16 Nisan referandumunun siyasi sonuçları

16 Nisan tarihinde yapılan anayasa değişikliği referandumunun resmi olmayan sonuçlarına göre, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın önderliğindeki “evet” kampının oyları yüzde iki (bir milyon) dolayında küçük bir farkla kazanmış görülüyor.

Bununla birlikte, referandum, burjuva “hayır” cephesinin başını çeken Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) açıkladığı verilere göre iki milyonu aşkın oyu ya da sandıkların yüzde 37’sini kapsayan yaygın usulsüzlüklerle damgalanmış durumda.

Yasada belirlenmiş olandan farklı bir mührün (“tercih” yerine “evet” mührünün) kullanılması, bir muhtarın tek başına bütün köy adına oy vermesi, oy kullanımı sırasında silahlı sivillerin varlığı gibi usulsüzlüklerin başında, yasaya göre geçersiz sayılması gereken oyların geçerli sayılması geliyor.

Yüksek Seçim Kurulu (YSK), AKP’li üyesinin talebi üzerine referandum günü aldığı bir kararla, mühürsüz zarflarla ve pusulalarla kullanılmış oyların geçerli sayılmasına karar verdi. Böylece, yine CHP’li yetkililerin açıkladığı rakamlara göre, referandum sonucunu değiştirecek şekilde, 2,5 milyon dolayında geçersiz oy geçerli olarak kabul edildi.

YSK, usulsüzlükler nedeniyle referandumun iptal edilmesini talep eden itirazlar üzerine bugün yaptığı toplantıda, beklendiği üzere tüm itirazları hızla reddetti. Başta Erdoğan olmak üzere iktidar yetkililerinin referandum sonucunu ilk açıklamalarından itibaren bir oldubittiye getirme çabasını tamamlayan bu karar, egemen sınıfın ve onun temsilcilerinin kendi burjuva hukuklarını bile artık tanımama noktasına geldiklerinin açık bir ilanıdır.

Referandumun ardından CHP ile Halkların Demokratik Partisi (HDP) yaygın usulsüzlükler konusunda yasal yollara başvurur ve referandumun geçersiz ilan edilmesini talep ederken, başta İstanbul, Ankara ve İzmir olmak üzere birçok kentte, seçim yolsuzluğuna karşı polisin onlarca kişiyi gözaltına alarak karşılık verdiği protesto gösterileri düzenleniyor. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, dün yaptığı bir açıklamada, “Yapılan değişikliği gayrı meşru sayacağız. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi var. Gerekirse olayı oraya kadar götüreceğiz.” dedi ve sürmekte olan protestoların bir “hak” olduğunu ifade etti.

Seçim usulsüzlükleri, Ankara’nın Batılı müttefiklerinin ve uluslararası kuruluşların da tepkisine yol açtı. Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı’nın (AGİT) Demokratik Kurumlar ve İnsan Hakları Bürosu ile Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi, referandumun Avrupa Konseyi’nin standartlarına uymadığını belirtirken, Almanya’dan ve Avusturya’dan, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne (AB) girme “hayali”ne bir son vermek gerektiğini ifade eden açıklamalar geldi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu açıklamalara yönelik tepkisi, alışıldığı üzere, yüksek perdeden oldu. O, Pazartesi akşamı cumhurbaşkanlığı sarayının dışında toplanan taraftarlarına yaptığı konuşmada, Avrupa ülkelerini “Türkiye’deki muhalefet partilerinden daha sert” bir şekilde “Hayır” kampanyası yürütmekle suçladı. “AB şimdi bizi üyelikle tehdit ediyor. Hiç önemli değil.” diyen Erdoğan, AB’ye, “Önce haddinizi bilin. Sizin hazırlayacağınız siyasi içerikli raporları biz ne görürüz, ne duyarız, ne biliriz. Biz yolumuza devam ederiz.” resti çekti. Erdoğan, AB ile olan ağız dalaşını daha da kızıştıracak şekilde, idam cezasının yeniden uygulamaya konması meselesini bir kez daha gündeme getirdi ve “Olmadı bir halk oylaması da onun için yaparız.” dedi.

Buna karşılık, iktidar sözcülerinin AB’den yükselen seslere tepkisi, Erdoğan’ınkini dengeleme çabasını ifade ediyordu. Örneğin, referandum sonuçlarını A Haber’e değerlendiren Başbakan Yardımcısı Nurettin Canikli, “Şimdiki söylemlerin hepsi geçicidir. Ekonomik ilişkilerin kuralları daha farklıdır. Avrupa, bizim en büyük ekonomik ortaklarımızdan biridir. Bu ticaretten her iki taraf da çıkar sağlıyor. İki tarafın menfaatini yükseltecek şekilde Avrupa ile ekonomik ilişkilerimiz devam edecektir.” dedi.

Ona, AB ile ilişkilerin geliştirilmesi yönünde “gerekli yapısal reformlar orta vadede kararlılıkla yerine getirilecek” diyen ekonomiden sorumlu başbakan yardımcısı Mehmet Şimşek eşlik etti. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu da, referandum günü, Londra’da yayımlanan ve Suudi Arabistan kraliyet ailesinden Faysal bin Salman’a ait olan Asharq al-Awsat gazetesine verdiği bir röportajda, AB üyeliğinin Ankara’nın önceliği olmayı sürdürdüğünü vurgulamıştı.

AKP iktidarının sözcülerinden gelen bu açıklamalar, Almanya Başbakanı Angela Merkel ile Dışişleri Bakanı Sigmar Gabriel’in referandum sonrasında yaptığı ortak açıklamayı tamamlamaktadır. Alman hükümetinin “Türkiye yurttaşlarının kendi anayasal düzenlerini belirleme hakkına” saygı duyduğunu belirten ortak açıklamada, “Federal hükümet, Türk hükümetinden, çetin bir referandum kampanyasının ardından tüm siyasal ve toplumsal aktörlerle saygılı bir diyalog için çabalayacağını umuyor.” deniyordu.

Ankara ile AB (özellikle Almanya) arasında uzun süredir yaşanan gerilimin ortasında dile getirilen bu “iyi niyet” ve “sağduyu” açıklamaları, Economist dergisinin referandumdan hemen önceki sayısında dile getirilen bir düşünceyi destekliyor. Dergi, bir yandan “Türkiye diktatörlüğe kayıyor” ve “Erdoğan on yılların en sert baskısını uyguluyor” diye yazarken, aynı zamanda, “bir NATO üyesi ve bölgesel bir güç olarak Türkiye başıboş bırakılmayacak kadar önemli” uyarısında bulunuyor; “Eğer Erdoğan kaybederse, Türkiye zorlu bir geleceğe sahip zorlu bir müttefik olacak. Ama kazanırsa, seçilmiş bir diktatör olarak yönetebilecek.” diyordu.

Türkiye egemen sınıfının AB yanlısı “ağır top”u TÜSİAD’ın referandum günü saat 17.00’da, oylama biter bitmez yaptığı yazılı açıklamada da benzeri bir tavır sergileniyordu. TUSİAD, açıklamasında, sonuç ne olursa olsun, “Türkiye için toplumsal özgürlük, çoğulculuk ve dayanışma içinde ilerleme zamanı” olduğunu belirtmiş ve iktidara, kendilerinin kararlılıkla destekleyeceği “somut bir reform gündemi”ne odaklanmasını önermişti. TÜSİAD’ın “kararlılıkla” destek olacağını ilan ettiği şey, özünde, “demokratik” makyaj yapılmış bir kemer sıkma, toplumsal karşı-devrim ve savaş politikasıydı.

“Evet” kampının, referandum öncesinde muhalefete karşı uyguladığı devlet terörüne, gözaltılara ve sansüre, sadece 9 ay önce 15 Temmuz darbe girişiminin püskürtülmesinin getirdiği prestije ve emperyalist güçlerin Erdoğan’ın ekmeğine yağ süren adımlarına rağmen kıl payı bir farkla ve sonucun meşruluğunu ortadan kaldıran yaygın seçim yolsuzlukları sayesinde kazanması, hem Economist’in “seçilmiş diktatör” varsayımının hem de TÜSİAD’ın önerisinin uygulanabilirliğini büyük ölçüde kuşkulu hale getirmiştir.

Erdoğan’ın “evet” kampının kaybettiği ya da büyük oranlarda oy kaybettiği yerlerin özellikle büyük işçi kentleri olduğu göz önünde bulundurulduğunda, TÜSİAD’ın başını çektiği egemen sınıfın ısrarla talep ettiği ve hükümetin referandum sonrasına ertelediği başta kıdem tazminatı olmak üzere toplumsal saldırı adımlarının işçi sınıfı içinde zaten yükselmiş olan muhalefeti daha da şiddetlendirmesi kaçınılmazdır.

“Evet” kampının referandumda elde ettiği şaibeli çoğunluk (gerçekte azınlık) ve sonuçlara yönelik kitlesel tepki, “seçilmiş diktatör” olarak Erdoğan ile birlikte yürümenin emperyalist devletler için hiç de kolay olmayacağını ortaya koymaktadır.

Daha önce yayınladığımız bir yazıda belirtmiş olduğumuz gibi, Pazar günkü anayasa referandumu, ülke içindeki siyasi krizi şiddetlendirirken, Ankara’nın Avrupa ile zaten gergin olan ilişkilerini daha da karmaşıklaştırmış durumda.

AKP iktidarının ABD’nin önceki hafta Suriye’ye karşı düzenlediği füze saldırısının ardından Pentagon’un Esad yönetimine karşı daha kapsamlı askeri operasyonlara girişmesi talebinin, Ankara ile Rusya arasındaki ilişkileri etkileyeceğinden hiç kuşku yok. Ankara’nın AB’ye (özellikle Almanya’ya) karşı Trump’a yaslanma hesabı içinde olduğu, zaten uzun süredir biliniyor. Ancak Trump yönetiminin, artık ülkesinde ciddi bir meşruiyet sorunu ile karşı karşıya kalan Erdoğan’ın -özellikle ABD ordusunun bölgedeki en önemli vekil gücü olan Kürt milliyetçisi güçlere ilişkin- taleplerini ne ölçüde karşılayacağı belirsiz.

Beyaz Saray’dan dün yapılan bir açıklama, AKP iktidarının Trump üzerine yaptığı hesabın çok sağlam olmayabileceğinin işaretini verdi. ABD Başkanı’nın “Erdoğan’ı referandum sonuçlarından dolayı tebrik ettiği” haberlerine ilişkin açıklamada, “Trump’ın telefonu referandum sonuçlarını onaylanması anlamına gelmiyor. Görüşmenin amacı bu değil, Suriye meselesi gibi ortak çıkarların temellerini konuşmaktı… O [Trump] elbette demokrasiyi destekliyor ve bunu umuyordu.” deniliyor.

Bununla birlikte, Erdoğan’ın, “ABD başkanı Trump’tan olumlu sinyaller aldım” dediği görüşmenin ardından yapılan açıklama, hiçbir şekilde, Washington’ın “demokrasi sevdalısı” olduğu anlamına gelmiyordu. Aynı açıklamada yer alan “Başkanın bir numaralı önceliği Amerikalıları [“ABD emperyalizminin çıkarlarını” diye okuyun] korumak, onları güvende tutmak. Bunu yapmak için diğer ülkeler ve bazı NATO ortaklarımız ile birlikte çalışmak zorundayız” ifadesi, Trump yönetiminin, Erdoğan ya da bir başkası önderliğinde kurulacak bir diktatörlüğe vereceği desteğin koşulunu ortaya koyuyordu: Washington’ın uysal bir müttefiki olmak.

Geçtiğimiz Cumartesi günü yayınlanan bir yazıda, “Referandum, yükselen uluslararası gerilimlerin ve Ortadoğu’da tırmanan savaş yöneliminin ortasında, çok daha açık şekilde anti-demokratik bir karakter ediniyor.” tespitini yapmış ve şu uyarıda bulunmuştuk: “Emperyalist güçlerin Erdoğan diktatörlüğünü destekleme ihtimali olmakla birlikte, Erdoğan’ın dış politika yönelimine bağlı olarak, ona karşı ikinci bir darbeyi teşvik etmeleri de pekala mümkün. Her iki senaryo da emekçiler için bir felaket olacaktır.”

ABD emperyalizminin Suriye’de, Kore’de ve Afganistan’da attığı ve bir dünya savaşını tetikleyebilecek pervasız adımların ortasında gerçekleşen referandum, Erdoğan’ın siyasi manevra alanını, hem uluslararası hem de ulusal düzeyde son derece daraltmış durumda. Önümüzdeki süreci belirleyecek olan şey, ABD, AB, Rusya, Çin gibi büyük güçler arasında tırmanan gerilimler ve emperyalist güçlerin Ortadoğu’da ve dünya genelinde atacağı siyasi ve askeri adımlar olacak. Bu, Erdoğan ve AKP iktidarı üzerindeki baskıların hem içeride hem de dışarıda artacağı anlamına gelmektedir.

Ancak baskıların artması, Ankara’nın diktatörlük ve savaş yöneliminden uzaklaşacağı ve “demokratik” ödünler vereceği anlamına gelmiyor. Tersine, Ankara’daki egemen seçkinlerin diktatörlük ve savaş yönelimine daha fazla sarılmaktan başka bir çaresi bulunmamaktadır. Pazar günkü referandumdan çıkan sonuç ve referandumun hemen ardından toplanan Milli Güvenlik Kurulu’nun OHAL’i üç ay daha uzatma teklifinin Bakanlar Kurulu tarafından kabul edilmesi bunun göstergesidir.

İşçi sınıfı, Erdoğan önderliğindeki hükümetin tırmandıracağı diktatörlük ve savaş yönelimine kararlılıkla karşı çıkmalı; ancak bunu yaparken, burjuva “Hayır” cephesi önderliklerinin ve onun kuyruğundaki sahte solun en az AKP kadar emperyalizm yanlısı gerici bir karaktere sahip olduğunu ve bir parçası oldukları diktatörlük ve savaş yönelimine karşı çıkamayacağını asla göz ardı etmemelidir.

Savaşa karşı çıkmaksızın diktatörlüğe karşı mücadele edilemez. Kapitalizmin dünya çapında derinleşen krizinin ürünü olan bu iki eğilim, bugün kendisini en çıplak şekilde ABD’nin Suriye’ye yönelik son saldırısında ve Kuzey Kore’ye saldırı hazırlığında dışa vurmaktadır. Hızla nükleer bir dünya savaşını tetikleyebilecek olan bu pervasız adımlara karşı savaş karşıtı gösteriler örgütlemek şöyle dursun, sesini bile çıkarmayan “Hayır”cı burjuva ve küçük-burjuva önderliklerden diktatörlüğe karşı ve demokrasi adına hiçbir şey beklenemez.

Bu mücadelenin öznesi işçi sınıfıdır. Bu noktada, özellikle de sınıf bilinçli işçilere ve sosyalist gençlere düşen görev, Kürtlere yönelik baskıların, Suriye’yi istilaya yönelik “Fırat Kalkanı Operasyonu”nun, daha kapsamlı yeni operasyon tehditlerinin ve bizzat 16 Nisan referandumunun ardında yatan uluslararası savaş ve diktatörlük yönelimine karşı, işçi sınıfı eksenli enternasyonalist sosyalist bir hareket inşa etmektir.

Toplumsal Eşitlik’in referandum açıklamasında vurgulandığı gibi:

Temel sorun, her ülkede, kapitalizmi yıkmak ve sosyalist politikalar izleyen bir işçi hükümeti kurmak için işçi sınıfına önderlik edecek devrimci bir partinin inşa edilmesidir. Bu mücadelenin teorik ve siyasi temeli, Rusya’daki Ekim Devrimi’nde olduğu gibi, Troçki’nin Sürekli Devrim Teorisi’dir.

DEUK, kuruluşundan bu yana, Marksizmin sürdürücüsü olan Troçkizmin küçük-burjuva muhaliflerine karşı Sürekli Devrim perspektifini savunma ve geliştirme mücadelesi veren tek siyasi akımdır. İşçi sınıfının devrimci önderliğini oluşturmak, Türkiye’de ve her ülkede, DEUK’un şubesi olarak bir Sosyalist Eşitlik Partisi’ni inşa etmek demektir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir