Almanya İçin Alternatif’in seçim başarısının arkasında ne yatıyor?

Paylaş

Birçok insan, Almanya İçin Alternatif’in (AfD) geçtiğimiz Pazar günkü Almanya eyalet seçimlerdeki başarısına endişeyle tepki verdi. Ulusal-muhafazakar ve faşist fikirleri birleştiren sağcı parti, Almanya’nın doğusundaki Saksonya-Anhalt eyaletinde yüzde 24 oy aldı. Parti, ayrıca, yüzde 15 oy aldığı Baden-Württemberg ile yüzde 13 oy aldığı Renenya-Palatina meclislerinde temsil edilmeyi garantiledi.

AfD’nin tüm seçmenleri ırkçı ya da faşist değildir. Anketlere göre, AfD’ye oy verenlerin yalnızca dörtte biri onunla hemfikir olması nedeniyle partiyi desteklerken, geriye kalanlar mevcut düzen partilerine karşı bir protesto olarak AfD’yi destekledi.

Mevcut düzen partileri ve medya, AfD’nin sistematik olarak tanıtımını yapmıştır. Onlar, geçtiğimiz yaz savaştan harap edilen Ortadoğu’dan gelen sığınmacılara yönelik duygudaşlık ve aktif yardım dalgasına, AfD’ye bir ortam bahşederek ve korku ve yabancı düşmanlığı yayarak karşılık verdiler. Medya, Köln’deki yılbaşı kutlamaları sırasında sığınmacıların kadınlara toplu tacizde bulunduğu iddialarıyla merkezi bir rol oynadı. O zamandan beri, iddia edilen olayların ya çılgınca abartılmış ya da daha muhtemel olarak, hiç yaşanmamış oldukları netlik kazanmıştır.

Bu kampanya, Pazar günkü seçimlerin ardından da hız kesmeden devam etti. Hristiyan Sosyal Birlik lideri Horst Seehofer’in ve muhafazakar gazete Frankfurter Allgemeine Zeitung’in öncülüğünde, siyaset kurumunun “halkın sesi”ni dinlemesi ve sığınmacı politikasını daha da sağa kaydırması talebi yükseltiliyor. Oy kullanma hakkına sahip 12,6 milyon insandan AfD’ye oy veren 1,3 milyonu sanki tüm halkı temsil ediyormuş gibi.

AfD’nin yükselişi, gerçek bir tehlikeyi temsil etmektedir. Onun Saksonya-Anhalt’taki oyu, Nazi rejiminin 71 yıl önce çökmesinden beri aşırı sağcı bir partinin elde ettiği en iyi sonuçtur. Bu tehlikeyle mücadele etmek için, onun nedeninin anlaşılması zorunludur. Bu, derin toplumsal ve siyasi kriz koşulları altında, neden soldan ziyade sağın hücum halinde olduğu sorusuna bir yanıt verilmesini gerektiriyor.

Küresel kapitalist sistem, 2008 mali krizinden bu yana, her zamankinden daha hızlı bir şekilde uçuruma doğru yol alıyor. O, aynı bir uyuşturucu bağımlısı gibi, bankaların ve hisse senedi piyasalarının damarlarına sürekli kredi enjekte edilmesiyle ancak ayakta tutuluyor. Milyonlarca insanın öldürülmesi ve milyonlarcasının sığınmacılara dönüştürülmesi ile birlikte, giderek artan sayıda ülke savaş girdabına çekiliyor. Burjuva demokrasisi, yerini, otoriter rejimlere bırakıyor.

Mali krizden bu yana, yoksulluk, işsizlik ve eşitsizlik çarpıcı biçimde artmış durumda. Der Spiegel’in Cumartesi günkü sayısı, “Bölünmüş ulus: Almanya 2016 – zengin daha da zenginleşirken, yoksul, yoksul kalmaya devam ediyor” başlığıyla yayınladı. Başyazı, servette, gelirde ve yaşam kalitesinde ortaya çıkan uçurumu ayrıntılı olarak anlatıyor. Alt sınıflardan bir çocuğun yaşam beklentisi, üst sınıftan aynı yaştaki bir çocuğunkinden on yıl daha az. Almanya, eğitimle bağlantılı hareketlilikte, yani, sosyal ilerleme olanağında, sanayileşmiş ülkeler arasında en düşükler arasında yer alıyor.

Uzunca bir süredir, toplumsal ve ekonomik krizlerin, sol partileri güçlendiren bir radikalleşme yarattığı kesin sayılıyordu. Bu, günümüzde geçerli değil ve Almanya, bu konuda yalnız değil. Fransa’da Ulusal Cephe yükselişte. Doğu Avrupa’da, Macaristan’daki Fidesz ve Polonya’daki PiS gibi aşırı sağcı partiler iktidarda. Amerika Birleşik Devletleri’nde, Donald Trump’ın, Cumhuriyetçi Parti’nin başkan adayı olması yüksek ihtimal.

Bu gelişmeler, solcu bir duyarlılık yoksunluğundan kaynaklanmıyor. Aksine, bu durum, “sol” olarak kabul edilen ya da kendilerini bu şekilde tanımlayan partilerin oynadığı rolün sonucudur. Almanya’da, AfD’den nefret eden ve politikanın sağcı gidişatından tiksinti duyan milyonlarca işçi, genç ve orta sınıftan insan var. Ancak onlar siyasi bir sözcüden yoksunlar.

  1. Dünya Savaşı sonrası dönemde sıradan işçinin ve sosyal reformun partisi olarak kabul edilmiş olan Sosyal Demokrat Parti (SPD), artık, sağcı Hristiyan Demokrat Birlik ile bir hükümet çoğunluğu sağlama işlevi görüyor. Partinin adı, geçmiş on yıllarda elde edilmiş sosyal kazanımlara yönelik en büyük saldırı olan Hartz yasalarıyla ayrılmaz bir şekilde ilişkili.

Sol Parti’nin rolü, partinin milletvekilleri Sevim Dağdelen, Alexander Ulrich ve Heike Hänsel tarafından yayınlanan ortak bir seçim sonuçları analizinde itiraf edildi. Onlar, Sol Parti’nin büyük çaplı kayıplarının nedeni olarak, Angela Merkel’in politikalarına verdikleri desteği ve toplumsal krizin üzerine eğilme başarısızlıklarını tespit ettiler.

Bu, Sol Parti’nin politikasına dair doğru bir değerlendirmedir. Onların muhafazakar Almanya başbakanının politikalarından ayırt edilebilir bir yanları yok ve en az onun kadar toplum karşıtılar. Sol Parti, yönetimde olduğu her Alman eyaletinde harcamaları kesmiş ve diğer burjuva partilerinden çok daha acımasız bir şekilde işçileri işten çıkarmıştır.

Sol Parti’nin amacı, kapitalizme karşı sol bir hareket inşa etmek değil, böylesi bir gelişmeyi önlemektir. Bu partinin siyasi görevlilerinin, eyalet yetkililerinin, sendika bürokratlarının ve orta sınıftan ayrıcalıklı temsilcilerinin işçi sınıfının toplumsal öfkesini ve gençliğin asi ruhunu kapitalizme karşı harekete geçirebileceği düşüncesi, tümüyle saçmalıktır.

Sol Parti ve onun saflarında ya da yedeğinde faaliyet gösteren çeşitli sahte sol gruplar, AfD’nin yükselişinin baş sorumlularıdır. Sol Parti ve onun önceli olan Demokratik Sosyalizm Partisi (PDS), 26 yıl önce kuruluşundan bu yana, tüm toplumsal protestoları, yalnızca, sol söylemlerle çıkmaz sokağa sürükleyerek zaptetmeye çalışmıştır. Bu, AfD gibi aşırı sağcı bir partinin, toplumsal hayal kırıklığını ve öfkeyi kendi çıkarına yönlendirmesinin koşullarını yaratmıştır.

Almanya’daki Sol Parti’nin gerici rolü, aynı zamanda uluslararası bir olgunun parçasıdır. Sol Parti ile yakın işbirliği yapan Yunanistan’daki Syriza, bu tür partilerin neler yapabileceğini gösterdi. Avrupa Birliği’nin (AB) kemer sıkma dayatmalarına yönelik bir halk muhalefeti dalgası üzerinden iktidara gelen Syriza, daha da acımasız bir kemer sıkma programını kabul edip uyguladı. Bugün bu parti, AB’nin sığınmacıları içeri sokmama politikasının bekçisi olarak işlev görüyor. Faşistlerin bu politikalardan yarar sağlayacak olmalarından doğan tehlike, devasadır.

Sol Parti, Syriza ve İspanya’daki Podemos, Fransa’daki Yeni Anti-Kapitalist Parti ve ABD’deki Uluslararası Sosyalist Örgüt gibi benzeri gruplar, solcu değil, sahte sol örgütlerdir. Sağcı politikalarını sol söylemle gizleyen bu örgütler, üst orta sınıfın sağcı eğilimleridir. David North, Frankfurt Okulu, Postmodernizm ve Sahte Solun Politikası kitabında, sahte sol, “orta sınıfın ayrıcalıklı ve hali vakti yerinde kesimlerinin sosyo-ekonomik çıkarlarını ilerletmek için popülist sloganlar ve demokratik söylemler” kullanır, diye yazıyor.

North, sahte solun, “Marksizm karşıtı” ve “sosyalizm karşıtı” olduğunu vurguluyor ve sahte sol, “sınıf mücadelesine karşı çıkar ve işçi sınıfının merkezi rolü ile toplumun ilerici dönüşümünde devrimin gerekliliğini reddeder.” diye açıklayarak devam ediyor. Sahte sol, “servetin en zengin yüzde 10’luk kesim içinde daha adil dağılımını gerçekleştirmek için … ‘kimlik politikaları’nı teşvik etmektedir. Sahte sol, toplumsal ayrıcalıkların ortadan kaldırılması yerine, ona daha fazla erişim peşinde koşar.”

Syriza’nın Yunanistan’daki ihaneti, sahte solu geniş emekçi kitlelerden ayıran aşılmaz uçurumu doğrulamıştır. Bu uçurum, ayrıca, Sol Parti’nin, derin bir toplumsal ve siyasi krizin ortasındaki devasa kayıplarında gün gibi ortadadır.

Bu tür partilerin sınıf mücadelesini bastırabildikleri dönem sona eriyor. Pazar günkü eyalet seçimleri ve düzen partilerinin ortak krizi, şiddetli bir toplumsal ve siyasi çatışmalar dönemine işaret etmektedir.

İşçi sınıfı ve gençlik kesimleri yönünü değiştirecek ve gerçek sosyalist bir yönelim arayacaktır. Ama bu otomatik bir süreç değildir; Marksist bir partinin bilinçli müdahalesini gerektirmektedir. Sosyalist Eşitlik Partisi’nin ve Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin inşası, halen en acil görevdir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir