ABD’nin Ankara’ya yönelik artan baskısının ardındakiler

Yazdır

Beyaz Saray sözcüsü Sarah Sanders, Çarşamba günü, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ile Adalet Bakanı Abdülhamit Gül’ün yaptırım uygulanacak kişiler listesine dahil edildiğini açıkladı.

Yaptırım kararının açıklanan gerekçesi, “ciddi insan hakları ihlallerinden sorumlu devlet kurumlarının başında” olan bu iki bakanın, uzun süredir Türkiye’de yaşayan ABD yurttaşı papaz Andrew Brunson’un serbest bırakılmamasında ve ABD’ye dönmesine izin verilmemesinde “başrol” oynaması.

ABD Hazine Bakanı Steve Mnuchin’in aynı gün yaptığı açıklamaya göre, bu iki bakanın ABD’deki mal varlıkları ve onlardan elde edebilecekleri faiz gelirleri donduruldu; ABD yurttaşlarının Soylu ve Gül ile herhangi bir iş ve işlem yapması yasaklandı.

ABD Hazine Bakanı Mnuchin, açıklamasında, “Papaz Brunson’ın, Türk yetkililer tarafından, adil olmayan tutukluluğu ve davasının devamı basit bir şekilde kabul edilemez.” derken, ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence de, yaptırım kararının açıklanması sonrasında paylaştığı bir Twitter mesajında, “ABD hükümeti Türkiye’ye yönelik olarak sert ekonomik yaptırımlar uygulamıştır ve bu yaptırımlar, Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Türk hükümeti Papaz Brunson’ı serbest bırakıp bu masum din adamının ABD’ye dönüşüne izin verene kadar sürecektir” diye yazdı.

Şimdilik sadece Soylu’ya ve Gül’e uygulanan bu yaptırımlar, bir yolsuzluk olayını soruşturan Rus vergi uzmanı Sergey Magnitski’nin 2009’da Rusya’da hapiste ölmesi üzerine hazırlanan 2016 tarihli “Küresel Magnitski Yasası”na dayanıyor. Bu yasa, ABD hükümetinin, yolsuzluğa ve insan hakları ihlallerine bulaştığı gerekçesiyle, kişilere, kurumlara ve şirketlere yaptırım uygulamasına sözde hukuksal zemin hazırlıyor.

Hem “Fetullahçı Terör Örgütü” (FETÖ) hem de “Kürdistan İşçi Partisi (PKK) ile bağlantılı olma” ve “casusluk” suçlamalarından dolayı yaklaşık iki yıl tutuklu kaldıktan sonra 25 Temmuz’da cezaevinden çıkartılan Brunson, halen ev hapsinde tutuluyor. ABD Başkanı Donald Trump, Brunson’un serbest bırakılmayıp ev hapsinde tutulmasına, 26 Temmuz’da paylaştığı bir Twitter mesajı ile tepki göstermiş ve “Amerika Birleşik Devletleri, Papaz Andrew Brunson’un alıkonulmasından dolayı, Türkiye’ye kapsamlı yaptırımlar uygulayacak.” diye yazmıştı.

Devlet Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, Çarşamba günü, gazetecilere “Türkiye’nin dini azınlıklara yönelik en ufak bir sorunu yoktur. Ama kalkıp da Amerika’da özellikle evangelist, siyonist anlayışın bu dayanışmasını ve bu tür bir tehditkar dil kullanmasını kabul etmemiz mümkün değildir.” diye konuştu.

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ise resmi Twitter hesabından, “ABD’nin iki bakanımıza yaptırım uygulamaya kalkışması karşılıksız kalmayacaktır. ABD yönetimi hukuk dışı taleplerini bu yöntemle elde edemeyeceğini idrak etmediği sürece sorunlarımızı çözemeyiz” mesajını paylaştı.

Dışişleri Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada da, “ABD Hazine Bakanlığının ülkemizle ilgili olarak açıkladığı yaptırım kararını şiddetle protesto ediyoruz.” dendi ve “Hukuk sistemimize saygısızca müdahale niteliği taşıyan bu kararın ABD ile ilişkilerimizin özüne aykırı olduğuna ve iki ülke arasındaki sorunların çözümü yönünde sürdürülen yapıcı çabalara büyük zarar vereceğine kuşku yoktur.” uyarısında bulunuldu. Bakanlık, “ABD yönetimini bu yanlış karardan geri dönmeye” çağırdı.

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), İYİ Parti ve Milliyetçi Hareket Partisi (MHP), Halkların Demokratik Partisi’ni (HDP) dışlayarak yayınladıkları ortak bir bildiride, İçişleri Bakanı Soylu’ya ve Adalet Bakanı Gül’e yönelik yaptırımları kınadılar.

Papaz Brunson üzerinden patlayan kriz, Erdoğan hükümetinin ve yandaş medyanın, meselenin siyasi değil ama yargısal olduğuna ve “yargının bağımsızlığı”na ilişkin iddialarının ne denli sinik olduğunu gözler önüne sermektedir.

Bu yaptırımlar, sivillerin ve görevlilerin karşılıklı olarak rehin tutulduğu, haftalar süren kirli pazarlıkların ardından gelmiştir. ABD’de hapiste olan Halk Bankası eski yöneticisi Mehmet Hakan Atilla’nın cezasının kalanını tamamlamak üzere Türkiye’ye iade edilmesi ve İsrail’de tutuklu olan Ebru Özkan’ın serbest bırakılması karşılığında Brunson’un serbest bırakılması ve ABD’ye gitmesi yönünde görüşmeler yapıldığına ilişkin yeterince veri var.

Bloomberg’in, Erdoğan hükümeti tarafından yalanlanmayan haberine göre:

“Konunun her iki tarafındaki yetkililerin değerlendirmelerine göre, Amerikalılar, geçtiğimiz hafta itibarıyla, Brunson’u eve götürecek bir anlaşmaya varmış olduklarını düşünüyorlardı. Evangelik papazın serbest bırakılması karşılığında…. ABD yönetimi Halkbank’a hafif bir ceza verilmesini önerecekti. ABD, ayrıca, bankanın ABD’de hapiste olan eski yöneticisi Mehmet Hakan Atilla’nın cezasının geri kalanını çekmesi için Türkiye’ye gönderilmesini de önermişti.

“ABD Başkanı Donald Trump, son bir çekici unsur olarak, İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’yu, Hamas’a yardım ettiği iddiasıyla İsrail’de tutuklu olan Ebru Özkan’ı serbest bırakmaya ikna ettiğini söylemişti. Netanyahu bunu yaptı ve Özkan, 16 Temmuz’da Türkiye’ye gönderildi.

“Amerikalılar, Erdoğan’ın, anlaşmada kendi payına düşeni yapmasını bekliyorlardı. Brunson, 18 Temmuz’daki duruşmada serbest bırakılacak ve ardından sınırdışı edilecekti. Ancak, Türk ve ABD’li yetkililere göre, Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun Halkbank’a yönelik her türlü soruşturmanın düşürülmesi talebi ile birlikte, Türkiye, son anda anlaşmanın koşullarını değiştirdi. Anlaşma bozuldu ve Brunson ev hapsine alındı.”

Şimdi “yargı bağımsızlığı”ndan bahseden Erdoğan, daha önce, defalarca, ABD’nin Fethullah Gülen’i Türkiye’ye sınırdışı etmesi durumunda, hükümetinin Brunson’u serbest bırakacağından söz etmişti. O, 28 Eylül 2017’de Polis Akademisi’nde yaptığı konuşmada, “Ondan sonra kalkıyorlar ‘filanca papazı [Brunson] bize verin.’ Bir papaz da [Gülen] sizde var, siz de onu bize verin. ‘Sen onu karıştırma.’ Ne demek, siz de yargı var biz de yok mu?” demişti.

Sivillerin burjuva hükümetler tarafından siyasi çıkarlar adına rehin tutulması ilk kez olmuyor. Türk ve Alman yurttaşlığına sahip olan gazeteci Deniz Yücel, iki ülke hükümetleri arasında haftalar süren pazarlıkların ardından, 16 Şubat’ta, bir yıldır tutulduğu hapishaneden çıkartılmış ve Almanya’ya gitmişti. Yücel’in serbest bırakılmasından yalnızca iki gün önce, dönemin Başbakanı Binali Yıldırım, Alman mevkidaşı Angela Merkel ile yaptığı toplantının ardından, gazetecilere, “Türk yargısının bağımsızlığı” üzerine ders verdikten sonra, “Ben onun kısa zaman içinde serbest kalacağını umuyorum. Kısa bir sürede gelişme olacağı görüşündeyim” demişti.

Öte yandan, dünyanın dört bir yanında, ABD yurttaşları dahil, sivilleri insansız hava araçlarıyla öldürme hakkını kendinde gören ve muhalif gazeteci Julian Assange’a yıllardır zulmeden ABD’nin (milyonlarca insanın canına mal olan emperyalist savaşlardan ve ABD destekli darbelerden söz etmiyoruz bile) iki bakana karşı uyguladığı yaptırımların, Papaz Brunson’un olası hukuksal mağduriyeti ile hiçbir ilişkisi olmadığı da ortada.

Şimdilik iki bakan ile sınırlı görünen bu yaptırımlar, kimi medya yorumcularının adlandırdığı gibi “sembolik” ya da basitçe ABD’de Kasım ayında yapılacak Kongre ara seçimlerinde Evangeliklerin oylarını almaya yönelik bir hamle de değildir.

Bu yaptırımların, ABD ile Türkiye arasında uzun süredir yaşanan çok yönlü anlaşmazlıkların bir parçası olarak gündeme geldiğinin en yalın göstergelerinden biri, ABD Kongresi’nin, 87’ye karşı 10 oyla, iki bakana yönelik kişisel yaptırımın hemen ardından, Türkiye’ye F-35 uçaklarının satışını engelleyecek karar tasarısını oylamasıdır. Türkiye’nin Rusya’dan S-400 füze savunma sistemini alması durumunda F-35 satışının Pentagon’un vereceği rapor doğrultusunda yapılmamasını öngören karar, Trump’ın imzasıyla yürürlüğe girecek.

Yine, Bakanlara yönelik yaptırım kararından kısa bir süre önce de, Temmuz ayının sonunda, ABD Senatosu Dış İlişkiler Komitesi, Türkiye’nin uluslararası kuruluşlardan kredi almasını kısıtlayan bir tasarıyı kabul etmiş; neredeyse aynı zamanda, Türkiye de, Çin’den 3,6 milyar dolarlık kredi alınması konusunda anlaşmaya varıldığını açıklamıştı.

ABD ile Avrupalı emperyalistlerin, Ankara tarafından bölgede başlıca tehdit olarak görülen Kürt milliyetçisi örgütleri Suriye’deki rejim değişikliği savaşında vekil güç olarak desteklemesi ile tırmanan NATO içi anlaşmazlıklar, Ankara’nın hızla Rusya’ya ve İran’a yakınlaşmasına yol açmış; Washington-Berlin destekli 15 Temmuz 2016 darbe girişimi ile birlikte bu anlaşmazlıklar doruk noktasına ulaşmıştı. Bu süreçte, Ankara, Rusya ve İran ile sıkı ekonomik ve askeri ilişkiler geliştirmekle kalmadı, NATO’daki müttefiklerini büyük ölçüde dışlayan Astana görüşmelerinde önemli bir rol oynadı.

Anımsanacağı üzere, Trump yönetimi, İsrail büyükelçiliğini Kudüs’e taşıma kararı aldığında ve İran’a karşı yeni ezici yaptırımlar uygulayacağını açıkladığında, NATO’daki sözde müttefikleri içinde en sert tepkiyi Ankara göstermişti. Ankara, Washington’ın kararının kendisini bağlamayacağını belirtirken, Erdoğan, geçtiğimiz hafta Güney Afrika’da düzenlenen BRICS ülkeleri (Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika) zirvesine giderken, İran’ı “stratejik ortak” ilan etti.

Trump yönetiminin İran’a yönelik saldırganlığının tırmandığı koşullarda, Tahran’ın en yakın müttefiklerinden biri haline gelmiş olan Erdoğan hükümetine karşı uygulanan bu yaptırımlar, Ankara’nın Washington ile ilişkilerinde yeni bir kırılma noktasına işaret ederken, aynı zamanda, NATO içindeki emperyalist güçler arasındaki çatışmaları da yoğunlaştıracaktır.

Bununla birlikte, Erdoğan yönetiminin son yıllarda sarıldığı ve AB/NATO yanlısı burjuva muhalefete karşı başarıyla kullandığı “Batı karşıtı” söylemin, emperyalizm karşıtlığı ile hiçbir ilişkisi yoktur. Türkiyeli ve Ortadoğulu emekçiler ve gençler içindeki köklü emperyalizm karşıtı duyarlılıkları manipüle etmeyi amaçlayan bu söylem, yazgısı emperyalist sistemin bekasına bağlı olan Türkiye burjuvazisinin çıkarlarını savunma adına geliştirilmiştir.

Bir yandan Rusya-Çin-İran ile NATO’daki geleneksel müttefikleri arasında manevralar yaparken, aynı zamanda emperyalistler arasındaki çelişkilerden yararlanmaya çalışan Erdoğan ve partisi, bu sahte “Batı”/emperyalizm karşıtı söylemi,  polis devleti inşasını ilerletmenin ve militarizmi meşrulaştırmanın bir aracı olarak kullanmaktadır.

Bir bütün olarak emperyalist sistemin ve kapitalist sömürünün varlığını sürdürmesine adanmış olan bu gerici yönelim, tüm burjuva muhalefet partileri tarafından benimsenmiştir. Onlar arasındaki farklılıklar, Ortadoğu’nun emperyalist yağmasından ve işçi sınıfının sömürüsünden hangi emperyalist gücün ve egemen sınıfın hangi kesiminin daha fazla pay alacağına ilişkin ikincil sorunlar üzerine kuruludur.

Ortadoğu’da İran’a karşı savaş tamtamlarının çaldığı ve içeride açık bir diktatörlük inşasının hızlandığı bu süreçte, egemen sınıfın tüm hiziplerinden bağımsız, enternasyonalist sosyalist bir işçi sınıfı alternatifinin yaratılması, her zamankinden daha acil bir gereklilik haline gelmiş durumda.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

shares