Bazı ekonomik ve siyasi sonuçlar
On yıllık borsa yükselişi

Paylaş

Yazdır

9 Mart, mali oligarşiyi yüz milyarlarca dolar zenginleştiren; ABD’deki ve dünya genelindeki toplumsal eşitsizliği tarihsel olarak görülmedik seviyelere genişleten 2008 küresel mali krizinin ardından ABD borsalarında yaşanan rekor yükselişin başlangının onuncu yıldönümü.

Geçtiğimiz on yılda, ABD hükümeti, mali yetkililer ve özellikle ABD Merkez Bankası (Fed) tarafından izlenen politikaların sonucunda, Dow ile S&P 500’ü yüzde 300’den fazla ve teknoloji borsası Nasdaq’ı yüzde 500’den fazla yükseltecek şekilde, mali piyasalara trilyonlarca dolar pompalandı.

2008 çöküşüne ilişkin araştırmalar, bir Senato başkanının 2011’de yayınlanan bir rapordaki sözleriyle, mali sistemin, “açgözlülük, çıkar çatışmaları ve suç ile dolu bir yılan çukuru” olduğunu açığa çıkarmıştı. Ne var ki, Obama’nın Adalet Bakanı Eric Holder “hapse atmak için fazla büyük” biçimindeki yeni burjuva hukuk ilkesine başvururken, suç oluşturan bu faaliyetler için hiç kimse kovuşturulmadı.

Adalet bakanı, Mart 2013’te, ABD Senatosu’na, esasen suç oluşturan faaliyetlere katıldıkları tespit edilen mali kuruluşların kovuşturulamayacak kadar büyük olduklarını söyledi; çünkü eğer suçlamalar getirilirse, “Bu, ulusal ekonomi, hatta belki de dünya ekonomisi üzerinde olumsuz bir etkide bulunacaktır.”

Birilerinin cezalandırılması şöyle dursun, mali oligarşi bol bol ödüllendirildi. Bu, 750 milyar dolarlık acil banka kurtarma programı ile başlamış ama sonra ABD merkez bankası tarafından girişilen ve ardından dünya genelinde diğer büyük merkez bankaları tarafından kopyalanan “parasal genişleme” programı dolayımıyla hızlı ve devasa bir şekilde genişletilmişti. Tahvil alımları ve dolar akışkanlığı mekanizmalarının sağlanması dahil olmak üzere, alınan tüm mali önlemler hesaba katıldığında, sisteme pompalanan toplam miktarın yaklaşık 25 trilyon dolar olduğu tahmin ediliyor.

Bu süreç, tam da mali krize yol açmış olan spekülatif ve asalakça faaliyetlerin devam edip genişlemesine olanak sağlayacak şekilde, faiz oranlarını tarihsel olarak görülmedik seviyede düşük oranlara çekti. Sonuçta, Oxfam’ın Ocak ayında yayınlanan en son raporuna göre, 26 milyarder, dünya nüfusunun alttaki yarısını oluşturan 3,8 milyar insanınki kadar bir servete sahip ve mali oligarşinin serveti, her gün 2,5 milyar dolar artıyor.

ABD’de, şu anda, sadece üç milyarder, 160 milyonı aşkın insandan (nüfusun yarısından) daha fazla servete sahip.

Fed’in ve diğer merkez bankalarının devasa mali teşvik paketi, bunun, ABD ve dünya ekonomisinin yeni bir Büyük Bunalım’a saplanmasını önlemek için gerekli ve tek olası yol olduğu iddiasıyla ileri sürülmüştü.

Ama on yıl sonra, acil durumun geçmesinden uzun süre sonra, çok daha fazla şeyin söz konusu olduğu netlik kazanıyor. Kurulmuş olan şey, bütün dünyadaki milyarlarca işçinin emeğiyle üretilen servetin gelir ölçeğinin üst basamaklarına doğru hortumlanması için kurumsallaştırılmış bir mekanizmadır. Emekçi kitleler “para olmadığı” gerekçesiyle ücret kesintileri yaşar ve sosyal hizmetlerde kesinti yapılırken, mali oligarşi, rüyasında bile görmeyeceği kadar zenginleştirilmiştir.

