2014 yılı: Türkiye ekonomisinin krizi derinleşiyor

Hatırlanacağı üzere, Türkiye ekonomisi 2014 yılına, dünya çapında durgunluğun arttığı bir dönemde,  17-25 Aralık yolsuzluk operasyonlarının damgasını vurduğu gergin siyasi ortamın etkisi altında girmişti. İktidar bloğunda “Gülen” ile “Erdoğan” arasında yaşanan kırılmanın geri dönülmez bir boyuta geldiği ilk 3 aylık süreçte, Borsa İstanbul 100 Endeksi (BİST 100) 75 bin civarından 61 bin seviyelerine gerilemiş ve ABD doları 1,9-2 TL aralığından 2,3 TL’nin üzerine fırlamıştı.

2014 yılının sonuna gelindiğinde, AKP’nin yerel seçimlerden başarıyla çıkması, Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı, PKK-HDP ile “çözüm süreci” eksenindeki “barış” ve iktidarın “paralel devlet” operasyonunda aldığı yol sayesinde, içerideki siyasi ortam görece kontrol altında görünüyor. Ancak içerideki siyasi istikrar ne kadar sağlam görünürse görünsün, Türkiye ekonomisi üzerindeki esas belirleyici etmen, küresel ekonomi, özellikle de ABD ve AB ekonomileridir.

ABD, Avrupa Birliği ve Japonya merkez bankaları, 2014 yılında kendi ekonomilerine büyük miktarlarda ucuz para akıtmaya devam ettiler. Bu sayede, borsalar ve mali piyasalar ardı ardına rekorlar kırdı, büyük bankalar ve şirketler karlarına kar kattı. Bununla birlikte, söz konusu para akışı, istihdamda ve toplumun geniş kesimlerinin gelirinde bir artışa yol açmış değil. Tersine, 2014 yılında, Türkiye, OECD ülkeleri arasında gelir eşitsizliği sıralamasında Meksika’nın ardından ikinci sıradaydı. 2008 krizi sonrası hiçbir zaman eski büyüme hızına ulaşamayan reel ekonomi ile mali piyasalar arasındaki uçurum 2014 yılı boyunca derinleşmiş durumda ki bu, yaklaşan ekonomik çöküşün öncekilerden çok daha kapsamlı olacağının göstergesidir.

2014 yılında Avro bölgesinde ve Japonya’da yaşanan durgunluk ve deflasyon, Çin’in büyümesindeki yavaşlama, Ortadoğu’da sürmekte olan savaşın bölgede yarattığı çöküş, son olarak da Rusya ekonomisinin yaptırımlar ve petrol fiyatlarının, OPEC’in bilinçli çabası ve “aynı zamanda, emtia fiyatlarında tüm dünyada yaşanan, azalan talep ve düşük büyüme oranları ile bağlantılı deflasyonist baskıları yansıtan genel düşüşün bir bileşeni”* olarak keskin bir şekilde düşmesi sonucunda yaşadığı kriz… Tüm bunlar, Türkiye ekonomisinin 2014 yılında yaşadığı düşük büyümedeki başlıca etkenler oldu.

Beklentilerin altında büyüme ve gerçeği yansıtmayan istihdam verileri

(1)           2014 yılı programı beklentisi (Ekim 2013)

(2)           2014 yılı tahmini (2015 yılı programından-Ekim 2014)

(3)           TÜİK Kasım ayı istatistiklerine göre yıllık TÜFE artışı

AKP iktidarının 2014 yılı programında, toplam büyüme oranı yüzde 4 olarak belirlenmişti. Bununla birlikte Ekim ayı itibariyle yapılan iyimser resmi hesaplamalarla, 2014 yılındaki ekonomik büyümenin yüzde 3,3 olması bekleniyor. Bu büyümenin altında ise sadece mali işlemlerin de içinde bulunduğu hizmetler sektörünün beklenenin üstünde büyümesi yatıyor. 2014 yılında sanayi ve tarım sektörlerinde gerçekleşen büyüme oranları, beklentilerin oldukça altındadır. Dahası, Türkiye ekonomisindeki bu gelişmeleri ABD doları bazında ele aldığımızda, bir büyümeden bahsetmenin pek mümkün görünmediğini söyleyebiliriz.

