Deniz Kurdu 2019 ve Doğu Akdeniz’deki savaş tehlikesi

Yazdır

Türkiye donanmasının 13 Mayıs’ta başlattığı ve 24 Mayıs’a kadar sürecek olan Deniz Kurdu 2019 Tatbikatı, Doğu Akdeniz’in bir dünya savaşı için patlama noktasına dönüştüğünün ve Türkiye’nin geniş çaplı bir savaşa hazırlandığının ifadesidir.

Türkiye’nin planlı tatbikatlarından olan ve Ege Denizi’nde, Akdeniz’de ve Karadeniz’de yapılmakta olan bu yılki tatbikat, kapsam olarak Türkiye tarihinde görülmüş en büyük deniz tatbikatı. Açıklamalara göre, tatbikata 131 gemi, 57 uçak, 33 helikopter ve 25.900 personel katılıyor ve en yeni silah sistemleri deneniyor.

Bu yıl Şubat ayı sonu ve Mart başında da Mavi Vatan 2019 Tatbikatı yapılmış ve o tatbikata 103 gemi katılmıştı. Mavi Vatan’ın o günlerde Cumhuriyet tarihinin en büyük tatbikatı olduğu duyurulsa da, Deniz Kurdu Tatbikatı onu gölgede bıraktı.

Her iki tatbikat da, Türkiye’nin artan deniz savaşı hazırlıklarının boyutunu gösteriyor. Bu tatbikatların yanı sıra, Türkiye son yıllarda donanmasına devasa eklemeler yaptı.

* MİLGEM projesi ile 2010’dan itibaren dört adet ada sınıfı korvet suya indirildi.

* Ege adalarındaki olası füze sistemlerini tespit edebilecek nitelikteki TCG Ufuk adlı istihbarat gemisi, Şubat ayı başında, Yunanistan’ın Syrizalı Başbakanı Çipras’ın Türkiye’yi ziyaret ettiği günlerde suya indirildi.

* 2017’de deniz kuvvetlerine teslim edilen TCG Bayraktar ve TCG Sancaktar gemileri birer amfibi tank çıkarma gemisi.

* Yapımı devam eden TCG Anadolu ve TCG Trakya gemileri ise, uçak ve helikopter de kaldırabilen, çok sayıda tank, asker ve mühimmat taşıyabilen devasa amfibi saldırı gemileri ve Türkiye’nin bugüne kadar sahip olduğu en büyük gemiler olacak.

* Normalde sadece okyanusa kıyısı olan ve kendi sınırlarından çok uzaklarda savaşlara katılan büyük devletlerin sahip olduğu, Türkiye gibi iç deniz ülkelerinin bugüne kadar pek ihtiyaç duymadığı destroyerler de Türk donanmasına katılıyor. TF 2000 HSH destroyerlerinden yedi adet yapılması planlanıyor. 2027’de teslim edileceği açıklanan destroyerler uzun menzilli füze saldırıları yapabiliyor.

* Dört adet de “i sınıfı” genel maksat fırkateyninin de yapılması bekleniyor.

* Bunların yanı sıra Türkiye, Doğu Akdeniz’deki en büyük denizaltı filosuna sahip.

Tüm bu gemilerin özellikleri, Türkiye’nin sadece bir savunma savaşına değil, aynı zamanda bir saldırı savaşına hazırlandığının kanıtıdır. Yeni savaş gemileri ve deniz tatbikatları burjuva basında bir güç sarhoşluğuna yol açtı, Yunanistan’ın gözünün korktuğu iddia edildi ve savaş propagandaları şimdiden başladı. Sadece Türkiye basınındaki köşe yazarları değil, başka köşe yazarları da Türkiye’nin denizlerdeki gücünü önemli ölçüde arttırdığını yazıyor.

Almanya’daki Bilim ve Politika Vakfı (SWP) uzmanı Günter Seufert, 9 Mayıs’ta Fransız Le Monde gazetesi için kaleme aldığı yazısında, Türkiye’nin iyi bir kıyı savunma gücünden, açık denizlerde bir güç olma yolunda ilerlediğini ve TCG Anadolu’nun inşasının bunun göstergesi olduğunu belirtiyor.

İsveç merkezli Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü (SIPRI) tarafından açıklanan yıllık rapora göre, 2017 yılına kıyasla askeri harcamalara 2018 yılında yüzde 24 daha fazla bütçe ayıran Türkiye, 19 milyar dolarlık harcamasıyla ilk 15 ülke arasında en fazla oransal artış gösteren ülke oldu.

Peki, Türkiye’nin, Doğu Akdeniz’de böylesine büyük savaş hazırlıklarına hız vermesinin nedeni ne? Bu savaş hazırlıkları, on yılı aşkın bir süredir Doğu Akdeniz’de, özellikle de Kıbrıs çevresinde çok sayıda doğalgaz rezervinin keşfedilmesi ve keşfedilecek başka sahaların da mümkün olmasıyla doğrudan ilgilidir. Ortadoğu’dan sonra dünyanın en önemli enerji rezervlerinin bu bölgede olduğu tahmin ediliyor. ABD Jeolojik Araştırma Kurumu’nun tahminlerine göre Doğu Akdeniz’de 3,5 – 4 trilyon metreküp doğalgaz rezervi bulunuyor.

Doğu Akdeniz’deki doğalgaz rezervlerinin keşfi Kıbrıs’ta barış görüşmelerine önemli bir darbe vurdu. Türkiye, 1974’te adanın kuzeyini işgal etmiş ve adadaki Türkleri burada toplayıp Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni kurdurmuştu. Bu devlet şu an sadece Türkiye tarafından tanınıyor ve Türkiye’ye her konuda bağımlı durumda. Adanın güneyindeki, Avrupa Birliği (AB) üyesi Kıbrıs Cumhuriyeti ise, Türkiye hariç bütün dünya ülkeleri tarafından tanınmakta.

Kıbrıs Cumhuriyeti bu duruma yaslanarak adanın çevresinde münhasır ekonomik bölge ilan etti ve farklı ülkelerden pek çok petrol şirketine ihaleler verdi. Türkiye ise buna izin vermeyeceğini duyurdu ve Kuzey Kıbrıs yönetimi ile petrol arama antlaşması yaptı.

Şu an Doğu Akdeniz’de faaliyet gösteren başlıca şirketler arasında Türkiye’den TPAO, Fransa’dan TOTAL, İtalya’dan Eni, Britanya’dan BG, Güney Kore’den Kogas, Katar’dan Petroleum, İsrail’den Delek ve Avner ve ABD’den de Exxon Mobil ve Nobel bulunuyor. Bu arada, Exxon Mobil’in eski CEO’su Rex Tillerson bir süre Donald Trump hükümetinin Dışişleri Bakanlığını da yapmıştı. O dönemde ABD, Doğu Akdeniz’deki askeri varlığını genişleteceğini duyurmuştu.

Kıbrıs Cumhuriyeti yönetiminin Doğu Akdeniz’deki doğalgaz rezervleri üzerinde tek başına hak iddia etmesi; Türkiye’nin buna karşılık Kuzey Kıbrıs yönetimiyle birlikte, güney sularında hidrokarbon arama faaliyetine girmesi, Doğu Akdeniz’deki gerilimleri şiddetlendirdi.

14 Ocak’ta Kahire’de Kıbrıs, Yunanistan, İsrail, Mısır, Ürdün ve İtalya enerji bakanları bir araya gelerek Doğu Akdeniz Doğalgaz Forumu’nu kurdu ama Türkiye bu oluşumun dışında bırakıldı. 20 Mart’ta ise Kudüs’te İsrail, Yunanistan ve Kıbrıs liderleri, ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo ile bir araya geldi. İsrail, Yunanistan ve Kıbrıs, bölgedeki doğalgazı Avrupa’ya göndermek için East-Med adlı bir boru hattı projesini hayata geçirmek istiyor. Kıbrıs yönetimi bunların dışında Rusya ile de sıkı ekonomik bağlara sahip. Gelirinin yüzde 40’ını enerjiden elde Rusya’nın bu ülkede önemli enerji yatırımları var. Ayrıca Kıbrıs, bu ayın başında, NATO üyesi olmamasına rağmen, Belçika’daki NATO törenine davet edildi. Türkiye ise buna tepki olarak törene katılmadı.

Kıbrıs yönetimin böylesine büyük bir uluslararası desteğe sahip olması, Türkiye yönetimini yalnızlaştırıyor ve rahatsız ediyor. Ankara, bu durumu Doğu Akdeniz’deki kendi yaşamsal çıkarlarına tehdit olarak görüyor. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, geçtiğimiz hafta, Birleşmiş Milletler Daimi üyeleri ve Avrupa Birliği dışişleri bakanlarına gönderdiği mektupta, sondaj gemisi Fatih’in Türk kıta sahanlığında olduğunu ileri sürerek, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de sondaj çalışmalarına devam edeceğini söyledi ve AB’nin bu konuda taraf tutmamasını istedi. Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanı Fatih Dönmez de, Pazartesi günü yaptığı açıklamada, “Doğu Akdeniz’de ülkemizin, milletimizin ve KKTC’nin haklarını koruduk ve korumaya devam edeceğiz,” dedi. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ise, Şubat ayında, “Türkiye, Doğu Akdeniz’de gerekli her yola başvurma hakkına sahiptir,” demişti.

Türkiye’nin Suriye’de ABD’nin başlıca vekil gücü haline gelen Kürt milliyetçisi Halk Savunma Birlikleri’ne (YPG) karşı başlattığı Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı harekatları da, bölgede Türk burjuvazisinin yaşamsal bir tehdit olarak gördüğü bir Kürt devletini ya da oluşumunu engelleme amacının yanı sıra, Doğu Akdeniz’deki egemenlik mücadelesi ile ilgiliydi. O günlerde hükümet, Suriye’nin doğusundan Akdeniz’e ulaşan bir “terör koridoru”na engel olmak için bu harekatları yaptığını duyurmuştu. YPG’nin başı çektiği Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) Akdeniz’e ulaşma ihtimali Türkiye’nin çıkarları için yaşamsal bir tehdit olarak görülmüştü. Cihatçı Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) güçlerini destekleyen Türk askeri birliklerinin Afrin kentindeki işgali, Suriye hükümetinin protestolarına rağmen sürüyor.

Doğu Akdeniz’deki paylaşım mücadelesi, elbette sadece Türkiye ve diğer ülkeler arasında yaşanmıyor. Türkiyeli egemenler, bu emperyalist yağma mücadelesinden kendilerine kırıntılar çıkarma peşindeler. Asıl mücadele, emperyalist ve büyük güçler arasında yaşanıyor. ABD başta olmak üzere, bütün büyük güçlerin bu bölgede çıkarları var ve buna göre savaş hazırlıkları yapıyorlar. ABD, geçtiğimiz yılın Mart ayında Exxon Mobil’in araştırma gemilerini korumak için bölgeye donanmasını göndereceğini bildirmişti; geçtiğimiz Nisan ayında Doğu Akdeniz’de uçak gemisi saldırı grubunu genişletti ve bir tatbikat yaptı. Washington, ayrıca, bu önemli bölgedeki jeopolitik ve askeri hedefleri doğrultusunda, Kıbrıs’ta bir üs sahibi olmak istiyor.

ABD önderliğindeki NATO güçlerinin ve onların bölgesel müttefiklerinin sekiz yıldır rejim değişikliği savaşı yürüttüğü Suriye’deki Esad yönetiminin başlıca destekçilerinden biri olan Rusya, Suriye’de askeri üslere sahip.

Britanya ise Kıbrıs’ta iki adet askeri üsse sahip ve BG şirketi bu bölgede faaliyet gösteriyor. Doğu Akdeniz’de olanlar Çin’i de yakından ilgilendiriyor. ABD’nin Basra Körfezi’nde ve Doğu Akdeniz’de kendi egemenliğini ileri sürmesi, Çin’in Kuşak Yol girişimini ortadan kaldırmakla tehdit edebilir. Çünkü girişimin öngörülen ticaret rotaları bu bölgeden geçip Avrupa’ya ulaşıyor. Bunların dışında, Yunanistan, Mısır ve İsrail de bu bölgede kendi doğalgaz projelerine sahip.

Tüm bu gelişmeler Doğu Akdeniz’i yeni bir dünya savaşı için patlama noktasına dönüştürmüş durumda.

Ankara, ABD’nin S-400 hava savunma sistemi alımı üzerinden artan baskılarının ve derinleşen ekonomik krizle birlikte işsizliğin, yoksulluğun ve toplumsal eşitsizliğin tırmandığı koşullarda, gitgide daha militarist bir politikaya yöneliyor. Hükümet, jeopolitik ve toplumsal gerilimleri aşmak için çareyi savaş ve diktatörlük yöneliminde görürken, sadece iktidar değil, burjuva muhalefet partileri de bu savaş yönelimine sinik demokrasi söylemleri eşliğinde destek veriyor.

ABD emperyalizminin İran’a karşı savaş hazırlıklarının görülmemiş boyutlara ulaşması ile birleşen Doğu Akdeniz’deki gerilimler, bölge, hatta dünya çapında bir savaş tehlikesinin yakıcılığını göstermektedir. Acil görev, bu tehlikeyi durdurabilecek tek güç olan uluslararası işçi sınıfını savaşa ve savaşın nedeni olan kapitalizme karşı sosyalist bir program temelinde harekete geçirmektir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

shares