Bilimsel sosyalizmin kurucusu Karl Marx’ın temel tespitlerinden biri olan bu süreç, yani, kapitalist üretim biçiminin içsel, nesnel mantığının, bir kutupta servetin; diğerinde ise yoksulluğun ve yozlaşmanın birikmesi olduğu, yalnızca Kapital’in sayfalarında değil, canlı toplumsal gerçeklik içinde doğrulanmıştır.

Toplumsal eşitsizliğin yükseltilmesi, mali kurtarma operasyonunun talihsiz bir yan ürünü değildir. Ekonomist ve yazar David McWilliams’in bu ayın başında Financial Times’ta yayınlanan bir yorumunda belirttiği gibi, Fed’in eski başkanı Ben Bernanke, bir “bilanço durgunluğu”yla varlıkların fiyatını tekrar yükselterek mücadele edilmesi gerektiği sonucuna varmıştı.

“Fed, bankaların bilançolarındaki batık [kötü] kredileri, negatif faiz oranlarıyla temeli oluşturulmuş yeni iyi parayla değiştirerek, varlık fiyatlarını uçuşa geçirdi. Daha yüksek değerlemeler bilançoları sabitledi ve nihayetinde daha fazla harcama ve yatırım yapmaya ikna etti. Bununla birlikte, bu tür bir ‘yukarı damlama’ ekonomisi, aynı zamanda, servet eşitsizliğinin istenmeyen sonuç değil ama politikanın hedefi olduğu anlamına geliyordu.”

Marksist siyasi ekonomi, sermayenin kiralık ödül dövüşçüleri olan burjuva ekonomistlerinin, üretim araçlarının ve finansın özel mülkiyete dayandığı sözde “serbest piyasa”nın tek uygulanabilir ekonomi olduğu ısrarına karşı, her zaman, kapitalist sistemin, rastlantısal ya da geçici etmenlerin sonucunda değil, kendi nesnel çelişkileri eliyle yinelenen krizlere sürüklendiğinde ısrar ettiler.

Bu tespit de, canlı ekonomik gerçeklik içinde doğrulanıyor. Burjuva ekonomisinin kurgusu, karların, üretimin genişlemesine, daha fazla işe ve artan ücretlere yol açacak şekilde, yatırım ürettiği ve ne tür dalgalanmalar olursa olsun, bunun, mümkün olan tüm dünyaların en iyisinde herkes için en iyisi olduğudur.

Bu kurgu, yakın ekonomi tarihi eliyle çürütülmüştür. Devasa miktarlarda kredi sağlanmasına rağmen, bütün büyük kapitalist ekonomilerde reel ekonomik faaliyetlere yönelik yatırımlar 2008 öncesindekinin altında kalmayı sürdürüyor. Üstelik şimdi, eğer durgunluk değilse büyük bir küresel ekonomik yavaşlama yönünde artan işaretler söz konusu: ABD’deki işe alımların, Şubat ayında, yalnızca 20.000 yeni iş yaratılmasıyla birlikte durma noktasına gelmesi bunun en son belirtisi.

Bütün küresel mali sistemin ucuz para tedarikine bağımlı olduğu, mali oligarşinin, bir zamanlar “normal” para politikası olduğu düşünülen şeye geri dönme yönünde her türlü adıma öfkeyle karşı çıkması eliyle kanıtlanıyor.

2013’te, Fed, varlık satın alma programını giderek yavaşlatmayı planladığını açıklayınca, mali piyasalar, buna, “öfke nöbeti” ile karşılık vermişti.

Fed sonunda 2015’te faiz oranlarını –çok küçük artışlarla– arttırmaya başlayınca, bunu, gerekli görmesi halinde müdahale etmeye hazır olduğu güvencesiyle yaptı. Sadece bir “Greenspan hamlesi”, “Bernanke hamlesi” ya da “Yellen hamlesi” değil ama bir Fed hamlesi vardı. Bu, merkez bankasının hisse senedi piyasalarını alttan destekleme güvencesiydi.

Fed, politikayı “normalleştirmek” ve bir sonraki krizi ya da gerilemeyi karşılamak üzere bir miktar manevra alanına sahip olmak için, 2019’da daha fazlasını yapacağı beklentisiyle, 2018’de dört kez faiz arttırdı. Fed, ayrıca, 2008’de 800 milyar dolar iken 4,5 trilyon doların üzerine çıkarılmış olan varlık mevcutlarını ayda 50 milyar dolarlık bir oranla azaltmaya devam edeceğini belirtti (“otomotik pilot”ta giden bir politika).

Bu, ABD piyasaları geçtiğimiz Aralık ayında Büyük Bunalım’ın ortasındaki 1931 yılından beri bu ay için en kötü sonuçlarını kaydederken, şiddetli bir tepkiye yol açtı.

Yüz seksen derecelik bir dönüş hızla yaklaşıyordu. Fed’in politika oluşturan Açık Piyasa Komitesi’nin Ocak toplantısında, yeni faiz oranı artışlarının beklemede tutulmasına ve tahvil piyasası faiz oranlarını arttırma eğiliminde olan varlık mevcutlarını azaltmanın, 2008 öncesi düzeye herhangi bir geri dönüşün çok uzağında kalarak, sona erdirilmesine karar verildi.

Bunu, bu hafta, Avrupa Merkez Bankası’nın, parasal genişlemeyi azaltma yönündeki önceki kararını iptal etme, bankalara daha ucuz krediler sağlama ve tahvil varlıklarına vadeleri gelirken yeniden yatırım yapma kararı izledi.

Bu, Marksist siyasi ekonominin, özellikle de onun, kapitalist sistemin krizlerinin bu sistemin içindeki nesnel süreçlerden kaynaklandığındaki ısrarının doğruluğunun çarpıcı bir kanıtıdır.

Geçtiğimiz on yıla ilişkin bir değerlendirme, 2008’de mali sistemin erimesini önlemeye ve o zamandan beri geçen dönemde onu ayakta tutmaya çalışmak için yürürlüğe konan önlemlerin, başka bir felaketin koşullarını yaratmış olduğunu ortaya çıkarmaktadır.

Burjuva çevrelerden gelen ciddi uyarılar, buna dikkat çekiyor. IMF, küresel borcun, 2017’de, küresel GSYİH’nin yüzde 225’ine denk gelecek şekilde 184 trilyon dolara çıkarak, tüm zamanların en yüksek seviyesine ulaştığını bildirdi.

Aşırı düşük faiz oranları rejimi, daha yüksek getiri arayışındaki yatırımcılar tarafından finanse edilen düşük dereceli şirket tahvillerinin çıkarılmasında yaşanan belirgin bir yükseliş ile birlikte, bir borç çılgınlığına yol açtı.

Bu ayın başında, Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü (OECD), tarihi seviyede düşük faiz oranlarıyla verilen rekor miktarda borç hakkında uyarıda bulunduğu önemli bir rapor yayınladı. OECD, bir ekonomik yavaşlama yönünde giderek artan işaretlerin ortasında, şu uyarıda bulunuyordu: “Bir ekonomik gerileme durumunda temerrüde düşmesi beklenebilecek şirket tavili yatırımlarının miktarı, mali krizde görülmüş olandan epey büyük olabilir.”

Rapor, finans dışı şirketler tarafından çıkarılan şirket tahvilleri biçimindeki küresel borcun, 2018’in sonunda hemen hemen 13 trilyon dolar olduğunu tespit etmişti. Bu, reel olarak, 2008’in sonundaki miktarın iki katıydı.

Uluslararası Ödemeler Bankası (BIS), son üç aylık değerlendirmesinde, en düşük yatırım derecesi oranlı (BBB) şirket tahvillerinin genişlemesi üzerine kaygısını dile getirdi ve yatırım fonlarının bu tür tahvillere sahip olma oranının 2010’da yüzde 20 iken, 2018’de yüzde 45’e yükseldiğine dikkat çekti.

BIS’in değerlendirmesi, BBB dereceli tahvillerin sundukları yüksek oranlar nedeniyle çekici oldukları kanıtlanmış olsa da, haraç mezat satışın sıkıntılı bir döneme yol açabileceği uyarısında bulunuyordu. “Eğer, ekonomik güçsüzlüğün hemen ardından, hisse senedi çıkaran yeterli sayıda şirketin derecesi birdenbire BBB’den çürük statüsüne indirilirse,” yatırım dereceli tahvilleri tutmak için gerek duyulan “yatırım fonları ve daha genel olarak diğer piyasa katılımcıları, büyük miktarlarda tahvili hızla satmak zorunda kalabilir.”

Financial Times köşe yazarı Rana Foroohar, bu ayın başında yayınlanan bir yorumda, “Fed, aşırı finansallaşmanın yeni bir işareti olarak, dalgalı piyasalar tarafından bir ‘U dönüşü’ne zorlandı,” diye belirtti. Yazar, şöyle devam ediyordu: “Yaklaşık 10 yıldır bir ekonomik toparlanma içinde olmamıza rağmen, kolay para, çok sayıda şirketin ve yatırımcının onsuz yapamayacağı bir morfin damlası haline geldi.”

Mesele, yeni bir mali krizin patlayıp patlamayacağı değil ama ne zaman patlayacağıdır. Üstelik bu, geniş kapsamlı siyasi sonuçlarıyla birlikte, 2008’dekinden çok daha ciddi bir krize işaret etmektedir.

Siyasi bir bilançonun çıkarılması gerekiyor. ABD’deki Demokratlar ile Cumhuriyetçilerden Britanya’daki İşçi Partisi’ne ve Yunanistan’daki Syriza yönetimine kadar, tüm dünyadaki hükümetler, siyasi çizgileri ne olursa olsun, küresel mali oligarşinin ve kar sisteminin katıksız savunucularıdır ve bu gerçeklik, onların tepkisini belirleyecektir.

On yıl önce, onlar, hemen hemen otuz yıldır özellikle sendika aygıtları eliyle bastırılmış, kriz eliyle büyük ölçüde afallamış ve uygun bir yanıt geliştiremeyen bir işçi sınıfı ile karşı karşıyaydılar.

Bu durum artık değişti. Son dönem, tüm dünyada sınıf mücadelesinin canlanması ve sendikaların deli gömleğinden kurtulma arayışı eliyle karakterize ediliyor. Bu, kapitalist siyaset kurumunun tüm partilerine derinleşen düşmanlık ve özellikle gençler arasında, sosyalizme giderek artan ilgi ve destek ile birleşiyor.

Egemen sınıflar, bir sonraki ekonomik krizde, 2008’de onlara yardımcı olan koşullara artık başvuramayacaklarını ve sınıf mücadelesinde bir kabarma ile karşı karşıya kalacaklarını biliyorlar. Bu kabarmaya reformlar ve tavizler ile karşı koymayacaklar; bunlar artık imkansız. Geçtiğimiz on yılda devlet baskısının tüm mekanizmalarının güçlendirilmesinin nedeni budur.

İşçi sınıfının kendi hazırlıklarını yapması gerekiyor. Bu hazırlıklar, siyaset kurumuna rotayı değiştirmeleri için yapılan (ABD’deki Bernie Sanders ile Alexandria Ocasio-Cortez’in hileli kampanyaları gibi) sonuçsuz çağrılara dayandırılamaz. İşçi sınıfı, kar sisteminin emirlerine değil ama insan gereksinimlerine dayanan daha yüksek bir sosyoekonomik örgütlenme biçiminin gelişmesinin başlangıç noktası olarak, büyük şirketlerin ve mali sermayenin kalelerinin kamulaştırılmasına dayanan, gerçekten enternasyonalist ve sosyalist bir program uğruna mücadeye hazırlanmalıdır.

Bu hazırlıklar, sendikaların boğucu pençesini kırmak üzere yeni sınıf mücadelesi örgütlenmelerinin gelişmesine ve Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin ve şubeleri olarak Sosyalist Eşitlik Partilerinin inşa edilmesine bağlıdır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir