Berlin konferansı, Libya’nın askeri işgalinin yolunu yapıyor

Paylaş

Pazar günü Berlin’de düzenlenen Libya konferansı, savaştan harap olan bu ülkede “barış”ın sağlanması değil, yağmanın bölüşümü hakkındaydı. Konferans, 19. yüzyılda sömürgeci güçlerin tüm bölgeleri ve kıtaları kendi aralarında paylaştığı konferansları hatırlatmaktadır.

Tek başına konferansın bileşimi bile bunu göstermektedir. En kuvvetli büyük ve bölgesel güçlerin devlet ve hükümet başkanları masadaydı; ancak yazgısına karar verilen ülkeden bir temsilci yoktu. Aslında Libya iç savaşındaki başlıca iki düşman taraf olan Başbakan Fayiz es-Serrac ile General Halife Hafter Berlin’e davet edilmişti; ancak konferansın neye karar verdiği kendilerine söylenene kadar başka odalarda beklemeleri gerekti. Dahası, petrol zengini ülkenin kontrolü uğruna mücadele eden çeşitli güçlerin kuklaları işlevi gören bu tarafların hiçbiri, Libya halkını temsil etmemektedir.

Pazar günü Berlin’de düzenlenen Libya konferansının toplu fotoğraf çekimi sırasında, Fransa Devlet Başkanı Emmanuel Macron (ortada solda), Almanya Başbakanı Angela Merkel ile konuşuyor (AP Photo – Michael Sohn)

2011’de, kendilerine kısa süre içinde çok sayıda başka ülkenin dahil olduğu Fransa, Büyük Britanya ve ABD, Libya’yı bombalamış ve ülkenin uzun zamandır devlet başkanı olan Muammer Kaddafi’yi acımasızca öldürmüştü. Bir zamanlar oldukça gelişmiş bir altyapıya ve Kuzey Afrika’daki en yüksek yaşam standardına sahip olan ülke, o zamandan beri, birbirleriyle savaşan milisler eliyle bir cehennem yerine dönüştürüldü.

İslamcı paralı askerlere ve yerel kabilelere dayanan milisler, yabancı güçler tarafından finanse edilip silahlandırılıyor. Amerikan yurttaşlığa sahip olan ve uzun zamandır bir CIA varlığı olarak görülen General Hafter’in arkasında, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Mısır, Suudi Arabistan, Fransa ve Rusya var. Es-Sarac ise, İtalya, Türkiye, Katar ve resmi olarak Almanya tarafından destekleniyor. ABD uzun süre es-Sarac’ı tutmuştu; ancak son dönemde yeniden Hafter’i destekleme eğilimine girdi.

Çeşitli devletlerin peşinde koştuğu hedefler birbirine karşıt nitelikte. Jeopolitik ve bölgesel siyasi hedefler, ekonomik çıkarlarla iç içe geçmiş durumda. Örneğin, İtalya ile Fransa arasındaki çatışma, esasen, Libya’nın petrol ve doğalgazı üzerinde kontrol sağlanmasıyla ilgili. 48 milyar varillik rezerviyle, ülke, dünyadaki en büyük dokuzuncu petrol rezervlerine sahip. Ülkedeki eski sömürgeci güç olan İtalya, Libya’daki en büyük petrol ve doğalgaz üreticisi olan petrol şirketi Eni ile pazarın neredeyse yarısını kontrol ediyor. Eni’nin en büyük rakibi ise Fransız Total grubu. Fransa ayrıca, Sahel bölgesindeki sömürgeci savaşı için Hafter’in desteğine bağımlı.

Libya’daki iç savaş, eğer Rusya ve Türkiye müdahale etmemiş olsaydı, muhtemelen bu şekilde yıllarca uzayıp gidecekti. Kremlin’e bağlı Wagner grubunun Rus paralı askerleri, son dönemde Hafter’in askeri başarılarına büyük bir katkı yaptılar. Türkiye ise, es-Sarrac’ı desteklemek için hem kendi askerlerini hem de Özgür Suriye Ordusu’nun paralı askerlerini gönderdi. Buna karşılık, Sarrac, “denizdeki etki alanlarının sınırlarının çizilmesi” üzerine, Doğu Akdeniz’i iki ülke arasında bölen bir anlaşmayı imzalamıştı. Türkiye, bu anlaşmaya dayanarak, Yunanistan ile Kıbrıs’ın da hak iddia ettiği büyük doğalgaz rezervleri üzerinde hak iddia ediyor.

Rusya’nın ve Türkiye’nin Libya’da etki kazanacağı korkusu, Avrupalı güçleri bir araya getirdi. Kaddafi rejimi ile iyi ekonomik ilişkilere sahip olduğu için 2011’deki Libya savaşına katılmayan ve o zamandan beri ülkede çok az bir etkisi bulunan Almanya, şansını burada gördü. Şimdi, Başbakan Merkel, 19. yüzyılın sonunda diğer büyük güçler arasındaki çatışmaları akıllıca kendi yararına kullanmış olan Otto von Bismarck’ın maskesini takıyor ve “dürüst aracı” kisvesi altında, Almanya’nın büyük güç çıkarlarını ileri sürüyor.

Berlin’deki Libya Konferansı ve orada yapılan anlaşmalar, Almanya’nın kendisini ülkede kabul ettirmesine ve Afrika’daki siyasi ve ekonomik etkisini kuvvetlendirmesine yardımcı oluyor. Merkel, bu amaçla, toplamda 16 devlet ve örgütten oluşan tüm rakip tarafları Berlin’de toplanmaya çağırmıştı.

Fransa Devlet Başkanı Macron’un yanı sıra, İtalya (Conte) ve Britanya (Johnson) hükümet başkanları toplantıya katıldı. Rusya’dan Devlet Başkanı Putin, Türkiye’den de Cumhurbaşkanı Erdoğan geldi. ABD hükümeti, Dışişleri Bakanı Pompeo tarafından temsil edildi. BAE’den, Suudi Arabistan’dan ve Mısır’dan da üst düzey hükümet üyeleri gelmişti. BM ve Avrupa Birliği de önde gelen temsilcileriyle konferansa dahil oldular.

Konferans, 50 maddelik bir bildirge üzerinde anlaştı. Buna göre, daha önce zaten Rusya ve Türkiye arabuluculuğunda sağlanmış olan ateşkes, süresiz olarak uzatılacak. Milisler terhis edilip silahsızlandırılacak ve halihazırda herkes tarafından ihlal edilen mevcut silah ambargosuna uyulacak ve süreç denetlenecek.

Ancak bunun, ülkeye yönelik bir askeri işgalin yalnızca hazırlık aşaması olduğu konusunda çok az kuşku var. AB Dış İlişkiler Komiseri Josep Borrel, daha konferans öncesinde Der Spiegel’e şunları söylemişti: “Eğer Libya’da bir ateşkes sağlanırsa, o zaman AB bu ateşkesin uygulanıp denetlenmesine yardım etmeye hazır olmalı. Örneğin bir AB misyonunun parçası olan askerlerle bunun yapılması imkan dahilinde.”

İtalya Dışişleri Bakanı Luigi Di Maio da, aynı dergiye, “Bir Avrupa barış misyonuna ihtiyacımız var,” diyerek, anlaşmaya uyulup uyulmadığını denetlemek için denizde, karada ve havada görev yapan Avrupalı mavi berelilere gerek duyulduğunu belirtti.

Alman medyasından ve politikacılarından, aralıksız bir şekilde, Bundeswehr’in (Silahlı Kuvvetler) konuşlandırılması yönünde talepler geliyor. Hristiyan Demokrat Birlik (CDU) Genel Sekreteri ve Savunma Bakanı Kramp-Karrenbauer buna desteğini açıklarken, CDU milletvekili Johann Wadephul, silah ambargosunun ve ateşkesin uygulanmasını denetleme çağrısı yaptı: “Uzun vadede Libya’nın silah kaçakçılarının, insan tacirlerinin ve İslamcı teröristlerin oyun alanı olarak kalmasını hoş göremeyiz.”

Frankfurter Allgemeine Zeitung, konuyla ilgili şu yorumda bulundu: “Almanya, sadece Avrupa’daki rolünden dolayı değil; aynı zamanda Libya’yı Suriye’nin yazgısından kurtarmak Almanya’nın çıkarına olduğu için, bir Libya hükümetinin kurulup güvenliğinin sağlanmasında büyük bir rol oynamak zorunda olacaktır.”

Alman egemen sınıfı, Libya çatışmasını, uzun zamana yayılmış militarist büyük güç politikasına dönüşünü ilerletmek için bir fırsat olarak görüyor ve Hitler’in gözde generali Erwin Rommel’in yıkıcı Afrika harekatını yürütmek üzere Libya’ya çıkmasından yetmiş dokuz yıl sonra, Kuzey Afrika’da bir askeri varlık oluşturma şansı olduğunu seziyor. Egemen sınıf, bu konuda tüm partilerin desteğine sahip. Sadece hükümet partileri -CDU, Hristiyan Sosyal Birlik (CSU) ve Sosyal Demokrat Parti (SPD)- değil, Yeşiller ve Sol Parti de Berlin konferansını coşkuyla karşılayıp destekledi.

Ancak Libya’daki ateşkesin, uygulansa bile, ülkeyi zaten mahvetmiş olan savaşın daha da şiddetlenmesi öncesindeki bir mola olduğuna kuşku yok. Emperyalist güçleri her zamankinden daha acımasız savaşlara yönlendiren çatışmaların hiçbiri çözülmüş değil. Uzmanlar, Libya’daki iç savaşın kısa süre içinde yeniden alevleneceğine inanıyor. Die Zeit, bu konuda şunları yazıyor: “Mevcut durum, her iki taraf için de, askeri ve ekonomik açıdan uzun vadede kabul edilebilir değil. Bu yüzden, önümüzdeki haftalarda yeni bir büyük savaşın çıkması hiç de olasılık dışı değil.”

Atina hükümetinin Doğu Akdeniz’deki doğalgaz rezervlerinden dolayı öfkeli protestolarda bulunmasına rağmen Berlin’e davet edilmeyen Yunanistan ile Türkiye arasındaki çatışma da yoğunlaşmış durumda. Hafta sonunda, Türk hackerlar, Yunanistan Dışişleri Bakanlığı’nın ve gizli servisinin web sitelerini durdurdular. Yunan hackerlar, buna, Türkiye Dışişleri Bakanlığı’nın web sitesini hedef alarak karşılık verdiler. NATO üyesi iki hasım, daha önce savaşın eşiğine gelmişti.

Emperyalist güçler, petrol, pazarlar ve etki uğruna mücadelenin yanı sıra, özellikle sınıf mücadelesinin yoğunlaşmasına savaş ve militarizm ile karşılık veriyorlar. Son günlerde, acımasız baskı önlemlerine rağmen, Irak ve Lübnan’daki kitlesel protestolar yoğunlaştı. Fransa başta olmak üzere Avrupa’daki hükümetler de kitlesel direnişle karşı karşıya bulunuyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir