2008 krizi ve tarihin dersleri

Paylaş

Bugün [15 Eylül], Lehman Brothers’ın çöküşünün tetiklediği mali krizin başlamasının sekizinci yıldönümünde, egemen çevreler içinde bile, küresel kapitalist ekonominin kriz öncesi koşullara geri dönmesi yönünde hiçbir olasılık olmadığına ilişkin artan bir farkındalık söz konusu.

Bütün büyük ekonomilerde, kapitalist büyümenin temel etmeni olan yatırımlar, tarihsel olarak en düşük seviyelerde kalmaya devam ediyor; dünya ticaretindeki büyüme, korumacı önlemlerin artmasının ortasında önemli ölçüde yavaşlamış durumda; üretkenlik her yerde düştü; çalışanların çoğunluğu için gerçek gelirler durgun, hatta on yıl önceki seviyelerinin altında kalmaya devam ediyor; toplumsal eşitsizlik tarihsel olarak eşi görülmemiş seviyelere ulaştı; Çin ve diğer gelişen ekonomilerin tetikleyeceği bir canlanma öngörüsü çökmüş durumda.

Başlıca merkez bankaları tarafından sürdürülen politikalar (aşırı düşük faiz oranları ve trilyonlarca doların küresel mali sisteme pompalanması) herhangi bir gerçek ekonomik iyileşme sağlayabilmiş değil. Tersine, bu politikalar, devlet tahvillerinin fiyatlarının, 2008’dekinden bile daha ciddi bir çöküşün koşullarını yaratacak şekilde, 13 trilyon dolar değerinde tahvilin negatif getiri üzerinden işlem görecek kadar yüksek olması olgusunda ifadesini bulan ve ekonomi tarihinde daha önce tanık olunmamış bir mali balon yaratmış durumda.

Bundan yararlananlar, yalnızca, canice faaliyetleri krizi tetiklemeye yardımcı olan, yalnızca 62 milyarderin dünya nüfusunun yarısından çoğunun sahip olduğundan fazla servete sahip olduğu, daha önce tanık olunmadık bir servet biriktiren mali spekülatörler ve yatırımcılar olmuştur.

Kesin veriler, Dünya Sosyalist Web Sitesi tarafından o zamanlar yapılan, mali krizin dönemsel bir ekonomik olay değil, küresel kapitalist ekonominin bütün temellerinin çöküşü olduğu çözümlemesini doğruluyor.

İlk görünen biçim mali bir iflastı. Fakat neredeyse her zaman olduğu gibi, onun görünürdeki biçimi, kapitalist ekonominin temellerinde kökleşmiş daha derin süreçlerin sadece dışsal görünümüydü.

2008 krizinin kökleri, kapitalist kar sisteminin, 1914’de I. Dünya Savaşı biçiminde patlak veren ilk büyük çöküşe kadar uzanan bütün önceki gelişmesindeydi.

O savaş, Avusturya Arşidükü Ferdinand’ın 28 Haziran 1914’te Saraybosna’da öldürülmesi gibi kazalar şöyle dursun, basitçe, kapitalist politikacıların siyasi kararlarının, yanlış hesaplarının ve hatalarının bir sonucu değildi.

I. Dünya Savaşı, dünya ekonomisinin 20. yüzyıl başlarındaki büyümesi (bizim küreselleşme dediğimiz şeyin ilk aşaması) ile ulus devlet sistemi arasındaki çelişkinin, başlıca kapitalist güçlerin her biri küresel egemenlik uğruna mücadele ederken 1913’de büyük bir ekonomik darboğazın başlamasıyla birleşmiş bir sonucuydu.

Dünya savaşı, birincisinden çok daha yıkıcı olan bir başka emperyalist felakete (II. Dünya Savaşı’ına) yol açan 30 yıllık ekonomik durgunluğun, Büyük Bunalım’ın, kitlesel işsizliğin, faşist ve otoriter yönetim biçimlerinin habercisiydi.

Kapitalizm, varlığını, herhangi bir içsel güç yoluyla ya da hala oynayacağı ilerici bir tarihsel role sahip olduğu için değil (o dönem, I. Dünya Savaşı ve onu izleyen olaylar eliyle zincirlerinden kurtulmuş barbarlıkla sonuçlanmıştı); Stalinist ve sosyal demokrat önderlikler işçi sınıfının kapitalizmi devirme mücadelesine ihanet ettikleri için sürdürdü.

Bu ihanetler ve atom bombası kullanımıyla doruğa çıkan II. Dünya Savaşı’ndaki askeri zaferi temelinde, Amerikan emperyalizmi, dünya ekonomisini, 1950’lerin ve 60’ların savaş sonrası ekonomik büyümesini sağlayacak şekilde yeniden yapılandırabildi.

Fakat ABD, ekonomik ve askeri gücü ne kadar büyük olursa olsun, önderlik ettiği kapitalist sistemin çelişkilerinin üstesinden gelecek durumda değildi. O çelişkiler, 1960’larda kar oranlarında yaşanan düşüş; Almanya’nın ve Japonya’nın ekonomik yükselişiyle birlikte Amerikan kapitalizminin rekabetçi konumunun altının oyulması; ABD dolarından altın desteğinin geri çekilmesiyle savaş sonrası para sisteminin 1971 Ağustos’unda çökmesi ve 1974-75’de derin bir durgunluğun başlaması biçiminde yeniden ortaya çıktı.

Kapitalist ekonominin derinleşen çelişkileri, sınıf mücadelesi içindeki ifadelerini, işçi sınıfının Fransa’da 1968 Mayıs ve Haziran aylarındaki üç haftalık genel grevle başlayan ve 1975’e kadar başlıca kapitalist ülkelere yayılan devrimci başkaldırısı biçiminde buldu. Bununla birlikte, burjuvazi, Dördüncü Enternasyonal’in devrimci programını inkar eden Pablocu revizyonist eğilimlerin yardım ve yataklık yaptığı Stalinist, sosyal demokrat ve sendikal önderliklerin işçi sınıfına ihaneti sayesinde, bir kez daha kontrolü elinde tutmayı başarabildi.

Burjuvazinin egemenliğini tekrar istikrara kavuşturabilmesine rağmen, savaş sonrası büyüme dönemini sonra erdiren bütün ekonomik çelişkiler varlığını sürdürdü. Burjuvazi, başrolü Reagan ve Thatcher hükümetlerinin oynadığı bir süreçte, dünya ekonomisinin büyük bir yeniden yapılandırılması yoluyla bu çelişkilerin üstesinden gelmeye çalıştı. Büyük ekonomilerdeki sanayi yok edildi ve işçi sınıfının toplumsal konumuna yönelik bitmek bilmez saldırılar üzerinden kar oranlarının yeniden yükseltilmesine girişildi; bu saldırılar, sendikalar ve sosyal demokrat partiler tarafından her aşamada kolaylaştırıldı.

Stalinist aygıtlar, SSCB’nin tasfiyesi ve Çin’de – kaynaklarının ve ucuz işgücünün yağmasının yolunu açan- kapitalizmin restorasyonu yoluyla, son derece önemli bir rol oynadılar.

1990’ların başlarından itibaren, küresel sermayenin atardamarlarına taze artı-değer kaynaklarının enjekte edilmesi, karların artmasını sağladı. Fakat savaş sonrası büyüme döneminin koşullarına geri dönüş söz konusu değildi. Tersine, kar oranları üzerinde sürmekte olan basınçlar, 1987 Ekiminde ABD hisse senedi çöküşü ile başlayarak, dünya sermayesinin, dengesini sürdürmek için ucuz para enjekte edilmesine her zamankinden daha fazla bağımlı hale geldiği anlamına geliyordu.

1997–98’e gelindiğinde, kar oranları düşmeye başladı ve birikim, dot.com [internet şirketleri] balonunun oluşmasında ve 2001’de o tarihe kadarki en büyük şirket iflası olan Enron gibi firmaların “yaratıcı muhasebe”sinin ortaya çıkışında görüldüğü gibi, her zamankinden daha asalak bir görünüm aldı.

2008’e zemin hazırlayan yıllarda, genel inanış, sermayenin kendi çelişkilerinin üstesinden geleceğiydi. Bu, “büyük ılımlılık” dönemiydi. Uyarı işaretleri, ortaya çıktıklarında bile görmezden gelindiler. Başkan Clinton, bölgeye ekonomik yıkım getiren 1997-98 Asya ekonomik krizini, küreselleşmeye giden yolda yalnızca bir “arıza” olarak bir kenara itti ve Fed başkanı Ben Bernanke, 2007’de, yüksek faizli konut kredilerinde yaşanan krizin bir bütün olarak mali sisteme en az etkide bulunacağında ısrar etti.

Uluslararası Para Fonu (IMF), 2006 yılında, büyümenin son otuz yıldaki en yüksek seviyelerde olduğunu heyecanla bildirdiğinde, dünya ekonomisi toz pembe görünüyordu. Fakat gerçekte bu pembelik, verem hastalarının yanaklarındaki yanıltıcı görünüş gibiydi. 15 Eylül 2008’de, kapitalist ekonominin yasaları, Karl Marx tarafından öngörüldüğü şekilde, aynı yerçekiminin bir evi başımızın üstüne çökertmesi gibi, kendini gösterdi.

Her krizin en önemli özelliklerinden biri, ondan ortaya çıkan şeydir. Burada, sonuç açıktır. Her bir ülkede, işçi sınıfı, kar sisteminin iflasının bedelini ödemesi için, yaşam standartlarına ve toplumsal koşullarına yönelik sonu gelmez saldırılarla karşı karşıya.

Mali sistem onarılamadı; asalaklık ve vurgunculuk her zamankinden daha belirgin hale geldi; 2008 iflasını tetiklemeye yardımcı olan aynı canice suçlar devam ediyor ve mali seçkinlerin politikaları bir başka felaketin koşullarını yaratıyor.

Çöküşü izleyen aylarda, büyük kapitalist ülkelerin hükümetleri işbirliği ve katkı sözü verdiler (1930’ları damgalayan ve savaşa yol açan, herkesin herkese karşı şiddetli mücadelesinin geri dönmesine izin verilmeyecekti). Bu vaatler, yükselişteki korumacılık ve ekonomik ulusalcılıkla birlikte uzun süre önce suya düştü.

ABD emperyalizminin başrolü oynadığı büyük güçlerin her biri kendi konumunu korumak için askeri araçları kullanmaya hazırlanırken, en belirgin eğilim savaş yönelimidir. Bu hazırlıklara, geçmişte olduğu gibi, demokratik haklara yönelik saldırıların derinleşmesi ve daha otoriter yönetim biçimlerinin gelişmesi eşlik ediyor.

Tarih, ekonomik kriz, toplumsal yıkım ve insan uygarlığının geleceğini tehdit eden savaş bir “çözüm” olarak düşünülmedikçe, egemen sınıfların kendi düzenlerinin çökmesinden kaçmalarının olanaksız olduğunu göstermektedir.

Tarih, aynı şekilde, uluslararası işçi sınıfının karşı karşıya olduğu ertelenemez göreve; miadı dolmuş kar sisteminin yıkılması ve uluslararası sosyalist bir toplumu ve ekonomiyi kurmak için gelişen işçi sınıfı mücadelelerine önderlik edecek devrimci partinin inşasına işaret etmektedir.

15 Eylül 2016

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir