Yolsuzluk ve rüşvet iktidarı boğuyor: Yağmaya ve baskılara yalnızca işçi sınıfı son verebilir

Başbakan R. T. Erdoğan, “yolsuzluk ve rüşvet soruşturması” çerçevesinde gözaltıların başladığı 17 Aralık günü oğlu ile yaptığı telefon görüşmelerinin internet üzerinden yayınlanmasına, kendisinden beklenen tepkiyi verdi.

Başbakan ile oğlu arasında 17 Aralık günü geçen konuşmada, Erdoğan, oğluna “Sabah operasyon yaptılar, bu Ali Ağaoğlu, Reza Zarrab, bizim Erdoğan’ın oğlu, Zafer’in oğlu, Muammer’in oğlu filan, bunların şu anda evlerinde arama yapıyorlar.” dedikten sonra, ona “senin evinde ne var ne yok” diye soruyor ve ondan kendisine ait paraları evden çıkarmasını istiyordu. Konuşma kayıtlarına göre Erdoğan’ın söylediğini yaparak, kardeşiyle, amcasıyla, eniştesiyle birlikte bütün gün “paraları sıfırlama”ya çalışan Bilal Erdoğan’ın elinde, gece yarısına doğru hala “eritemedik”leri “30 milyon Avro gibi bir miktar” daha vardı.

Bu konuşmanın kendisine ait olduğunu reddedemeyen ve bir “montaj”dan söz eden Erdoğan, ses kaydının yayınlanmasını “alçakça saldırı” olarak niteledi ve bir kez daha, suçun ve suçlunun üstüne gidilmesini engelleyeceğini belirten bir şekilde, kirli çamaşırlarını gözler önüne serenlere saldırdı. Anamuhalefet partisi CHP’nin Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, kayıtları incelettiklerini, konuşmanın gerçek olduğunu ve ortada bir “montaj” olmadığını açıkladı.

Başbakan’ın yardımına ilk koşanlardan biri, Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Fikri Işık oldu. “Bu sistemin güvenliğini donanımını ve yazılımını incelemeye alacağız” diyen Işık, son aylarda iktidar sözcülerinin ağzından düşmeyen “paralel yapı”ya yüklendi ve “TÜBİTAK, maalesef, paralel yapının sızma girişiminde bulunduğu kurumlardan birisi. Bu konuda hassasiyetle çalışıyoruz.” dedi. Bu “çalışma”nın ilk ürünü, iktidar yetkililerine ve üst düzey bürokratlara verilen “kriptolu telefonlara bakan” beş BİLGEM çalışanının “izne gönderilmesi” oldu (umarız, izin sonrasında hapse gönderilmezler). Işık, konuşmanın Erdoğan’a ait olmadığını söyleyemiyordu ama “o ses kayıtlarını ilk dinlediğinde çok açık bir montaj olduğunu hissetmişti.”

Erdoğan ve bakanları tam bir çaresizlik içinde kıvranırken, Kemal Kılıçdaroğlu, başbakana, “TİB kayıtlarını yayımlayın, hangi saatte kim kiminle konuştu” çağrısı yaptı ve istifasını talep etti. İstifa talebi, diğer muhalefet partileri tarafından da yinelendi. Gerçekten de, Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı’ndaki (TİB) kayıtların yayımlanması, elbette, üzerinde “oynanmaması” durumunda, olaya açıklık getirecek en “sağlam” yöntemlerden biri. Ama AKP iktidarı bunu yapmıyor, yapamıyor.

İktidar çevrelerinde bir şaşkınlık ve kaygı havası hüküm sürerken, başta İstanbul olmak üzere, birçok kentte binlerce insan sokaklara döküldü. Her zamanki gibi polisin sert saldırısıyla karşılaşan göstericiler, iktidarın istifasını talep ettiler. Sendikal örgütlerden ise ses çıkmıyor.

Başbakan Erdoğan ile oğlu arasında geçen telefon görüşmesi, herkesin bildiği bir sırrı yeniden ortaya koymaktadır: AKP iktidarı, gırtlağına kadar yolsuzluğa ve rüşvete batmıştır.

Bütün bunları gerçekleştiren bir iktidarın, rüşvet ve yolsuzluk yoluyla pastadan pay almaması, mümkün değildir. Ama bu siyasetçiler ve üst düzey bürokratlar, bu suçlarında yalnız değiller. Tüm ülkelerde olduğu gibi, AKP iktidarının da başlıca suç ortakları, mali sermayenin yağmacı emelleri uğruna ülkeye yağma ve vurgun üzerine kurulu kapsamlı ekonomik ve toplumsal dönüşüm programını dayatan ve uygulatan bankaların ve büyük şirketlerin yönetim kurullarındadır.

Dahası, onyıllardır bütün dünyada uygulanan bu program, asıl olarak ülke kaynaklarının uluslararası sermayeye peşkeş çekilmesini içerdiği için, Batılı emperyalist şirketlerin ve yöneticilerin denetiminde ve gözetiminde gerçekleştirilmiştir. Bu yüzden, Washington’dan, Berlin’den, Londra’dan ya da Paris’ten yükselen kimi “eleştiriler” ya da “kaygı” açıklamaları, tam bir ikiyüzlülüğün ifadesidir. Batılı emperyalist merkezlerin ilgilendiği şey, Türkiye’de “demokrasi”nin olup olmaması değil; Ankara’da, onların bölgesel stratejik hedeflerine yardımcı olan güçlü bir iktidarın varlığıdır.

Rüşvetin ve yolsuzluğun böylesi şaşırtıcı boyutlara ulaşması, iktidarda olduğu 11 yıl boyunca TC tarihinin tanık olduğu en kapsamlı yağma ve sosyal saldırı politikalarını uygulayan ve ekonomiyi vurguncu mali sermayenin çıkarları doğrultusunda dönüştüren bir iktidar için kaçınılmazdı. Zira toplumsal servetin bir avuç mali aristokrata ve vurguncu kapitaliste aktarılması, yalnızca emekçilerin doğrudan yoksullaştırılmasını değil ama aynı zamanda kamu varlıklarının kapsamlı yağmasını da gerektirir ve bu işte “bal tutan parmağını yalar.”

Nüfusun ezici çoğunluğunu yoksullaştıran böylesi kapsamlı bir servet aktarımının, ona karşı yükselecek olan toplumsal muhalefeti denetim altında tutmaya ve ezmeye yönelik bir polis devletinin inşası ile el ele gerçekleşmesi kaçınılmazdır. AKP iktidarının burjuva demokrasisinin başlıca ilkesi olan “güçler ayrılığı”nı ortadan kaldırmaya yönelik girişimlerinin altında yatan asıl etmen budur (bu, elbette, rüşvet ve yolsuzluk batağında yüzen yöneticilerin kendilerini kurtarma güdüsünü yok saydığımız anlamına gelmiyor). Bütün bunlar da milyonlarca emekçiyi sefalete mahkûm eden, gençliğe işsizlikten ve savaşlarda ölmekten başka bir gelecek vaat etmeyen bu çürümüş kapitalist sistemin yaşatılabilmesi uğruna yapılmaktadır.

Yolsuzluğa ve rüşvete karşı mücadele, bütün bu nedenlerden dolayı, küresel bankalar ve şirketler ile onların yerel uzantılarından oluşan kapitalistlerin siyasi temsilcilerine bırakılamaz. Zira mecliste temsil edilen ve edilmeyen bütün burjuva partileri, özel mülkiyet ve kar üzerine kurulu bu insanlık dışı sistemi yaşatmak için devletin yönetimine gelmek istiyorlar. Bunun için de, icazet almak için, birbiri ardına, Batılı emperyalist merkezleri ziyaret ediyorlar.

Devleti en iyi kendilerinin yöneteceğini iddia eden bu burjuva partileri için “halk”, yalnızca kendi iktidarlarına meşruiyet kazandırmak için “kazanılması” (bunu “kandırılması” diye okuyun) gereken bir yığındır. Onlar, toplumun ezici çoğunluğunu oluşturan emekçileri bir özne olarak görmemekte; dahası, işçi sınıfının ve ve gençliğin bağımsız bir özne olarak harekete geçmesinden ölesiye korkmaktadırlar.

Onların bu çabalarındaki başlıca yardımcıları, sendika bürokrasileri ve “sosyalist” maskeli küçük-burjuva soludur. Önemli bir kesimi yıllardır Kürt hareketi ve başka burjuva kimlik politikaları üzerinden AKP’ye destek vermiş, bir kısmı ise ona karşı -örtülü bir Türk milliyetçiliğiyle- “ulusalcı” burjuva muhalefete yedeklenmiş olan bu “sol”, şimdi, yaklaşan seçimlerde “AKP iktidarına son” vermeyi başlıca slogan haline getirmiş durumda. Bu, iktidara gelmesi durumunda temel ekonomi politikasında ve dış politikada hiçbir radikal değişiklik yapmayacağı konusunda Batılı emperyalist merkezlere güvence vermiş olan anamuhalefet burjuva partisi CHP’yi destekleme çağrısıdır.

Oysa yalnızca AKP iktidarına değil ama rüşvete, yolsuzluklara, yoksulluğa ve baskılara son verebilecek tek toplumsal güç, işçi sınıfıdır. İşçi sınıfının bunu gerçekleştirebilmesi için, mevcut burjuva ve küçük-burjuva önderliklerin etkisinden kurtulması ve kendi bağımsız sınıf stratejisini cisimleştiren devrimci enternasyonalist siyasi önderliğini inşa etmesi gerekiyor.

11 yıldır AKP iktidarında cisimleşen toplumsal karşı devrime ve emperyalist savaş yönelimine “dur!” demenin yolu, onun yerini muhalefetteki burjuva ve küçük-burjuva partilerinin alması değil; işçi sınıfının ve gençliğin kendi sosyalist siyasi örgütlülüğüyle gerçekleştireceği kitlesel devrimci eylemi eliyle kapitalizmden doğan bu sömürü, yolsuzluk ve baskı sistemine son vermesidir.

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir