Akdeniz’deki katliamdan kim sorumlu?

Hillary Clinton, 20 Ekim 2011’de, bir televizyon muhabirine, “Geldik, gördük, öldü” demişti. O zamanki dışişleri bakanı, Libyalı önder Muammer Kaddafi’nin işkence görüp öldürülmesini gösteren tüyler ürpertici bir videonun gösterilmesinin ardından denetlenemez bir sevinç içinde kıkır kıkır gülüyordu.

Yaklaşık beş yıl sonra, Clinton, Demokratik Parti’nin önde giden başkan adayı ve Libya’daki, Suriye’deki ve Akdeniz’deki ölümler devam ediyor.

Akdeniz’de tahminen 900 kadar sığınmacının boğulduğu geçtiğimiz hafta, bu yıl şimdiye kadar yaşanmış en ölümcül hafta oldu.

2014’ten bu yana, Akdeniz’i tehlikeli bir şekilde geçmeye kalkışan 8.000’den fazla sığınmacı ölmüş durumda ve onların büyük çoğunluğu, ölümcül yolculuklarına Libya sahillerinden başlamıştı.

Ne Clinton ne de onun ABD Başkanlığı yarışındaki rakipleri -kendini “demokrat sosyalist” olarak tanımlayan Demokrat Bernie Sanders ile Cumhuriyetçi Donald Trump- Akdeniz’de sürmekte olan katliam hakkında tek kelime ediyor.

Bununla birlikte, bu katliamın ABD seçimlerindeki önde gelen konulardan biri olması için her türlü neden var.

Her şeyden önce, Washington, iki büyük kapitalist parti ve bizzat Clinton, on milyonlarca insanı canlarını kurtarmak için çaresiz bir şekilde evlerinden kaçmaya sürükleyen kargaşayı başlatmada belirleyici roller oynamışlardır.

Çeyrek yüzyıllık ABD askeri müdahalelerinin, vekil savaşlarının ve rejim değişikliği operasyonlarının bedeli dehşet vericidir. Bu saldırgan eylemlere maruz kalmış her bir ülke, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana yaşanan en kötü sığınmacı krizine kesin bir biçimde katkıda bulunmaktadır.

2003 yılında gayri meşru saldırı savaşına hedef olan Irak’ta, ABD müdahalesinin yol açtığı toplam ölümler bir milyonun üzerinde. Fiziksel ve toplumsal altyapının sistematik imhası, kasıtlı bir böl ve yönet politikasının izlenmesi ile beraber, şimdiden kana bulanmış Felluce ve Musul gibi kentlerde yeni ve korkunç katliamlar üretme tehdidi oluşturan iç savaşın yanı sıra Irak ve Şam İslam Devleti’ni (IŞİD) ortaya çıkartmıştır.

Afganistan’da, doğrudan ABD önderliğindeki savaşta öldürülenlerin sayısı, en ihtiyatlı tahminle 100.000’in üzerinde. Bu arada, sürmekte olan çatışma, son dönemlerde yayımlanmış bir araştırmanın ortaya koyduğu üzere, çok daha fazla insanın erken ölümüne yol açacak şekilde, “yoksulluğun, kötü beslenmenin, kötü sağlık önlemlerinin, sağlık hizmetlerine ulaşamamanın ve çevresel bozulmanın etkilerini şiddetlendirmiş” durumda.

Suriye’de, Washington ile başlıca bölgesel müttefikleri tarafından örgütlenen rejim değişikliği savaşı çeyrek milyondan fazla insanı öldürdü. Ayrıca, nüfusun yarısından fazlası yerinden yurdundan edilmiş durumda ve 4 milyondan fazla insan sığınmacı olarak Lübnan’da, Ürdün’de, Türkiye’de ve Irak’ta yaşıyor. Suriye, Irak ve diğer ülkelerin halklarına terör estiren IŞİD ve El Kaide bağlantılı benzeri İslamcı milisler, rejim değişikliği operasyonunun vekil güçleri işlevi görmektedirler.

ABD Özel Operasyon birliklerinin ve insansız hava araçlarının terörle küresel mücadelenin daha fazla yayılmasında kullanıldığı Nijerya ve Somali gibi ülkelerden gelen Afrikalı sığınmacı dalgası da kabarıyor.

Avrupa’ya ulaşmaya çalışan sığınmacılarla tıka basa dolu başarısızlığa mahkum teknelerin yola çıktığı Libya, Muammer Kaddafi yönetimini devirmeye yönelik 2011 ABD-NATO savaşının sonucu olarak ekonomik ve toplumsal olarak parçalanmış ve kanlı bir iç savaşa düşürülmüş durumda. Bu savaştan yaklaşık beş yıl sonra, Libya’da, biri yeni bir askeri müdahaleyi kutsamak amacıyla son dönemde Batı tarafından oluşturulmuş üç hükümet var. Bunların hiçbiri, ülkenin büyük bölümü üzerinde kontrole sahip değil. 2011’deki canice savaşın yıkıcı etkileri, şimdi, Washington ve müttefikleri tarafından, bir başka müdahaleyi haklı göstermek için kullanılıyor ki ABD ve Britanya Özel Kuvvetler komandoları şimdiden Libya topraklarında.

Hillary Clinton, aynı Suriye’de olduğu gibi, Libya’daki ABD müdahalesinin de başlıca savunucularındandı. Her iki olayda da, emperyalist yağma ve Washington’ın dünyanın stratejik alanları üzerindeki egemenliğini dayatma uğruna yürütülen savaşlar, iğrenç ve ikiyüzlü “insan hakları” bayrağı altında desteklenmiştir.

Libyalı ve Suriyeli sivilleri koruma sahte bahanesiyle, yüz binlerce insan katledilmiş ve milyonlarcası evlerinden sürülmüştür.

Washington’ın “insan hakları” propagandası, ABD’deki Uluslararası Sosyalist Örgüt’ten Fransa’daki Yeni Anti-Kapitalist Parti’ye ve Almanya’daki Sol Parti’ye kadar, dünyanın dört bir yanındaki sahte sol örgütler tarafından tekrarlandı. Onların bazıları, orta sınıfın ayrıcalıklı kesimleri içindeki geniş bir izleyici kitlesini sağlama almak için, CIA’in örgütlediği bu operasyonları “devrim” ilan edecek kadar ileri gittiler. Şimdiki gerçek insanlık krizinden, cezai olarak onlar da sorumludur.

Kaçınılmaz olarak bir Üçüncü Dünya Savaşı’na giden çok daha kapsamlı katliamlara yönelik hazırlıkların üzerine bir sessizlik örtüsü dayatılırken, ABD emperyalizminin bu tarihsel suçlarının hiçbiri, sürmekte olan ABD seçim tartışmalarının konusu değil. Oylar kullanılır kullanılmaz, Amerikan militarizminin patlamasının hızla ivme kazanacağı bellidir.

Dahası, Trump’ın faşizan ve inatçı “duvar inşası” çağrısı dışında, hem ABD hem de Avrupa için son derece önemli bir konu olan sığınmacılar hakkında hiçbir ciddi tartışma söz konusu değil. Nasıl ki sığınmacı karşıtı Avrupa Kalesi politikaları ile yabancı düşmanlığının ve göçmen karşıtlığının kışkırtılması Akdeniz’deki dehşet verici ölümlere katkıda bulunmuşsa, ABD tarafından izlenen politikalar da benzeri sonuçlara yol açmıştır. Avrupa Birliği’nin Balkan rotası denilen yolu göçmenlere kapatması onları çok daha ölümcül Akdeniz’e yönlendirirken, ABD-Meksika sınırında sıkı önlemlerin alınması, ABD’ye girmeye çalışanları, gitgide, çok sayıda insanın öldüğü tehlikeli çöllere göndermektedir.

Bir kez daha belirtelim ki bu, muhtemel Cumhuriyetçi aday Trump’tan, Obama tarafından dikilmiş gerçek duvarlara ve Orta Amerikalı çocuk sığınmacıların sınır dışı edilmesine Hillary Clinton tarafından verilen desteğe kadar, her iki büyük kapitalist parti tarafından benimsenen bir politikadır.

Sığınmacıların ve göçmenlerin savunusu savaşa karşı mücadeleden kopartılamaz. Avrupa’daki ya da Amerika’daki egemen kurumların hiçbir kesimi bunlarla ilgilenmemektedir. Akdeniz’de yaşanan trajedi dahil, sürmekte ve tırmanmakta olan katliamların durdurulması, uluslararası işçi sınıfının kapitalizme son vermeye yönelik sosyalist bir program ve devrimci bir strateji üzerine kurulu yeni bir bağımsız kitlesel hareketinin inşasını gerektirmektedir.

31 Mayıs 2016

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir