COVID-19 salgını dünyanın en yoksul ülkelerinde ciddi tehdit oluşturuyor

Afrika, Ortadoğu, Latin Amerika, Asya ve Pasifik Adalarını da etkisi altına alan koronavirüs, bu bölgelerde yaşayan dünyanın en yoksul insanlarının hayatlarına tehdit oluşturuyor.

Birçok ülke; sınır kapılarını kapama, uluslararası uçuşları sınırlama ya da yasaklama, evde kalma, okulları, üniversiteleri ve sosyal toplanma alanlarını kapatma ve zorunlu işler ve alışveriş dışında hareket etmeyi sınırlama gibi bir dizi önlem aldı. Bu önlemler, gerekli olmakla birlikte, şüpheli vakalara test yapılmadığı, bu kişilerin temasları izlenmediği ve ağır hastalar tedavi edilmediği takdirde sınırlı önem taşırlar.

İnsanlığın yedide birinin ham tuğla, saman, geri dönüştürülmüş plastik, çimento blokları ve hurda ahşaplardan yapılmış kulübelerde, çadırlarda ve gecekondu semtlerinde, kayıt dışı konutlarda yaşadığı koşullarda, hayati önemde olan evde kalmak ve kendi kendini izole etmek bile imkansızdır.

Hindistan, Goa’da bir Cuma Pazarı (Kaynak: Flickr/Aaron C)

Dünyadaki kent yoksullarının çoğu bakımsız, aşırı kalabalık gecekondu mahallelerinde, dört bir tarafı pislik ve atık ile çevrili; sağlık hizmetlerine, temiz suya ve modern kentsel yaşamın temel olanaklarına sınırlı bir erişimle ya da hiçbir erişime sahip olmadan oturuyorlar. 1.2 milyonluk nüfusu ile Meksiko’daki Ciudad Neza, 1 milyonluk nüfusu ile Mumbai’deki Dharavi (Asya’daki en büyük gecekondu bölgesi ve Slum Dog Millionaire filminin çekildiği yer), Rio de Janeiro’da bulunan ve 200.000 nüfusu ile Brezilya’nın en büyük gecekondu mahallesi olan Rocinha ve birçoğu suların üzerine sütunlarla kurulmuş evlerde 300.000’den fazla insanın yaşadığı Nijerya’nın Lagos kentine bağlı Makoko, dünyanın en kötü ünlü gecekondu mahalleleri arasında yer alıyor.

Buralardaki insanlar, koronavirüs salgınından önce bile sağlıksız ve korunaksız evlerde yaşıyorlardı. Hem yatak odası hem mutfak hem de yaşam alanı olarak kullanılan, şebeke suyu olmayan ve umumi tuvaletlerin başka düzinelerce insanla ortak kullanıldığı tek gözlü bir barakada yaşayan geniş bir aile için, kendi kendini izole etme ya da karantina imkansızdır.

Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) Sosyal Koruma Departmanı’nın başında bulunan Shahra Razavi, “COVID-19 salgınının dünyaya verdiği mesaj, bizlerin aramızdaki en savunmasızlar kadar güvende olduğumuzdur,” dedi.

Ravazi, yaptığı açıklamada şunları söyledi: “Kendilerini karantinaya alamayanlar veya tedavi olamayanlar, kendi hayatlarını ve başkalarının hayatlarını tehlikeye atıyorlar. Eğer bir ülke virüsü kontrol altına alamıyorsa, diğer ülkelerde de virüs kesin görülecektir, hatta kontrol altına alındıysa yeniden ortaya çıkacaktır. Hal böyle iken, tüm dünyada sosyal koruma sistemleri, savunmasız kesimlerin yaşamlarını ve geçim kaynaklarını korumada sefil bir şekilde başarısız oluyor.”

Ezilen ülkelerde, koronavirüsten en ağır etkilenenleri tedavi etmek için gerekli yoğun bakım şöyle dursun, basitçe tıbbi müdahale bile söz konusu değildir. Dünya nüfusunun yaklaşık yüzde 40’ının kamusal ya da özel sağlık sigortası veya kamusal sağlık hizmetlerine erişimi bulunmuyor. Yaklaşık 800 milyon insan, her yıl hanehalkı bütçelerinin en az yüzde 10’unu sağlık hizmetlerine harcıyor. Sağlık giderlerinin maliyeti, ailelerin sık sık borçlanmasına sebep oluyor ve masraflar nedeniyle her yıl 100 milyon insan yoksulluğa itiliyor.

HIV/AIDS, sıtma, sarı humma ve tüberküloz gibi hastalıkların yaygın olduğu koşullarda, birçok insan, hastalanması halinde ihtiyaç duyduğu tedaviyi maddi olarak karşılayabilecek durumda değil. Afrika’nın en iyi durumdaki şehirlerinde bile, tedaviyi karşılayabilenler için, 10,000 kişiye 2 doktor düşüyor. Bu oran İtalya’da ise 10.000 kişiye 41 doktor şeklinde.

İşçilerin çoğu, hastalık ödeneği almadan, iyileşmek için izne çıkabilecek durumda değil ve bu durum, hem kendilerinin hem de çevrelerindeki insanların sağlığının tehlikeye atılması sonucunu doğuruyor. Birleşmiş Milletler’in 193 üye ülkesinin üçte ikisinden daha azı hastalık ödeneği sağlayan sosyal sigorta programına sahip. Dünyadaki 7 milyar insanın yarısından fazlasının koruma sağlayan sosyal sigortası yok. Hastalığa yakalananlar, kendi sağlıklarını feda etmek ile ailelerini geçindirmek arasında seçim yapmak zorunda kalıyorlar.

Gelişmiş ülkelerde, gerekli olmayan mağazaların, kafelerin, restoranların, kültür ve eğlence tesislerinin kapatılması, seyahat, turizm ve konaklama sektörlerindeki talebin düşmesi nedeniyle şimdiden milyonlarca insan işten çıkartıldı. Dünya nüfusunun sadece yüzde 20’si işsizlik ödeneğine başvurabilir durumda, ancak bu yardım da yetersizdir. Bu durum, işsizleri, kölelik koşullarında bile olsa, kayıt dışı ekonomide bulabildikleri her işi kabul etmeye zorlayacaktır.

ILO’ya göre, yaklaşık 2 milyar insan –dünya genelinde istihdam edilen toplam nüfusun yüzde 61’inden fazlası– kayıt dışı çalışıyor. Afrika’daki yüzde 86’lık kayıt dışı istihdam oranını yüzde 68 ile Asya ve Pasifik bölgesi, yüzde 69 ile Arap devletleri, yüzde 40 ile Kuzey ve Güney Amerika ve yüzde 25 ile Avrupa ve Orta Asya takip ediyor. Düşük, istikrarsız ve güvencesiz bir gelirle birlikte bu tür bir çalışma, uzun çalışma saatleri ve korkunç çalışma koşulları anlamına gelir. Çalışma alanı dar; patron tacizi ve tehdidi yaygındır.

Birçok Afrikalı işçi, küresel GSYİH’nin yüzde 10’undan fazlasını oluşturan ve yakında toparlanması beklenmeyen turizm ve seyahat sektörüne bağlı çalışıyor. Afrika GSYİH’sinin yüzde 30’unu oluşturan doğal kaynaklara olan talep, küresel ekonomik krizin etkisiyle düşüyor. Bakır ve petrol, yıllardır görülmemiş seviyede düşük fiyatlarla işlem görüyor.

2008 mali krizi, COVID-19 salgınının –çok daha büyük olması beklenen– ekonomik etkisi hakkında ipucu vermektedir. Angola’nın 2008 yılında yüzde 13,2 olan ekonomik büyümesi, 2009 yılında yüzde -0,6’ya düşerken, Nijerya’nınki yüzde 6’dan yüzde 3’e gerilemişti. Sahra Altı Afrika ülkelerinde ise büyüme yüzde 5’ten yüzde 2,5’a düştü ki bu rakamlar nüfus artışına ayak uydurmak için yeterli değildi.

Bazı ülkelerde GSYİH’nin yüzde 10’unu oluşturan işçi dövizleri de salgından etkilendi. Güney Asya’da, Filipinler’de ve Ortadoğu’da işçi dövizi akışında bir azalma meydana geldi. Suudi Arabistan, Körfez devletleri, Hong Kong, Tayvan gibi inşaatlarda, hastaların ve yaşlıların bakımında ve yiyeceklerinin hazırlanmasında ağırlıklı olarak göçmen işçilerin çalıştığı ekonomiler, COVID-19’un yayılmasını kontrol altına almak için ekonominin çeşitli sektörlerini durduruyor. Buralardan geri dönen işçiler, büyümekte olan işsizler ordusuna eklenecekler.

Körfez, ABD’den sonra dünyanın en büyük işçi dövizi kaynağıdır. 2017’de göçmen işçiler buradan ülkelerine 119 milyar dolar göndermişlerdi. Suudi Arabistan’ın 33 milyonluk nüfusunun yaklaşık üçte birini ve özel sektördeki işgücünün neredeyse yüzde 80’ini yabancı işçiler oluşturmaktadır. Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) nüfusunun yaklaşık yüzde 80’i göçmendir.

Bu koşullar altında işçiler, çalışmaya devam edebilmek için var olan her fırsatı değerlendirmekten başka bir seçeneğe sahip değiller. Bu seçeneklerde, genellikle herhangi bir koruyucu ekipman ya da dezenfektan bulunmamaktadır. İşe gitmek; aşırı kalabalık otobüslere balık istifi binmek ya da servislere doluşmak, trafikte takılmak ve daha fazla insanı hastalığa maruz bırakmak anlamına gelmektedir.

Etiyopya Başbakanı Abiy Ahmed, G20 ülkelerini Afrika’ya 150 milyar dolarlık bir yardım paketi sağlamaya çağırdı. Bu meblağ tahsis edilecek olsa bile, mevcut krizin –emperyalist egemenlik, kapitalist mülkiyet ve üretim ile bağlantılı ekonomik ve siyasi ilişkilerde yatan– asıl nedenlerinin üzerine gidilmeyecek.

Dünyanın en yoksul ülkelerinde, COVID-19 salgınıyla mücadele için gerekli önlemlerin alınması için olduğu kadar, geniş kitlelerin karşı karşıya olduğu korkunç yoksulluktan ve acımasız sömürüden çıkış yolu, sefaletin ortasında grotesk bir lüks içinde yaşayan yozlaşmış ulusal burjuvaziye ve sistematik emperyalist sömürüye karşı bir mücadeleden geçmektedir.

Bu ise, devlet iktidarı ve sosyalizm uğruna toplumsal ve siyasi bir işçi sınıfı hareketinin geliştirilmesini gerektirmektedir. Afrika, Ortadoğu, Latin Amerika, Asya ve Pasifik Adalarındaki işçilerin müttefikleri, G20 ülkelerinin liderleri değil, dünya işçi sınıfıdır. Mevcut toplumsal düzeni ortadan kaldırıp, milyarlarca insanı durmadan kötüleşen toplumsal koşullardan çıkarmak için servetin küresel ölçekte yeniden bölüşümünü ve uluslararası ekonomik planlamayı hayata geçirebilecek tek güç, dünya işçi sınıfıdır.

1 Nisan 2020

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir