Yunanistan’da ekonomik kriz ve devrimci işçi hareketinin görevleri

Paylaş

15 Haziran tarihi, Yunanistan Parlamentosu’nda ek önlemler/kesintiler paketinin tartışıldığı gündü. Aynı gün, hem Yunanistan Kamu Çalışanları Konfederasyonu (ADEDY), İşçi Sendikaları Federasyonu (GSEE) ve Mücadeleci İşçi Kolları Birliği’nin (PAME) çağrısıyla işçiler 24 saatlik genel greve gitti, hem de aynı günün sabahı meclis binasını kuşatan on binlerce kişinin, Yunan polisinin bütün provokasyon girişimlerine karşın alanda kalmayı başarması, bir süre için de olsa ek önlemler/kesintiler paketinin mecliste görüşülmesini engelledi; toplumsal tepkiyi hafifletmek için, meclisin ilgili komisyonunda çalışan hükümet görevlileri yeni önlemler/kesintiler paketinin bazı maddelerini geri çektiklerini açıkladılar.

Ancak 29 Haziran’da Yunanistan Parlamentosu, Orta Vadeli Program’ı protesto etmek amacıyla kamu ile özel sektör çalışanları 48 saatlik greve gitmesine karşın, Avrupa Birliği (AB) ve IMF’nin oluşturduğu yardım paketlerinden yararlanmaya devam edebilmek için, vergi artırımı ve kamu harcamalarında ek önlemleri/kesintileri kabul etti. Yorgos Papandreu liderliğindeki PASOK, 300 sandalyeli mecliste 155 milletvekiliyle temsil edildiği için önlem/kesinti paketi parlamentodan kolayca geçti. Hükümetin 2012-2015 dönemini kapsayan ek önlem/kesinti paketi 28 milyar Avro tutarında [1]. Ayrıca önümüzdeki beş yıl için 50 milyar Avroluk bir özelleştirme programı hazırlanmış durumda. Özelleştirilmesi beklenen işletmelerde çalışan çok sayıda işçi-emekçi, iş güvencesinin tehdit altında olduğuna inanıyor. Yeni önlemler/kesintiler asgari ücret alanlara dahi vergi getiriyor. AB ve IMF, ek önlemleri/kesintileri almaması durumunda Yunanistan’a 120 milyar Avroluk yardım paketini vermemekle tehdit ediyordu.

Gerçekte önlem/kesinti paketi Yunanistan için sadece bir başlangıç. AB, IMF ve uluslararası mali piyasalar ülke ekonomisinde köklü değişiklikler yapılmasını talep ediyor. Başta kamu maliyesinin konsolide edilmesi (yeniden düzenlenmesi) olmak üzere, küresel sermayenin bu ülkeye yatırım yapabilmesi için, istihdam piyasasının liberalleştirilmesi, sıkı işten çıkarma ve fazla mesai kurallarının rahatlatılması gerekiyor. Nüfusun neredeyse “yarısının” kamu kurumları için çalıştığı Yunanistan’da, (Hükümet, 150 bin kamu personelinin işine son vermeyi planlıyor) ekonominin liberal dönüşümünün sancısız bir şekilde ilerlemesi mümkün değil. Özellikle de, işçi-emekçi kitlelerinin sermayenin saldırılarına (kamu harcamalarındaki önlemlere/kesintilere, işten çıkarmalara ve özelleştirmelere) karşı güçlü bir direniş göstereceğinden hiç kimsenin şüphesi olmamalıdır. Finans sektörünün ve bankaların yarattığı krizin bedelini ödemek istemeyen kitleler, daha büyük önlem/kesinti paketleri yerine, kuşkusuz ülkenin iflas etmesini ve ekonomik yeniden yapılanmayı tercih edecektir. Yine de Avrupa sermayesi Yunanistan ekonomisinin çökmesine kolay kolay göz yummayacaktır. Bu yüzden de Yunanistan’ı iflastan kurtarmak için (Yeni IMF Başkanı Christine Lagarde’nin belirttiği gibi) bütün maddi-ekonomik imkanlar seferber edilecektir. Zira Yunanistan’ın iflas etmesi, uluslararası kapitalist sistem için de ciddi bir tehdit oluşturuyor. Ayrıca, Yunanistan’ın iflası Avro bölgesi için “sonun başlangıcı” da olabilir. Yunanistan’da yaşananlar Avro bölgesini bir yol kavşağına getirmiş gözüküyor. Avro bölgesi iki seçenekle karşı karşıya: ya hızlı çözülme ya da kontrollü küçülme.

Avusturya Başbakanı Werner Faymann, “Yunanistan’ın iflas etmesi olasılığı gözardı edilemez” derken, Almanya’nın en büyük bankası Deutsche Bank’ın Yönetim Kurulu Başkanı Josef Ackermann da “Yunanistan’daki borç sorununun Avrupa’ya yayılmasının, ABD’deki yatırım bankası Lehman Brothers’ın 2008 yılında çöküşünden daha kötü olabileceği” uyarısında bulunuyor. Alman Ekonomi Enstitüsü (IW) Başkanı Prof. Dr. Michael Hüther de Atina’nın iflası konusundaki tartışmaları şöyle yorumluyor: “Atina’nın iflas edebileceği yönündeki söylemler giderek artıyor… Ancak öte yandan, bu seçeneğin de söz konusu olduğunu göz ardı etmemek gerek. Önemli olan, sürecin düzenli bir şekilde işlemesi.” [2].

Yunanistan’ın iflasının kaçınılmaz olduğunu düşünen burjuva iktisatçıları da yok değil. Harvard Üniversitesi profesörlerinden Martin Feldstein Financial Times gazetesinde yayınlanan makalesinde şöyle diyor: “…Yunanistan’ın iflası kaçınılmazdır. Gayrı safi milli hasılaya oranı yüzde 150’yi aşan kamu borcu, dev yıllık açıkları ve faiz oranlarının yüzde 25’i aştığı ülkede tek soru, iflasın ne zaman yaşanacağıdır. Mevcut müzakereler, aslında kaçınılmaz iflası ertelemeye yöneliktir… Yunanistan borcunu ödeyemeyen tek Avrupa ülkesi olsaydı, şimdi iflas etmesi en iyisi olacaktı. Ama yalnız değil ve Atina’nın iflası, Portekiz, İrlanda ve büyük olasılıkla İspanya’nın da iflasını tetikleyebilir. Oluşan kayıplar Almanya, Fransa ve diğer ülkelerdeki bankalar ve diğer alacaklıların sermayelerini büyük miktarda yok edecektir. Avrupa’daki işletmeler için mevcut kredi kuruyabilir ve büyük Avrupa bankalarının çöküşü söz konusu olabilir.” [3]. Bütün bu tartışmaların gösterdiği bir başka gerçek de şu; özellikle Avrupa Merkez Bankası’nın Yunanistan’ın iflasını önlemeye çalışmasının sebebi, bu kaçınılmaz salgının Avrupa bankacılık sistemi üzerinde geri dönüşü mümkün olmayan sonuçlar doğuracak olmasıdır. Aslında AB bürokratlarının amacı; yalnızca Yunanistan’daki çöküşü önlemek değil, Avrupa bankacılık sistemini kurtarmak, öncelikle de Yunanistan’ın borcu karşısında aşırı derecede kırılgan durumda olan Fransız ve Alman bankalarını kurtarmak ve krizin Avrupa’nın çevre ülkeleri ile bütün Avro bölgesine yayılmasını önleyecek bir “mali duvar” oluşturmak.

AB içinde ayrıca bir çeşit “Marshall Yardımı” yapılması gerektiği, aksi takdirde Yunanistan’ın belini hiç doğrultamayacağı da tartışılıyor. Alman Sanayi Birliği Başkanı Hans-Peter Keitel, Alman işletmeleri olarak koşullar uygun olursa Yunanistan’a bir yatırım çıkarması yapılabileceğini söylüyor: “Koşullar uygun olduğu takdirde, her yerde yatırım yapmayı düşünebiliriz. Bence biraz Almanya merkezli düşünmekten de vazgeçmeliyiz ve dikkatimizi Avrupa düzlemine de çevirmeliyiz.” [4]. Kuşkusuz Avrupa için bir “Marshall Planı” oluşturulabilir. Alman, Fransız ve İngiliz sermayesi bu şekilde Yunanistan, Portekiz ve İrlanda’ya para yollayarak bankalarını ve ülke maliyesini destekler, onlara yapısal reformları hayata geçirecek zaman tanımış olur. Bunun karşılığında, Avrupa’nın güneyindeki ekonomilerin yönetimini ele alarak, Avrupa genelinde tek bir vergi ve harcama siyasetini de dayatabilirler. Bir diğer seçenek ise, Avrupa’nın dış çeperini oluşturan ülkelerin Avro bölgesinden ayrılmasına izin verilmesi. Bunun ardından yeni liberal ekonomik ilkeler üzerinden Danimarka ve İsveç’in de katılacağı, “kara günler” için hazırlıklı yeni bir yapı da kurulabilir. Bu da hiç kuşkusuz Avrupa Birliği’nin siyasi-ekonomik yapısının bütünüyle değişmesi anlamına gelecektir.

Ufukta erken seçim gözüküyor

PASOK hükümetinin karşı karşıya kaldığı toplumsal direnç, onun siyasi meşruiyetinin ayaklar altına alınmasına ve işçi-emekçi kitleler arasındaki saygınlığının da tuzla buz olmasına neden oluyor. İstifalar sonucunda iyice zayıflamış olan PASOK’un parlamento grubu (parti içindeki dengeleri koruyacak biçimde şekillendirilen aşırı şişkin bir kabine bu), parti yönetimi açısından da giderek kontrol edilemez bir hal alıyor. Hükümet partisinin taban ve tavan organları arasındaki “çokseslilik”, merkez ve yerel örgütler arasındaki görüş ayrılıklarının iyice ayyuka çıktığını gösteriyor. 15 Haziran günü Yorgos Papandreu’nun “merkez sol-merkez sağ koalisyonu” kurulması çağrısı yapıp, ardından fikir değiştirip yeni bir hükümet kurup parlamentodan güvenoyu isteyeceğini açıklaması (Papandreu tarafından yenilenen kabine, 22 Haziran’da Parlamento’dan güvenoyu aldı), PASOK içindeki siyasi çatlağın hangi boyutlara geldiğini açıkça gösteriyordu.

Yorgos Papandreu’nun bu krizden etkilenmemesi mümkün değil. Onun, pek çok Yunan politikacıya kıyasla siyasi kariyerinin son günlerini yaşıyor olması oldukça muhtemel. Ana muhalefetin ağır topu konumundaki Yeni Demokrasi Partisi ise, krizi kendisi için fırsata çevirmeyi, PASOK’un iyice yıpranarak güçten düşmesini sabırla bekliyor. Bu yüzden de, hükümetin daha önceki “ulusal uzlaşma” çağrılarını kesin bir dille reddetmişti. Yeni Demokrasi Partisi, şimdiden olası bir erken seçimden nasıl kazançlı çıkabileceğinin hesaplarını yapıyor.

Bütün bu emareler, önümüzdeki dönemin Yunanistan’da çetin geçeceğine işaret ediyor. En önemlisi de, düzen partilerinin hiçbiri krizi tam manasıyla çözebilecek mali-siyasi araçlara sahip değil. Bu yüzden, Yunanistan’daki mevcut gelişmeler, “merkez sağ-merkez sol koalisyonu” nu, “ulusal birlik hükümeti”ni, en çok da erken seçim olasılığını gündeme getirecek gibi gözüküyor. Yunan basınında, hükümet ve muhalefet saflarında tartışmaya neden olan yeni önlem/kesinti paketinin kabul görmesi halinde, ülkede 24 Temmuz’da erken seçimlere gidilebileceğine ilişkin haberler yayınlanıyordu. Yeni önlem/kesinti paketi mecliste kabul edildiğine göre, Yunanistan’da erken seçim için geri sayım başlamış olabilir. Fakat hangi biçim altında olursa olsun, gelecekte kurulacak hükümetlerin hiçbiri, kapitalist iflasın orta yerinde Yunanistan’ı bir istikrar adasına çevirmeyi başaramayacaktır.

Proleter devrim için Marksist perspektifler

İşçi sınıfının önderlik krizinin devam ettiği bir ortamda, geleneksel sendikal önderliklerin veyahut radikal sosyalist-anarşist çevrelerin başını çekeceği sokak gösterilerinin doğal sınırlarını iyi analiz etmek ve bu hareketlere hak ettiğinden fazla anlam yüklemekten kaçınmak gerekiyor. Bugünkü tablo değişmediği müddetçe, bütün bu hareketlerin, Yunanistan’daki kapitalist düzenin meşruiyet krizine, geniş işçi ve emekçi kitleler nezdinde anlaşılır ve desteklenir bir siyasi iktidar alternatifi oluşturması mümkün değildir. Bu durum, ne yazık ki sermaye düzenine karşı gelişen kendiliğindenci kitle hareketinin, zamanla geri çekilmesine ve en sonunda ulusalcı burjuva kanallar içinde eritilmesine neden olacaktır.

Bütün bu nedenlerden dolayı, konu üzerine kafa yoran herkes “Yunanistan’da mücadele büyüyor!” naraları atmadan önce,“…uluslararası işçi hareketinin ve Marksist hareketin tarihsel birikiminin özümsenmesi ile sınıf mücadelelerinin uluslararası düzeyde üzerinde yükseldiği ekonomik – toplumsal zeminin bilimsel çözümlenmesi üzerine kurulu yeni ve kapsamlı bir perspektif…” [5] yoluyla, Yunanistan’daki gelişmeleri analiz etmelidir. Aksi durumda, tarihte sık sık örneklerini yaşadığımız biçimiyle, uluslararası işçi hareketi ve Marksist hareket ekonomik-toplumsal temelleri olmayan, hayali “devrim beklentilerinin” peşinde koşmaya mahkûm olacaktır.

Uluslararası işçi hareketinin ve Marksist hareketin akıldan çıkarmaması gereken pek çok tarihsel deneyim var: Bunlardan biri, “sekterizm” eleştirisi adı altında Marksist politikanın temel ilkelerini ayaklar altına alan oportünist yönelimlere karşı bıkmadan usanmadan mücadele etmek. Bir diğeri ise, sınıf perspektifini yığınların geri eğilimlerine uyarlanmadan kararlı bir şekilde savunmak ve bu yolla, sınıfın öncü kesimini Marksizm’in programına ve öncü partiye kazanmak. Kimilerine göre, bu diyalektik yöntem “öğreten adam” tavrı olsa da, özellikle siyasi gericilik dönemlerinde Marksistlere düşen temel görev işçi-emekçi kitlelere kapitalizme karşı nasıl mücadele etmeleri gerektiğini ve siyasi iktidarı ele geçirme noktasında neler yapmaları gerektiğini sabırla anlatmak, yani proleter devrim yolunda Marksist perspektifler sunmaktır.

Bu bağlamda, kitlelerin geri eğilimlerine uyarlanmış oportünist taktikler yoluyla, siyasi yön bulmaya çalışan sözde “Marksistler”, kendiliğindenci halk hareketlerinin içinde, farkında olmaksızın burjuva ve küçük burjuva önderliklere yedeklenmiş bir mücadele hattı benimserler ki, bu çıkmaz yol onları, ancak burjuva demokrasisinin yedek lastiği haline getirmekten başka bir işe yaramaz. Bu yüzden, düzenin “en sert” muhalifleri gibi gözüken kimi radikal sosyalist-anarşist örgütler dahi, çoğu zaman sistemin liberal “demokrasi” oyununun basit birer figüranı olmaktan öteye geçemezler. Yunanistan’da gözle görülür bir toplumsal radikalleşme olduğu aşikâr. Fakat Marksist öncünün programatik-stratejik bir müdahalesi olmaksızın, kendiliğinden gelişen mücadeleler birkaç tane daha burjuva hükümet yıkacak potansiyele sahip olsa da, sonuçta, onca karmaşanın arasında mülk sahibi sınıflar burjuva sistemi restore edebiliyorsa, bu süreç kaçınılmaz bir biçimde sermaye düzeninin toplumsal yaşamı “normalleştirmesi” ile sonuçlanacaktır.

Sonuç olarak, Yunanistan’da sınıf ve sosyalizm mücadelesinin çapının büyütülmesi için uygun koşulların var olmasına karşın, siyasi önderlik sorunu çözümsüz kaldığı müddetçe, çubuğun her defasında burjuva sağ veya sol siyasete ve burjuvazinin farklı kanatlarının egemenliğine kırılacağını görmek için dahi olmaya gerek yok. Hiç kuşkusuz kitlelerin radikalleştiği bu tip dönemlerde, burjuva ideolojisi ve geniş işçi-emekçi kitlelerinin gündelik kapitalist üretim ve mülkiyet ilişkileri içersindeki “gönüllü” teslimiyeti zayıflamakta, bu sayede Marksist öncü açısından muazzam bir hareket alanı ortaya çıkmaktadır.

Fakat uluslararası işçi hareketinin ve Marksist hareketin 150 yılı aşkın tarihsel deneyiminin ışığında bakıldığında, emekçi kitlelerin radikalleşmesinin sonsuza kadar sürmediği görülebilir. Zira bu türden dönemler Marksist öncü tarafından yönlendirilemezse, yükseliş dönemi yerini gerileme dönemine bırakır ki, bu da sınıflar mücadelesinin evrensel hareket yasalarına uygun bir gelişme olacaktır. Özetle, Yunanistan işçi sınıfının ve Marksist öncüsünün, var olan burjuva-kapitalist rejimi devirme ve iktidarı ele geçirme üzerine kurulu olan kendi bağımsız sosyalist programı doğrultusunda ilerlemekten başka seçeneği yok.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir