Almanya’daki Sosyalist Eşitlik Partisi, Berlin Duvarı’nın yıkılmasının yıldönümü üzerine toplantı düzenledi

Paylaş

Sosyalist Eşitlik Partisi (Sozialistische Gleichheitspartei, SGP), Berlin Duvarı’nın yıkılmasının 30. yıldönümünde, Berlin-Schöneberg Belediye Binası’nda onlarca işçinin ve gencin katıldığı bir toplantı düzenledi. Konuşmacılar, hem Stalinist rejimin 30 yıl önceki çöküşünün hem de kapitalizmin o zamandan beri gelişen derin krizinin önemini ele aldılar.

ABD’deki Sosyalist Eşitlik Partisi’nin başkanı ve Dünya Sosyalist Web Sitesi’nin (WSWS) baş editörü David North, en başta, Demokratik Alman Cumhuriyeti’nin (DAC) hiçbir zaman sosyalist bir rejim olmadığını açıkladı. North, “DAC, gerçek bir işçi ayaklanmasının ve sosyalist devrimin ürünü değildi. Tersine, Üçüncü Reich’ın çöküşünden sonra Almanya genelinde var olan devrimci potansiyelin bastırılmasının ürünüydü,” diye konuştu. Stalin, Sovyetler Birliği’nde bürokrasi karşıtı bir devrimi körükleyeceğinden dolayı, Almanya’da sosyalist bir devrim olmasından korkuyordu.

North, konuşmasını şöyle sürdürdü: “Doğu Almanya’da Sovyet askerlerinin gözetimi altında kurulan rejime, nihayetinde Hitler’in iktidara gelmesine olanak sağlamış olan aynı KPD’nin [Komünist Parti] eski Stalinist uşakları önderlik ediyordu. [Walter] Ulbricht gibi Hitler’in zaferinden sonra Moskova’ya kaçmış olanlar, orada ancak yoldaşlarını ihbar edip onları Stalin’in GPU’sunun [gizli polis] infazcılarına satmaları sayesinde hayatta kalabildiler.”

DAC’nin kurulması, sosyalizmin gerçekleştirilmesi ile ilgili değil, Batı’da kapitalizmin istikrara kavuşturulması ile ilgiliydi. North, bu konuda şunları söyledi: “İşçi sınıfının, Doğu Almanya’da, Çekoslovakya’da, Macaristan’da ve Doğu Avrupa’nın diğer ülkelerinde sosyalizmi kurmak için, Stalinist bürokrasileri devirmesi ve siyasi iktidarı işçi iktidarının gerçekten demokratik organlarına aktarması gerekecekti. Troçkist hareketin ısrarla savunduğu buydu.”

Başka şeylerin yanı sıra, Stalinist rejimin Troçkist hareketi vahşice bastırması nedeniyle, DAC’de, Doğu Avrupa’da ve Sovyetler Birliği’nde bu devrimci perspektifi hayata geçirmek mümkün olmamıştı. 1989’da, SGP’nin önceli olan Sosyalist İşçi Birliği (Bund Sozialistischer Arbeiter, BSA) gösterilere aktif bir şekilde müdahale etse de, devrimci kadro eksikliğini kendiliğinden telafi etmesi ve harekete bir gecede sosyalist bir yön vermesi mümkün değildi.

North, sözlerini şöyle sürdürdü: “Yine de, partimiz umutsuzluğa düşmemiştir. Nihayetinde, DAC’nin çöküşü sosyalizmin değil, Stalinizmin tarihsel iflasını ortaya çıkarmıştı. Bizler, kaçınılmaz olarak yeni bir sosyalizm hareketinin olacağından; kapitalizmin yeniden kurulmasının getireceği iddia edilen parlak geleceğe ilişkin vaatlerin doğru olmadığının açığa çıkacağından; kapitalizmin çelişkilerinin yeni bir devrimci mücadele dalgasını yoğunlaştırıp bu dalgaya yol açacağından kesinlikle emindik.”

North, geçtiğimiz 30 yıla dönüp bakıldığında, bu değerlendirmenin ne kadar doğru olduğunun görülebildiğini vurguladı. Kapitalizm yeniden gerçek yüzünü gösteriyordu. North, toplumsal açıdan görülmemiş eşitsizliğin, dış politikada yeni bir emperyalist sömürgeci politikanın, felsefe alanında aşırı akıldışıcılığın ve siyaset alanında faşizmin canlanmasının hakim olduğunu ve bu durumun sadece Almanya için değil tüm dünya için geçerli olduğunu söyledi.

North, daha sonra, diktatörlüğün ve militarizmin ideolojik hazırlığı konusuna girdi. Haftalık Der Spiegel’in Şubat 2014 sayısında “I. Dünya Savaşı Suçu: Suçluluk Meselesi Günümüzde Tarihçileri Bölüyor” başlıklı makalenin yayımlanması, bu konuda kilit niteliğinde bir olaydı. Makalenin yazarı Dirk Kurbjuweit, Almanya’nın geçmişinin yeniden değerlendirilmesini savunuyor ve Ernst Nolte’ye düşüncelerini açıkça söyleme olanağı veriyordu. Nolte, Holokost’un Bolşeviklerin şiddetine yönelik anlaşılır bir tepki olduğunu iddia ederek 1986’da tarihçiler çatışmasını (Historikestreit) tetiklemişti.

Kurbjuweit, daha sonra da, Humboldt Üniversitesi Profesörü Jörg Baberowski’nin şu sözlerini aktarıyordu: “Nolte’ye bir haksızlık yapıldı. Tarihsel olarak konuşmak gerekirse, o haklıydı.” Baberowski, bunun gerekçesi olarak da, “Hitler psikopat değildi, kötü biri değildi. Masasında, Yahudilerin ortadan kaldırılması hakkında konuşulmasını istemiyordu,” diye eklemişti.

North, bu açıklamaları ayrıntılı bir şekilde irdeledi ve Nazilerin suçlarını meşrulaştırmak ya da en azından önemsizleştirmek için tarihsel olguların tahrif edildiği sonucuna vardı. Almanya’nın yeniden birleşmesinden otuz yıl sonra, geçmişin bütün pisliği geri geliyordu.

Daha sonra, SGP Ulusal Sekreteri Ulrich Rippert bu sorunu ele aldı ve eski DAC topraklarında gerçekleşmiş olan toplumsal karşıdevrime dikkat çekti: “Treuhandanstalt [DAC’nin özelleştirme kurumu] toplam 14.000 devlet işletmesini elden çıkardı. Eski DAC’deki tüm çalışanların yüzde 71’i işini kaybetti; şu anda birçoğu düşük ücretli işlerle geçiniyor ya da sosyal yardıma bağımlı durumda.”

Rippert, Alman militarizminin artık tüm gücüyle geri döndüğünü belirtti. 30. yıldönümü kutlamalarından sadece birkaç gün önce, Bundestag (federal meclis) Başkanı Wolfgang Schäuble, “1945 felaketi” ifadesini kullanmış ve Almanların barışçı yaklaşımlarına karşı atıp tutmuştu. Onun Nazilerin iktidarı almasını ya da dünya savaşının başlamasını değil de savaşın sona ermesini bir felaket olarak tanımlaması, Almanya’nın yeniden uluslararası ölçekte savaş yürütmesi talebinin niteliğini gösteriyordu. Savunma Bakanı Annegret Kramp-Karrenbauer de benzer açıklamalar yapmıştı.

Rippert, konuşmasını şöyle sürdürdü: “Nürnberg savaş mahkemelerindeki suçlamalara göre, Schäuble’nin, Kramp-Karrenbauer’in ve tüm egemen sınıfın bir kez daha açıkça ilan ettiği şey, ceza gerektiren bir suçtur. Nürnberg’deki suçlama, barışa karşı suç işlemek ve saldırı savaşlarının planlanması, hazırlanması, başlatılması ve yürütülmesi süreçlerine katılmak idi.” Bu tarihsel deneyim temelinde halk içinde militarizme yönelik direniş çok büyük olmakla birlikte, tüm siyaset kurumu bu yönde ilerliyordu.

1989’da, BSA, daha o zaman işçi sınıfı için bağımsız bir perspektif formüle etme becerisini göstermişti. Bu, partimizin Dördüncü Enternasyonal’in tarihsel kazanımlarına dayanması ve uluslararası kardeş partileriyle sıkı işbirliği içinde çalışması sayesinde mümkün olmuştu.

Bugün SGP’nin, toplumsal eşitsizliğe, savaşa ve aşırı sağın yükselişine ciddi bir şekilde karşı çıkan tek parti olduğunu belirten Rippert, şiddetli sınıf mücadelelerinin artık tüm dünyada (Şili’de, Irak’ta, Hong Kong’da) patlak verdiği koşullarda, her şeyin, bu partiyi işçi sınıfının devrimci önderliği olarak inşa etmeye bağlı olduğunu söyleyerek konuşmasını noktaladı.

Konuşmaların ardından, kitap standında canlı tartışmalar devam etti. Birçok katılımcı, Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin inşasında aktif bir katılımcı olmak için iletişim bilgilerini bıraktı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir