Cezayir’deki askeri diktatörlüğe karşı mücadelede ileriye giden yol hangisi?

Yazdır
Geçtiğimiz hafta, milyonlarca işçinin ve gencin altı haftaya yaklaşan protestolarının ardından, Cezayir Devlet Başkanı Abdulaziz Buteflika’nın ofisi, onun 20 yıllık iktidarını sona erdiren bir istifa mektubu yayınladı. Ulusal Kurtuluş Cephesi (FLN) diktatörlüğü, çaresizce devrimin önüne geçmek amacıyla, sembolik başkanının kafasını uçurdu. 2013’te felç geçiren Buteflika, FLN’nin ülkenin petrolünü yağmalamasına ve Cezayir’deki 1992-2002 iç savaşının son yıllarındaki kıyıma önderlik etmiş bir devlet başkanıydı.

İşçi sınıfının Tunus’ta ve Mısır’da emperyalist destekli diktatörleri deviren devrimci ayaklanmalarından sekiz yıl sonra, uluslararası sınıf mücadelesinde yeni bir yükseliş yaşanıyor. Afrika’da, Sudan rejimini devirmeyi amaçlayan kitlesel protestolara ve Tunus’ta, Fas’ta ve kıta genelinde öğretmen grevlerine tanık olunuyor. Uluslararası alanda, Cezayir’in eski sömürgecisi Fransa’nın Devlet Başkanı Emmanuel Macron’un istifasını talep eden “sarı yelek” protestolarının ortasında, ABD’li öğretmenlerin, Meksikalı maquiladora işçilerinin ve AB’nin kemer sıkma programlarına karşı çıkan Avrupalı işçilerin grevleri gelişiyor.

Bununla birlikte, 2019’un devrimci mücadeleleri, 2011’dekilerin bir tekrarı olarak değil ama daha üst bir seviyede ortaya çıkıyor. İşçiler, üç yıllık kahramanca mücadelenin General Abdülfettah El Sisi’nin 2013’teki darbesiyle sona erdiği Mısır’daki kanlı örneği gördüler. Bu, kitlesel militan protestoların kemikleşmiş bir egemen sınıfa karşı zafer kazanmak için tek başına yeterli olmadığına ilişkin acı ve unutulmaz bir derstir.

Ordunun Buteflika’yı görevden alması, işçi sınıfı ile diktatörlük arasındaki çatışmayı yalnızca yoğunlaştırmıştır. Bu hafta, Cezayirli işçiler, askeri diktatör General Ahmed Kayid Salih tarafından atanan yetkililerin istifasını talep etmek için protesto düzenlerken, Mısırlı işçilerin “Halk rejimin düşmesini istiyor” sloganını atıyor ve “Kayid Salih, halk kanmaz”, “Mısır senaryosunun tekrarlanmasına hayır,” yazılı dövizler taşıyorlardı.

İşçi sınıfı için tek geçerli perspektif, Cezayir’de ve uluslararası ölçekte, kapitalizmi yıkmak için mücadele ederek iktidarı alma perspektifidir. İşçilerin karşı karşıya olduğu en önemli sorunlar, örgüt ve her şeyden önce, devrimci perspektif ve önderlik sorunlarıdır. İşçilerin, ordu-polis baskısına ve kemer sıkmaya yönelik muhalefeti koordine etmek için, burjuva hükümetlerden ve onların müttefiki sendikalardan bağımsız, eylem komitelerine ihtiyacı var. Sonuçta, kanlı karşıdevrim tehlikesi, yalnızca, devlet iktidarının işyerlerinde ve işçi sınıfı mahallelerinde işçi iktidarı organları işlevi görecek olan bu örgütlenmelere aktarılmasıyla ortadan kaldırılabilir.

Bununla birlikte, Rusya’daki 1917 Ekim Devrimi’ne önderlik eden Bolşevik Parti gibi bir Marksist öncü partinin işçi sınıfı içinde devrimci perspektif uğruna mücadelesi olmadan, bu tür komiteler, karşı karşıya oldukları devrimci görevleri yerine getirmek şöyle dursun, ilerleyemeyeceklerdir.

Şu anda her burjuva politikacının dudağında, Cezayir diktatörlüğünün öylece demokratik reformlar bahşedeceğine ilişkin sahte sözler var. Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Yves Le Drian, “tüm Cezayirlilerin bu demokratik geçişi yürütme kapasitesi”ni överken, ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Robert Palladino, “Cezayir’deki bu geçişin nasıl yol alacağı hakkındaki sorular, Cezayir halkının karar vereceği sorulardır,” diyordu.

Generallerden, onların sendika bürokrasilerindeki ve üniversitelerdeki uşaklarına kadar, Cezayir’in tüm egemen seçkinleri, işçileri iktidar mücadelesinden uzak tutmak için, demokratik bir kapitalist gelecek vaadiyle uyutmaya çalışıyor. Kayid Salih, şimdilik, istihbarat şefi General Atmane Tartag gibi en kötü ünlü işkencecileri emekliye ayırıyor.

Fransa’daki Pablocu Yeni Anti-Kapitalist Parti’ye (NPA) bağlı olan Sosyalist İşçi Partisi (PST), açıkça, “Dış görünüşe karşın, devrimci bir durumda değiliz,” diye ilan etti. PST, bunun yerine, “rolü, halkı, halkın sosyal haklarını ve refahını, ulusal egemenliğini, sınırlarını ve siyasi egemenliğini korumak olan” orduyu göklere çıkardı ve Cezayir rejiminin Cezayir Genel İşçi Sendikası’nı “işçilerin çıkarlarını savunmak için stratejik bir araç” olarak övdü. PST, bu temelde, Cezayir kapitalist diktatörlüğünün anayasasını yeniden yazmak için bir Kurucu Meclis toplanması çağrısı yapıyor.

Mısır devrimini boğan Mısır’daki Devrimci Sosyalistler (RS) gibi küçük burjuva grupların politikasını tekrarlayan bu çağrı, bir sahtekarlıktır. Mısır’da işçiler tekrar tekrar ayağa kalktılar ve sokaklarda güvenlik güçlerini bozguna uğrattılar. Ancak, çevik kuvvetle çatışmalarda oluşturulan halk komitelerini tasfiye etmeye uğraşan RS’ye karşı bir önderlik ve perspektif geliştiremediler. En önemlisi de, RS, egemen sınıfın hakim olan her hizbinin (ordu, sonra Müslüman Kardeşler, en sonunda da, darbeden önce Sisi’ye arka çıkan Tamarod hareketi) demokrasi getireceğini iddia etti. Bu, işçilerin Mısır’da iktidarı ele geçirmesini engelledi ve Sisi diktatörlüğünün, sokaklarda protestocuları kanlı bir şekilde katledip toplu işkenceye başvurma yoluyla iktidarı almasına olanak verdi.

Protestocuların askerlere ateş açmamaları yönündeki sloganlarını (“Halk ve ordu kardeştir”) diktatörlüğü parlak renklere boyamaya çalışmak için kullanan PST, Mısır’daki RS’nin rolünü yineliyor. Kuşkusuz, çoğu asker, işçilere ateş açma emri verilmesi olasılığına karşı çıkmaktadır. Ama bundan çıkan görev, orduyu ve sendikaları desteklemek değil; subaylar, Sisi’nin yaptığı gibi, kritik öneme sahip olan asker kitlesini işçilere düşman etmenin bir yolunu bulmadan önce, işçi sınıfını iktidarı almak üzere harekete geçirmektir.

İşçi sınıfı içinde RS ve PST gibi partilere karşı inşa edilmesi gereken devrimci önderlik, Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’dir (DEUK). DEUK, Stalinizme ve Troçkizmin küçük burjuva Pablocu döneklerine karşı Troçkizm uğruna onlarca yıllık mücadelesi temelinde, RS’nin rolüne tek başına karşı çıkmıştır. Bu güçler ise, 1962’de Cezayir’de iktidara gelen FLN gibi burjuva ulusalcı rejimlerin iktidara gelmesinin, sömürge ülkelerdeki kapitalist sınıfın “demokratik” kesimlerinin devrimci doğasını gösterdiğini iddia ediyorlardı.

Bugüne kadar yaşanan deneyimler, Troçki’nin Sürekli Devrim teorisini doğrulamıştır: Geç kapitalist gelişmeye sahip ülkelerde, emperyalizme bağımlı durumdaki burjuvazi, demokratik bir rejim kurmaktan acizdir. Demokratik talepler uğruna mücadele, yalnızca, bu mücadelenin, işçi sınıfının önderliğinde, uluslararası alanda gelişen sosyalist bir devrim haline gelmesiyle ilerletilebilir. Yalnızca bu, dünya ekonomisinin, gerçekten sosyalist ve demokratik bir toplum inşa etmek için gereken kaynaklarını eski sömürge ülkelerin işçilerine teslim edebilir.

Fransa’nın sömürgeci yönetimini sona erdiren 1954-1962 Cezayir savaşı, işçilerin ve köylülerin muazzam bir mücadelesiydi. Ancak Fransa’nın iktidarı teslim ettiği FLN, Huari Bumedyen’in 1965 darbesinden sonra açık bir askeri diktatörlük haline gelmiş olan kapitalist bir rejimdi.

Cezayir’in 1992-2002 İç Savaşı, kitlesel protestolar karşısında 1988’de çok partili sisteme geçişle rejimi demokratikleştirme yönündeki son başarısız girişimden çıkmıştı. Rejim, İslami Selamet Cephesi’nin (FIS) 1991 seçim zaferini iptal ederek 200.000 yaşama mal olan bir savaşı tetikledi. Paris ile koordinasyon halinde çalışan FLN, hem işçilere hem İslamcı gruplara karşı, Fransız emperyalizminin 1954-1962 savaşında bağımsızlık savaşçılarına karşı uyguladığı işkenceye ve cinayete başvurdu. Bugün, Tartag gibi, bu vahşetlerden suçlu olan yetkililer, kurbanların ailelerinin gazabından kurtulmak için her şeyi göze almış durumdalar. Onlar, demokrasinin kararlı düşmanları olduklarını kanıtlayacaklar.

Cezayir’de herhangi bir demokratik reform söz konusu olmayacak; çünkü her şeyden önce, kapitalizm dünya çapında ayakta çürüyor. Ekonomik kriz ve artan toplumsal öfke ile geçen on yılın ardından, burjuvazi, aşağıdan gelen tehdit karşısında, eskiye dayanan burjuva demokratik geleneklere sahip ülkelerde bile, demokratik yönetim biçimlerini bir kenara atıyor. Dışişleri bakanı Cezayir’de bir “demokratik geçiş” vaat eden Macron, Fransız ordusuna Paris’teki “sarı yelekli” protestocuları vurma yetkisi verirken, hırsla Sisi’nin kanlı diktatörlüğünü milyarlarca avroluk silahlarla donatıyor.

Cezayir diktatörlüğüne karşı ileriye giden yol, gelişen uluslararası işçi sınıfı hareketine devrimci önderlik sağlama mücadelesinden geçmektedir. Bu, Cezayir’de ve dünyanın bütün ülkelerinde, DEUK şubelerini inşa etme mücadelesi demektir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

shares