Diyarbakır saldırısı ve tırmanan çatışmalar

Paylaş

Dün gece, bir grup PKK militanı, Diyarbakır’ın Çınar İlçesi’ndeki emniyet amirliğine, patlayıcı yüklü bir kamyonetin patlatıldığı ve roketatarların kullanıldığı bir saldırı gerçekleştirdi. Bu arada, bir başka PKK’li grup da ilçedeki jandarma komutanlığına saldırdı. Resmi açıklamalara göre, saldırıda, aralarında bir polis ve üçü çocuk altı sivil öldürülürken, 43 kişi yaralandı. Saldırının ardından, Demokratik Bölgeler Parti’sinin (DBP) ilçe binası kimliği belirsiz kişiler tarafından yakıldı.

Çınar’da gerçekleştirilen son saldırı, kolluk güçleri ile PKK militanları arasında aylardır birkaç kentteki mahallelerle sınırlı bir şekilde sürmekte olan çatışmaların hızla yayılıp tırmanabileceğinin işaretidir. Bu saldırı, özellikle sivillerin ve çocukların yaşamına mal olan sonuçları itibariyle, bütün daha önceki benzeri örneklerinde olduğu gibi, yalnızca egemenlerin şoven milliyetçiliğe dayanan savaş ve diktatörlük yönelişine hizmet etmektedir.

AKP iktidarının genel olarak Ortadoğu’da, özelinde ise Suriye’de içine düştüğü açmazdan ve hem Batılı müttefikleri hem de Rusya ile yaşadığı anlaşmazlıklardan yararlanmaya çalışan PKK, yeni anayasa hazırlıkları çerçevesinde bir şekilde yeniden döneceğini düşündüğü “görüşme masası”na, olabildiğince güçlü oturmak istiyor.

Buna karşılık, iktidar da benzeri hesaplar içinde. Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AKP, PKK ile çatışmaları tırmandırmanın ilk meyvesini 1 Kasım seçimlerinde aldığının farkında ve şimdi, bu yöntemi sürdürerek, “terörle mücadele” maskesi altında tüm toplumsal muhalefeti ezip yeni meyveler toplamayı amaçlıyor.

Militarizmin ve polis devleti yöntemlerinin olabildiğince yaygınlaştırıldığı bu süreçte, iktidarın savaş ve diktatörlük yöneliminin başlıca destekleyicisi olarak IŞİD’in de ön plana çıkıyor olması bir rastlantı değildir. Daha önce belirtmiş olduğumuz gibi, “IŞİD ile PKK’yi aynı kefeye koyan iktidar, böylece, Kürt illerinde ‘terörle mücadele’ adı altında estirilen devlet terörünü meşrulaştırmakla kalmayıp, bunu tüm muhalif kesimleri kapsayacak şekilde yaymanın ve toplumsal muhalefeti yıldırmanın hesabını yapmaktadır.”

Sözde “teröre karşı mücadele”ye, ilk günden bu yana, iktidarın Halkların Demokratik Partisi’ne (HDP), onunla dayanışma içindeki diğer parti ve gruplara yönelik saldırıları eşlik etmektedir ve bu saldırı, şimdi, akademisyenlere yönelik cadı avı ile sürdürülüyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Kürt illerinde sürdürülen operasyonları eleştiren ve çatışmaların asıl bedelini ödeyen Kürt halkıyla dayanışma içinde olan, barış isteyen herkesi düşman ilan etmiş durumda. O, daha birkaç gün önce, , “vatan haini” dediği bu muhaliflerin bütün devlet kurumlarından temizlenmesi için açıkça talimat verdi ve bu yönde adımlar atılmaya başlandı.

İktidarın IŞİD ile PKK’yi aynı kefeye koyma çabasının bir diğer nedeni, Kürt illerinde sürdürülen operasyonlara uluslararası destek sağlamak ve sözde “terörizme karşı topyekün mücadele” adı altında Suriyeli Kürtler üzerindeki baskıyı arttırmaktır. Bu propaganda bombardımanı, AKP iktidarına, IŞİD ile olan ipliği pazara çıkmış ilişkilerini örtbas etme olanağı da sağlamaktadır.

Diyarbakır Çınar’daki saldırının ardından medyada boy gösteren “terör uzmanları”, şimdiden, El Kaide ya da IŞİD ile PKK arasında herhangi bir fark olmadığına ilişkin resmi söylemi destekleyen yorumlar yapmaya başladılar. Kimi yorumcular, PKK ile IŞİD arasında silah ve lojistik “alışverişi” olabileceği iddiasında bile bulunuyor.

PKK ile IŞİD ve benzeri terör örgütleri arasında özdeşlik kurmak, siyasi iktidarın, tarihsel, toplumsal ve siyasi olarak birbirinden farklı -hatta birbiriyle çatışan- güçleri aynı kefeye yerleştirip askeri yöntemlerle ezme yönelimine uyarlanmaktan; savaş ve diktatörlük eğilimine destek vermekten başka bir anlam taşımamaktadır. Dahası, sözde “terörle topyekün mücadele” propagandası eşliğinde Kürt illerinde sürdürülen operasyonların, artık “yok” denilen Kürt sorununu çözmek bir yana, aynı zamanda Batılı emperyalistlerin desteğiyle Suriye’de ve Irak’ta IŞİD’e karşı savaşan PKK’yi ortadan kaldırmayacağını en iyi bilenler, yine Ankara’daki yetkililerdir.

Ortada, IŞİD ile PKK arasında herhangi bir işbirliği olduğuna ilişkin veri bulunmuyor ama Ankara ile IŞİD arasındaki ilişkiler söz konusu olduğunda durum son derece farklı. ABD ve Avrupa medyası, IŞİD ile Türkiye arasında yoğun bir petrol ticareti yapıldığına ilişkin haberlerle dolu ve IŞİD saflarında savaşan binlerce İslamcı militanın Ankara tarafından eğitildiği, donatıldığı ve Esad rejimine karşı savaşmak üzere Suriye’ye gönderildiği, uzun süredir hiç kimse için sır değil.

Bu gerçekler göz önünde dururken, Sultanahmet’te gerçekleştirilen terörist saldırıda, aynı Diyarbakır’da, Suruç’ta ve Ankara’dakilerde olduğu gibi, iktidarın ve MİT’in parmağı olabileceğine ilişkin kuşkuların ifade edilmesine de şaşmamak gerekiyor. Hem unutmayalım ki, MİT’in başında, Suriye’ye doğrudan bir Türk müdahalesini başlatmak için, “Suriye’den Türkiye’ye birkaç füze attırırım” diyen kişi bulunuyor.

İktidar ya da PKK yöneticileri hangi hesaplar içinde olursa olsun, altı aydan uzun süredir tırmanan çatışmalar ve terörist saldırılar, Suriye’de ve Irak’ta sürmekte olan emperyalist vekil savaşının Türkiye’yi kapsayacak şekilde yayılma eğiliminde olduğunun ifadeleridir.

Emperyalist güçler ve onların yerel işbirlikçileri, Suriye’yi ve Irak’ı etnik ve mezhepsel temelde parçalayıp uydu devletler yaratmak amacıyla harekete geçirdikleri ve artık dizginlerinden boşalmış olan dinamiklerin peşinde sürükleniyorlar.

Hızla gerilemekte olan ABD emperyalizminin küresel egemenliğini koruma uğruna Ortadoğu’da başlattığı ve nihayetinde Rusya ile Çin’i kuşatıp parçalamayı amaçlayan yağmacı savaşlar zinciri, kapitalizmin sürekli daha fazla kar ve sömürü temel dürtüsü üzerinden yayılıp tırmanmaktadır.

Türkiye’de de tırmanan çatışmalar ve terör, bütün büyük emperyalist güçlerin yanı sıra Rusya’nın da dahil olduğu bu gerici, yağmacı savaşın bir parçası, uzantısıdır ve egemen sınıfın, bu durumun, maddi temelleri kapitalizmde yatan karşı konulmaz mantığını değiştirme şansı bulunmamaktadır. Benzeri bir durum, milliyetçi Kürt önderlikleri için de geçerlidir. Onlar, aynı emperyalist ülkelerin ve diğer bölgesel güçlerin egemen sınıfları gibi, kapitalizmin bu temel dinamiğine tabi şekilde çaresizce sürüklenirken, yaklaşmakta olan savaş felaketinden olabildiğince karlı çıkmanın, bölgede egemen bir güç olmanın hesabı içindeler.

IŞİD ve benzeri terör örgütlerinin, egemen sınıfların savaş ve diktatörlük yönelimine “gerekçe” sağlayan taşeronlar işlevi gördüğü bu süreçte, Suriye’de ve Irak’ta milyonlarca insan katledilmiş ya da sığınmacı konumuna getirilmiş durumda. Türkiye’deki yüz binlerce Kürt, kirli bir savaşın ortasında ölüm kalım mücadelesi veriyor ve yüzerce insan, Avrupa’nın ya da Türkiye’nin kentlerinde terörist saldırılarda öldürülüyor.

Tüm dünyadaki egemen sınıflar ve siyasi iktidarlar ise milyonlarca insanın yaşamını mahveden bütün bu felaketleri kullanarak, emekçileri ve gençliği, yalnızca büyük bankaların ve şirketlerin çıkarlarına hizmet eden, çok daha yıkıcı yeni savaşlara kazanmanın hesabı içindeler.

Başta Kürtler olmak üzere, tüm Ortadoğu işçi sınıfını, yoksul köylülerini ve gençliğini yıkıcı bir savaşın ön cephesine yerleştiren bu dinamikleri durduracak tek güç, Ortadoğu’nun sınırlardan, sömürüden ve baskılardan arınmış sosyalist birliği uğruna, savaş karşıtı bir mücadelede birleşmiş uluslararası işçi sınıfıdır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir