçi sınıfının nesnel görevlerini ifade etmelidir. O, işçi sınıfının geriliğini değil; olduğu haliyle toplumu yansıtmalıdır. Program, geriliği alt edip yenilgiye uğratmanın bir aracıdır. Bu yüzden, programımızda, en başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere kapitalist toplumun toplumsal krizlerinin tüm keskinliğini ifade etmeliyiz. Bizler, bize bağlı olmayan nesnel koşulları öteleyemez ya da değiştiremeyiz. Kitlelerin krizi çözeceğini garanti edemeyiz. Ancak durumu olduğu gibi ifade etmeliyiz ve programın görevi budur. [7]

Bu sözcükler, mevcut durumda son derece geçerlilik kazanmaktadır. Günümüzde devrimci politikanın hareket noktası ne olmalı? Amerikan ve dünya kapitalizminin, derinliği ve şiddeti 1930’ların Büyük Bunalım’ından bu yana benzersiz olan mevcut krizinin nesnel doğası ve sonuçları mı; yoksa işçi kitleleri arasında var olan baskın ve karmakarışık siyasi bilinç durumu mu? Programımızı, işçilerin Barack Obama’nın seçim söylemine yönelik güncel yanılsamalarına uyarlamalı mıyız? Yoksa tatlı sözler içine gizlenmiş olan zehiri teşhir edip, kitleleri ekonomik krizin şiddetlenmesinin kaçınılmaz olarak yol açacağı büyük toplumsal çatışmalara mı hazırlamalıyız?

Seçimler üç gün içinde sonuçlanacak. Başkanlık ve Kongre seçimlerini iki burjuva partisinden hangisi kazanırsa kazansın, sarmallaşan ekonomik felaketin sonuçları ile karşı karşıya gelecek. Eğer, şimdi olası göründüğü üzere Obama başkan seçilirse, Amerikan egemen sınıfının ulusal ve uluslararası çıkarlarını takip etmede başlıca sorumluluğu o üstlenecek. Onun, krizin tüm sınıfları aynı şekilde etkilediği, Amerikan halkının “bu konuda birlikte” olduğu, “özveriler”in paylaşılacağı ve yoksullar ile zenginlerin aynı çıkarlara sahip olduğu yanılsamasını ne kadar sürdürebileceğini düşünüyorsunuz? Mali aristokrasinin krizin yaratmış olduğu fırsatlardan kendisini en üst seviyede zenginleştirmek için yararlanma yönündeki bastırılamayan kararlılığının ya da bir Başkan Obama’nın, bu çabaları kontrol etmek istese bile, bu konudaki güçsüzlüğünün işçi kitleleri için açık hale gelmesi ne kadar sürecek?

Troçki’nin, Roosevelt yönetiminin tarihçiler tarafından genel olarak yönetimsel radikalizmin doruk noktası olarak gösterilen Yeni Düzen’i ile ilgili yorumlarını anımsamakta yarar var. Troçki, 1939’da, Roosevelt’in Amerikan burjuvazisi ile karşılıklı meydan okumalarının genel olarak etkisiz karakterini, oldukça alaycı biçimde belirtir:

Bugün, tekelciler, egemen sınıfın en güçlü kesimidir. Hükümet, genel olarak tekellere, yani adına yöneteceği sınıfa karşı mücadele edecek durumda değildir. Tekelin bir kesimine saldırırken, diğer kesimleri ile ittifak peşinde koşmak zorundadır. O, bankalar ve hafif sanayi ile birlikte, bu yüzden akıl almaz karlar elde etmeye son vermeyen ağır sanayi tröstlerine rastlantısal darbeler indirebilir. [8]

Başkan Obama aynı yazgıyı mı paylaşacak? Amerikan kapitalizminin duvarları, Bay “Evet, yapabiliriz”in tumturaklı açıklamaları karşısında yıkılacak mı? Hayır, bunlar olmayacak. Gerçek şu ki, onun adı kötüye çıkmış banka kurtarmaları sırasındaki performansı (Senatör McCain’inkinden söz etmiyoruz bile), bir Obama yönetiminin egemen aristokrasinin talepleri ile karşı karşıya geldiğinde nasıl davranacağının bir belirtisini sağlamıştı.

Son tahlilde, bir Obama yönetiminin politikası, Amerikan kapitalizminin karşı karşıya olduğu nesnel koşullar tarafından belirlenecektir. Tam da bu noktada, Roosevelt dönemindeki ABD ile Obama dönemindeki ABD arasında açık bir ayrım yapılması gerekiyor. Franklin Roosevelt’in ilk görev yeminini etmesinden ve ABD’nin kendisinden başka korkacak hiçbir şeyi olmadığını açıklamasından bu yana 75 yıl geçti. O, tüm ekonomik sorunlarına karşın devasa kaynakları elinde tutan kapitalist bir ulusun önderi olarak konuşuyordu. ABD’nin sanayi gücü ile karşılaştırıldığında, diğer tüm uluslar birer cüceydi. O günler geçeli çok oldu. ABD on yıllardır ekonomik gerileme içinde; sanayileri çökerken, büyük borçlar yapmış durumda. Aslında, ekonomik krizin temel kaynağı, servet birikimi sürecinin maddi üretim sürecinden ayrılmasında bulunabilir. Ekonomik krizin patlamasının öngününde, ABD mali sektörü, tüm karların yüzde 40’ını gerçekleştiriyordu.

Bir Başkan Obama’nın, Amerikan işçi sınıfına sunacak bir “Yeni Düzen”i olmayacak. Bununla birlikte, Roosevelt’in Yeni Düzen’inin Bunalım’a son veremediğini anımsayalım. Ekonomik kriz, II. Dünya Savaşı eliyle “çözüldü.” Dahası, 1930’larda edinilmiş tüm kazanımlar, hükümet reformlarının ve bağışların değil ama işçi sınıfının giriştiği büyük toplumsal mücadelelerin ürünüydü (Toledo Auto-Lite grevi; Minneapolis ve San Francisco genel grevleri; Flint oturma grevleri; diğer güçlü ve kanlı çatışmalar).

O halde, ABD’de sosyalizmin başarı şansı nedir? Bu, Amerikan toplumunun ve onun ekonomik ve siyasi yapılarının keskin bir gözlemcisi olan Troçki’nin üzerinde bir hayli düşündüğü bir soruydu. O, kapitalist ideolojinin “Sınırsız Fırsatlar Ülkesi”ndeki gücünü ve etkisini çok iyi anlamıştı. Troçki, 1939’da şunları yazdı:

Bir milyon [doları] olan birinin bir milyon [dolar] ettiği söylenen ABD’de, piyasa kavramları başka her yerdekinden daha derine gömülmüş durumda. Amerikalılar, kısa süre öncesine kadar, ekonomik ilişkilerin doğası üzerine çok az kafa yoruyorlardı. En güçlü ekonomik sistemin ülkesinde, ekonomi teorisi aşırı derecede kısır olmaya devam ediyordu. Kamuoyunu kapitalist toplumun temel sorunlarıyla açıkça karşı karşıya getiren şey, Amerikan ekonomisinin şimdiki derin krizi oldu. [9]

Ekonomik, toplumsal ve siyasal aydınlanma süreci, ABD’nin yalnızca askeri ve siyasi değil ama ekonomik olarak da muzaffer çıktığı II. Dünya Savaşı eliyle devre dışı bırakıldı. Sanayi üretimin yüzde 75’inin ABD’de gerçekleştiği ve doların “altın gibi / çok güvenilir” olduğu yerde kapitalizmin meşruluğunu sorgulamaya devam etmenin ne gereği vardı ki? Dahası, savaş sonrası komünistlere yönelik cadı avları, ABD’deki entelektüel yaşamı baskı altına almayı ve Amerikan kapitalizminin Marksist eleştirisini bütünüyle suç ilan etmese de, gayrimeşru kılmayı amaçlıyordu. Daha yakın dönemde, SSCB’deki ve Doğu Avrupa’daki Stalinist rejimlerin 1980’lerin sonlarında ve 1990’ların başlarında çökmesi, kapitalizmin geri dönüşü olmayan zaferinin ve hatta “Tarihin Sonu”nun nihai kanıtı olarak selamlandı.

Peki, günümüzde, ekonomik sistemin yıkıcı başarısızlığının ardından, bu kapitalist zafer gösterisinden geride ne kaldı? Bir aydan biraz uzun bir süre önce, bankaların kurtarılması için kamu desteği sözü veren Başkan Bush, tüm ulusun önünde, ABD’deki kapitalist sistemin çöküşün eşiğinde olduğunu ilan etti. O, iki gün sonra, kendi bakanlar kurulu üyelerine ve Kongre önderlerine, “Bu asalak batıyor!” dedi. Amerikan kapitalizminin tüm ideolojisi (piyasanın yanılmazlığı, piyasanın devletten mutlak bağımsızlığı) saygınlığını yitirdi. Piyasa kültünün büyük peygamberi, ABD Merkez Bankası’nın “üstadı” olarak övülen Alan Greenspan, bunamanın eşiğinde, ayaklarını sürüyen ve şaşkın yaşlı bir adam olarak bir Kongre komitesinin karşısına çıktı ve piyasanın onun beklediği gibi davranmamış olması karşısındaki şaşkınlığını itiraf etti.

Bu kriz bağlamında, korkunç “S” sözcüğü [İngilizce’de “s” ile başlayan ve normalde tabu ya da kaba olmayan, “socialism/sosyalizm”, “spic/Latin kökenli”, “shit/bok”, “spastic/spastik”, “slut/fahişe” gibi sözcüklerin, “S” biçiminde kısaltılarak kullanılması] Amerikan siyasi yaşamında yeniden ortaya çıktı. Obama’nın, üzerinde düşünmeden ve hiçbir zarar vermeyi kastetmediği servet dağılımına yaptığı gönderme, McCain ve Palin tarafından, Obama’nın ABD’ye sosyalizmi getirmeyi planladığının kanıtı olarak kullanıldı. Televizyonda, Biden’a, Obama’nın gerçekten bir gizli Marksist olup olmadığı bile soruldu! Bu olaylar, egemen sınıf içinde gizlenmiş korkuyu açığa vurmaktadır. Obama ve Biden, “servetin paylaşımı”nı planladıkları gerekçesiyle, azgın Cumhuriyetçi karşıtları tarafından azarlanıyorlar. Demokratik Parti’nin adayları, bu iddiayı kızgın bir şekilde reddediyor. Ama Amerikan işçi kitleleri, işsizliğin ve ipoteklerin arttığı koşullarda, “servetin paylaşımı”nın gerçekten böylesi kötü bir düşünce olduğuna katılacak mı?

Toplumsal düşünceyi, toplumsal varlık belirler. Kriz koşulları, yalnızca eski ideolojileri itibarsızlaştırmıyor; nesnel gerçeklik ile uyuşan düşüncelere yol açıyor. Amerikan ve dünya kapitalizminin krizine ilişkin tartışmalarda Marksizm üzerindeki yarı resmi yasağı sürdürmek mümkün olmayacaktır. Troçki’nin öngörmüş olduğu gibi, nesnel süreçler, siyasi yaşamda köklü bir değişimi zorlayacak. Onun 1939’da yazdıkları, mevcut durumda olağanüstü geçerlilik kazanmaktadır:

Kısmi reformlar ve yamalar bir işe yaramayacak. Tarihsel gelişme, yalnızca kitlelerin doğrudan mücadelesinin gerici engelleri ortadan kaldırıp yeni bir düzenin temellerini atabileceği o belirleyici aşamalardan birine ulaşmış durumda. Üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetin ortadan kaldırılması, planlı ekonominin; yani aklın, önce ulusal ve ardından dünya ölçeğinde insan ilişkileri alanında uygulanmasının ilk önkoşuludur… Özgürleşmiş insanlık, kendisini onun doruk noktasına hazırlayacaktır. [10]

 

Dipnotlar:

[1] Documents of the Fourth International [Dördüncü Enternasyonal Belgeleri]; Pathfinder Press, New York, 1973, syf. 284

[2] Stalin: Triumph and Tragedy [Stalin: Zafer ve Trajedi]; Grove Weidenfeld, New York, 1988, syf. 254–260

[3] Writings of Leon Trotsky 1938-39 [Troçki’nin Yazıları 1938-39]; Pathfinder Press, New York, 1974, syf. 94

[4] The Historical and International Foundations of the Socialist Equality Party; Mehring Books, 2008, syf. 59 [Türkçesi için bkz: Tarihsel ve Uluslararası Temellerimiz – Sosyalist Eşitlik Partisi (ABD); Mehring Yayıncılık, 2017, syf. 81]

[5] Baruch Knei-Paz, The Social and Political Thought of Leon Trotsky [Troçki’nin Toplumsal ve Siyasal Düşüncesi]; Oxford University Press, Oxford, 1978, syf. 487–488

[6] Lev Troçki, Marxism in Our Time [Günümüzde Marksizm]

[7] The Transitional Program for Socialist Revolution [Sosyalist Devrim İçin Geçiş Programı]; Pathfinder Press, New York, 2001, syf. 189–190

[8] Lev Troçki, Marxism in Our Time

[9] Age.

[10] Age.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

shares