Artan gıda fiyatları ve toplumsal patlama korkusu

Yazdır

Türkiye ekonomisi çöküşün eşiğine gelirken, egemen sınıf, artan hayat pahalılığı karşısında büyüyen işçi sınıfı öfkesinin patlamasından korkuyor. 31 Mart yerel seçimlerine giderken, yükselen gıda fiyatları işçi sınıfının ve gittikçe yoksullaşan halk kitlelerinin başlıca gündemlerinden biri haline gelmiş durumda.

Türk Lirası’nın (TL) geçtiğimiz yıl ABD Doları ve Avro karşısında yaşadığı serbest düşüşün yansımaları işçi sınıfını vurmaya devam ediyor. Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) açıkladığı rakamlara göre, 2019 Ocak ayında Türkiye’de resmi enflasyon oranı yüzde 20,35’e yükseldi. Bununla birlikte resmi gıda enflasyonu 2004’ten bu yana en yüksek oran olan yüzde 30,97’ye çıktı. Trading Economics web sitesine göre, Türkiye bu rakamlarla Avrupa’da birinci, G20 ülkeleri içinde Arjantin’den sonra ikinci, tüm dünyada ise yedinci sırada yer alıyor.

2018 yılının başında, Türkiye’deki işçilerin neredeyse yarısının almış olduğu asgari ücret o sıradaki döviz kuruyla 424 dolara karşılık gelecek şekilde, net 1.603 TL idi. 2019 yılının başında ise, yüzde 26’lık artışa karşın, 2.020 TL olan asgari ücretin karşılığı yalnızca 378 dolar oldu.

Yerel seçimler öncesi Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümeti, işçi sınıfının hayat pahalılığı üzerine öfkesinin sandığa yansımasından korkuyor. AKP hükümeti, bu korku ile seçimler öncesi popülist politikalar sürdürme çabası içinde. Hükümet fiyatların ayarlanması için İstanbul ve Ankara şehirlerinde belediyeler tarafından tanzim satış noktaları kurdu. İstanbul ve Ankara Türkiye’nin en büyük nüfusuna sahip iki şehir ve AKP, yönetiminde olduğu bu belediyeleri muhalefete kaptırmak istemiyor. Bu tanzim satış noktalarından patlıcan, domates, soğan, patates ve biber gibi yedi çeşit sebze satılıyor.

Erdoğan, hükümetine yönelik eleştirileri başka yöne çevirmeye ve manipüle etmeye çalışıyor; ikiyüzlü bir şekilde, yüksek fiyatlarda hükümetinin sorumluluğunu gizlemeye uğraşıyor. Erdoğan, bu konuda yaptığı bir açıklamada, şunları söylemişti: “Marketlerde fiyatlar, üreticiden alındıktan sonra aracılar vasıtasıyla tırmandırılıyor. …Burada belediyelerimize büyük görevler düşüyor. Bu tür fiyat artıranları hesaba çekmeniz lazım… Benim vatandaşıma bu şekilde yüksek rakamlarla bu fiyatlarda mal satanları hesaba çekmeniz lazım. Hazırlıklarımız var ve bu uygulamayı da yapacağız, kusura bakmasınlar. Bunun adı ticaret, para kazanma değildir. Bunun adı olsa olsa fırsatçılıktır, riyakarlıktır, tefeciliktir, hatta ülkeye ve millete ihanettir.”

Bu açıklama ve popülist politikalar, yalanlar üzerine inşa edilmiştir. Erdoğan’ın AKP hükümetleri 2002 yılından bu yana ülke tarihinin en büyük özelleştirmelerini, “devlet ticaret yapmaz” söylemiyle gerçekleştirdi. Bu süreçte, tarım ve hayvancılık tamamıyla özel kar sistemine ve serbest piyasaya terk edildi.

Bununla birlikte, yüksek gıda fiyatları konusunda devam eden tartışmada egemen sınıfın başlıca korkusunun yaklaşan seçimler olduğunu söylemek mümkün değil. Bugün Türkiye ekonomisi, küresel ekonomik krizin yansımalarından doğrudan etkilenmesinin yanı sıra, tırmanan toplumsal eşitsizlik, kitlesel işsizlik ve güvencesiz çalışma ile damgalanmış durumda. Egemen sınıfın başlıca kaygısı, işçi sınıfı içindeki öfkenin oluşabilecek en ufak bir kıvılcımla patlayıcı bir karakter edinmesidir.

TÜSİAD Yüksek İstişare Kurulu Başkanı Tuncay Özilhan’ın hükümete yaptığı uyarı, hükümetin yıllardır izlediği politikalarla çıkarlarını savunduğu büyük burjuvazinin bu tehlikenin farkında olduğunun başlıca göstergesidir: “Topraklarımızı sadece Ankara’dan bakarak yönetmek mümkün değil. Yerel kalkınmada geçmişte yapılan hataların sonuçlarını gıda enflasyonundan işsizliğe birçok alanda görüyoruz ve yaşıyoruz. Gıda fiyatlarının on yıldan beri enflasyonun üzerinde seyrediyor olması meselenin gıda hava koşullarından kaynaklı olmadığını gösteriyor… Son haftalarda gıda fiyatlarındaki yükselişe karşı önlemler alınıyor ama sorunu çözmeye yönelik adımlar görmüyoruz. 80 milyonu besleyecek çiftçilerin oranı yüzde 10’dan yüzde 3’e düştü. Üretimin azaldığı çiftçiliğin yok olduğu tüketimin hızla arttığı bir durumda gıda fiyat kontrolüyle bir yere varılamaz.”

Dünya genelinde egemen sınıflar, işçi sınıfı içinde yaşanan radikalleşmeden kaygılanmakta ve bu uluslararası olgudan dersler çıkarmaktadır. Dünya Sosyalist Web Sitesi’nin (WSWS) 2019 perspektif dokümanında şöyle belirtiliyordu: “Bununla birlikte, artık ikinci bir toplumsal güç siyaset sahnesine girmiş durumda. Uzun süredir bastırılmış ve önemsenmemiş olan işçi sınıfı, kendi bağımsız çıkarlarını ileri sürmeye başlıyor. Fransa’da, ABD’de ve uluslararası ölçekte, kitlesel toplumsal mücadelelerin patlak vermesi, yeni bir devrimci dönemin başlangıcına işaret etmektedir. 1980’lerin büyük mücadelelerinin yenilgiye uğramasının ve Sovyetler Birliği’nin dağıtılmasının ardından gelen yönelimsizlik ve kafa karışıklığı, nihayet, yerini yeni bir militanlık ruhuna ve direnme eğilimine bırakmış durumda.”

2019 yılında başlayan ya da devam eden bazı grev ve gösterilerden örnekler verelim: Fransa’da devam eden “Sarı Yelekliler” hareketi; Modi hükümetinin politikalarına karşı Hindistan genelinde on milyonlarca işçinin katıldığı iki günlük bir genel grev; geçtiğimiz ay Meksika, Matamoros’ta on binlerce işçinin sendikalarına meydan okuyarak iş bırakmasıyla başlayan maquiladora (serbest bölge) işçilerinin grev hareketi; ABD’de geçtiğimiz yıl gerçekleşen ve bu yıl yenilerinin eklendiği on binlerce öğretmenin grevi; Belçika’da 12 Şubat’ta posta işçilerini, öğretmenleri, çöp toplama işçilerini, havaalanı işçilerini ve hastane çalışanlarını kapsayan ülke çapındaki 24 saatlik grev. Bu mücadelelerin büyük kısmında öne çıkan özellik, işçi sınıfının kapitalizmin savunucuları olan düzen partilerine ve sendikalara başkaldırarak harekete geçiyor olmasıdır.

Aynı zamanda, yükselen gıda fiyatlarının tetiklediği çok sayıda toplumsal patlama örneğine de değinilebilir. 2008’de Haiti’de binlerce kişi sokakları işgal ederek artan gıda fiyatlarını ve büyüyen açlığı protesto etmişti. ABD emperyalizmi müdahale ederek isyanı bastırmaya ve ülkede “istikrar” sağlamaya çalışsa da, bugüne kadar başarılı olamadı.

2010’da yükselen gıda fiyatları, özellikle işçi sınıfının ve yoksul kitlelerin beslenmesinde önemli bir yer tutan tahıl fiyatlarında yaşanan tırmanış, nihayetinde ABD ve AB emperyalistlerinin desteğiyle kanlı bir diktatörlük kuran General El Sisi tarafından şimdilik bastırılan Mısır Devrimi’nin başlıca tetikleyicilerindendi.

Son bir örnek de Sudan’dan. 2018 Aralık ayından itibaren, yüz binlerce Sudanlı, ekmek dahil temel ihtiyaç maddelerinin maliyetlerindeki artış karşısında protestolar düzenledi. Ömer El Beşir’in hükümetine karşı yapılan protestolar sırasında onlarca kişi öldürüldü ve binlerce kişi yaralanıp hapsedildi.

Egemen sınıf ve hükümet, toplumsal gerilimleri bastırmak ve yönetimini korumak için aşağıdan gelen toplumsal meydan okuma karşısında pasif bir cevap vermeyecek. Bütün ülkelerin kapitalist seçkinleri, bir yandan toplumsal gerilimleri başka yöne çevirmek ve egemenliklerini korumak için aşırı milliyetçiliği ve göçmen karşıtı yabancı düşmanlığını yükseltirken, diğer yandan, hummalı bir şekilde, ordularını ve polis devleti aygıtlarını güçlendiriyorlar.

Erdoğan’ın işçi sınıfı içindeki öfkeyi baskılamak için milliyetçi ve militarist söyleme başvurduğu geçtiğimiz günlerdeki açıklaması bunun tipik bir örneğidir. Erdoğan Sivas’ta yaptığı konuşmasında, kitleleri, gıda fiyatlarından yakınmayı kesmeleri ve mermi ve asker üniforması fiyatlarına odaklanmaları için uyardı: “Domates, patlıcan, patates, sivri biber diyorlar. Düşünün, bir merminin fiyatı nedir? Benim Mehmet’imin giyinip kuşanması ve teröristlere karşı verdiği bu mücadelenin bedeli nedir? Bunu bir düşünün.”

Ne var ki, hem hükümetin hem de muhalefetin dört elle sarıldığı milliyetçi ve popülist söylem, giderek uluslararası bir boyut kazanan işçi sınıfı taleplerini ve hareketini bir noktaya kadar dizginleyebilir. İşçi sınıfı, önümüzdeki dönem taleplerini ileri sürdüğünde, egemen sınıfın çıplak şiddetiyle karşı karşıya kalacaktır.

Geçtiğimiz Eylül ayında İstanbul yeni havaalanı inşaatında binlerce işçinin güvencesiz ve ağır çalışma koşullarına ve temel haklarının ihlal edilmesine karşı harekete geçmesine, hükümet dizginsiz bir polis ve jandarma şiddeti ile karşılık vermiş ve sonunda otuzdan fazla fazla işçi tutuklanmıştı. AKP hükümetinin inşaat işçileri karşısındaki bu tutumu, önümüzdeki süreçte toplumsal eşitsizliğe ve kemer sıkmaya karşı en temel haklarını savunmak üzere harekete geçtiğinde işçi sınıfını nelerin beklediğinin sadece bir işaretidir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

shares