İşgücü piyasasındaki verilerde öne çıkan başlıca özellik, ekonomik büyümenin çalışabilir nüfustaki artışı emmedeki başarısızlığıdır. İşsizlik oranı 2012-2014 yılları arasında kararlı bir biçimde artmaktadır. Üstelik bu artış, verilerdeki tüm çarpıklıklara karşın gerçekleşiyor.

Türkiye’de, yaklaşık 57 milyon civarındaki çalışılabilir nüfusun sadece yarısı işgücü piyasasında değerlendiriliyor. Peki, geri kalan yüzde 50 kimlerden oluşuyor ve ne yapıyor? Türkiye’de, 25 milyonun üzerinde emekli, sakat, üniversite öğrencisi ve asker olmadığı ortada. Buna karşılık, TÜİK’e göre bir insanın işsiz sayılması için, son 3 ay içinde iş arama kanallarından en az birini kullanmış olması gerekiyor. Bir başka ifadeyle, bir kişinin işsiz sayılabilmesi için, resmi bir girişimde bulunması ve iş bulma kurumlarına başvurmuş olması gerekiyor. Türkiye’deki işsizlerin önemli bir kısmının resmi kanallar dışında iş aradığı saklanamaz bir gerçek ve TÜİK, bu işsizleri görmüyor. TÜİK, daha önce uzun süre iş arayıp da bulamamış ve bütün umudunu yitirerek artık iş aramaktan vazgeçmiş olanları da işsiz saymıyor.

Kabaca bir hesaplama yaptığımızda bile, işsizliğin resmi rakamlarda açıklananın en az iki katı olduğu görülüyor. TÜİK’in Eylül 2014 verilerine göre işsiz sayısı 3 milyon 97 bin iken, “İş aramayıp çalışmaya hazır olanlar”ın sayısı 2 milyon 485 bin ve istatistiklere işsiz olarak yansımayan sayı, neredeyse resmi işsiz sayısına eşit. Oysa AKP hükümetinin iş başına geldiği 2002 yılında iş bulmaktan ümidini kestiği için iş aramayanların sayısı, yaklaşık 950 bin kişiydi. Gizli işsiz olarak anılan eksik istihdamı, mevsimlik çalıştığı için yılın büyük bölümünde işsiz kalanları hesaba kattığımızda, Türkiye’deki işsizlik oranının yüzde 20’leri geçtiğini görüyoruz.

Yatırımlar artmıyor

İşsizliğin tırmanmaya başladığı ve ekonomik büyümenin yavaşladığı Türkiye’de hükümetin yatırıma ihtiyacı var. Ancak tasarrufların her geçen yıl düştüğü ülkede hükümet uzun süredir yabancı yatırımlara bel bağlamıştı.  Ancak yılın ilk 9 ayındaki rakamlar, yabancı yatırımların giriş hızında yavaşlama olduğunu, yerlilerin de dışarı kaçtığını gösteriyor.

Hükümet, 2014 yılı başlarındaki rakamlara bakarak doğrudan yabancı yatırımların yıl sonunda 16 milyar dolara ulaşacağı beklentisi içindeydi. İlk 9 ay itibariyle doğrudan yabancı sermaye girişi 9,1 milyar dolar olarak kaydedildi. Ancak bu rakamın içerisinde 3.1 milyar dolarlık gayrimenkul alımı da bulunmakta. Yani gayrimenkuller düşüldüğünde yabancıların doğrudan yatırım için getirdiği para miktarı 6 milyar dolara geriliyor. Bu rakam 2008 krizi öncesinde, 2007 yılında 22 milyar dolardı. Krizin ardından, 2009’da, 8,6 milyar dolara gerilemişti.

Bununla birlikte bu 9 aylık dönem içinde yurt dışına yatırıma giden Türk sermayesinin geçen yıla göre yüzde 113 artarak net 4.2 milyar dolara ulaştığı düşünüldüğünde doğrudan yabancı sermaye yatırımlarının etkisinin oldukça sönük olduğu görülecektir.

Dış ticaret açığı azaldı

2014 yılının ilk on ayına ait resmi dış ticaret verilerine bakıldığında, dış ticaret hacminin 330 milyar dolar ile geçen yılla çok yakın olduğu, bununla birlikte dış ticaret açığında yüzde 12’lik bir azalma yaşandığı görülüyor. Bu iyileşmede, ihracatın yüzde 5,6 artışla 131 milyar dolara çıkması; ithalatın ise yüzde 6,5 değer kaybederek 199 milyar dolara düşmesi etkili oldu. Yine, Ekim ayı itibariyle ihracatın ithalatı karşılama oranı yüzde 60’dan yüzde 66’ya çıkmış durumda.

İhracatın ithalata dayalı olarak büyüdüğü bir ekonomi için bir iyileşmeyi ifade eden bu rakamlar, ekonomide bir toparlanmadan ve dış ticaretin yapısındaki bir değişiklikten çok, esas olarak düşen petrol fiyatlarından kaynaklanmaktadır. Ham petrol fiyatları 2014 başında varil başına 100 dolar iken, 2014’e ait son dış ticaret rakamlarının açıklandığı Ekim sonu itibariyle 80 doların altına düşmüştü. Petrolün varili, sene sonu itibariyle 55 doların altına inmiş durumda.

Dış borç ve döviz rezervi

Dış ticaret rakamları “olumlu” gibi görünüyor ama dış borçlar Türkiye ekonomisinin “yumuşak karnı” olmaya devam ediyor. Dış sermaye kaynaklarının azalmasının, dışarıdan gelen sermaye ve sıcak para sayesinde büyüyen Türkiye gibi “gelişen piyasalar” üzerindeki kur ve faiz baskısını arttırdığı biliniyor. Sürmekte olan resesyon ve kriz beklentisi ile ABD Merkez Bankası’nın (Fed) “ekonomik iyileşme karşısında” ucuz para musluğunu kısması ile birlikte, küresel sermayenin güvenilir ve nispeten yüksek faiz alacağı ABD’ye dönme eğilimi sergilediği hiç kimse için bir sır değil. 2008 krizi sonrası “gelişen piyasalar”a akan paranın bu ters yönlü akışı karşısında, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) kuru dizginlemek için faizleri yüksek tutmak zorunda kalacak ve bu durum, reel ekonomik büyümeyi olumsuz yönde etkileyecektir.

Türkiye ekonomisinin toplam dış borcu 402 milyar dolar ve bunun milli gelire oranı neredeyse yüzde 50’dir. Kısa dönem dış borçlar ise 130 milyar dolarla, aynı döneme ait altın ve döviz toplamı olan 134 milyar dolarlık TCMB döviz rezervine eşit. TCMB’nin kur yükselmeleri karşısında döviz rezervlerini cömertçe kullanmasını beklemek çok mümkün değil; faiz oranlarının yükselmesi çok daha olası gözüküyor.

Son birkaç yıldır Erdoğan’ın her siyasi kriz karşısında birlikte “dış mihraklar”ı veya “faiz lobisi”ni suçlamasının ardında, Türkiye ekonomisinin yabancı sermayeye olan bağımlılığı yatıyor. İktidara geldiği 2002 yılından bu yana yabancı sermaye ve sıcak para akışı sayesinde büyüyen Türkiye ekonomisi, bu akışın tersine dönmesi sonucunda, kur ve faiz kıskacına yakalanmış görünüyor.

İşsizliği, enflasyonu ve toplumsal eşitsizliği daha da arttıracak olan bu gidişat, 2015 yılında Türkiye’de yaşanacak olan önemli ekonomik ve siyasi kırılmaların habercisidir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir